1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Politik dil ve üslup
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Yazarın Tüm Yazıları >

Politik dil ve üslup

A+A-

Dil, insanın en ayırt edici özelliklerinden birisi olsa gerektir. Dil, bir haberleşme vasıtası mıdır? Elbette öyledir. Ama sadece bu cevapla yetinirsek; konuştuğumuz dillerin kuşların şakımasından, aslanların kükremesinden, kurtların ulumasından bir farkı kalmaz. Onlar sadece haberleşmektedir.

Ama dil, haberleşmenin çok ötesindedir. İnsan dil aracılığıyla dış dünyanın temsilini mi sağlamaktadır? Buna da "evet" denilir. Ama temsil dilin yegane niteliği değildir. Belki dillerin tarihinin en geri, geride kalan evreleri için bu söylenebilir. Diller insanın zihninde dış gerçekliğin temsilini sağlar. Ama basit fiillerden ve anlamlandırmalardan başlayarak giderek soyutlaşır ve dış gerçeklikte bire bir karşılığını bulmakta alabildiğine zorlanacağımız -hatta belki de hiçbir şekilde karşılığını bulamayacağımız- anlam katmanlarıyla buluşturur bizleri. İşte bu aşama, dilin araçsal ve temsilî boyutlarının fersah fersah aşıldığı bir aşamadır. Dilin soyut kavramlar kazanması, bir bakıma onun "nev'i şahsına münhasır bir varlık haline gelmesini" ifade eder. Bu durum, en yumuşak anlamıyla söyleyecek olursak bir "fetiş" durumdur. Bu fetişizmi meşhur dil felsefecisi Wittgenstein, "İnsanlar dili değil; dil insanları konuşur" biçiminde ifade etmektedir. Dili biz insanlar icad ettik, ama dilin zenginleşmesi ve soyut ve dolaylı anlamlar kazanması durumunda dil bizim kontrol edebileceğimiz bir şey olmaktan çıktı ve biz'i belirlemeye başladı.

Bu son derecede sorunlu bir durumdur. Karmaşık ve değişken duygularımıza, niyetlerimize bire bir oturan dili konuşmakta zorlanır hale geldik. Kültür tarihi içinde ortaya çıkan kamusal genişlemeler ve yoğunlaşmalar bu sorunları katladı. Birincil çevrelerimizde bu sorunu oldukça hafif yaşarız. Aşinalık, muhtemel dil sorunlarını bastırır. Ama kamusal hayat içinde, yani aşina olmadığımız hemcinslerimizle ilişki kurarken annelerimizden öğrendiğimiz kadarıyla işlevsel, fiil yüklü basit bir dil artık güvenilmez hale gelecektir.

Bu Topraklar Zarafetini Kaybetti

Dilin zenginleşmesi, incelmesi her türlü spekülasyona açık bir durumdur. Yüzyıllar boyu egemenler, bu incelme ve zenginleşme işini özellikle teşvik ettiler. Dilin incelmesi ve zenginleşmesi, bir ayrıcalık konusu haline geldi ve "Havass" ve "Avam" arasındaki eşitsizliği pekiştiren bir işlev gördü. Avam, basit fiiller ve temsilerle yüklü, sade ve açık bir dil dünyasına mahkûm edildi. Havass ise dili adeta kanaviçe gibi işledi ve kendi kamusallığına tekelledi. Kapitalist modernleşme tarihi, dil sorununu demokratik değerler, kısacası eşitlik değeri üzerinden formüle etti. Bu düşüncenin taşıyıcıları Alt-Aydınlanmacı (Low Enlightment) orta sınıf entelektüeller olmuştur. Özellikle Rousseaucu etkilenmeler üzerinden, Eski Dünyanın (Barok ve Rokoko karşıtlığında) dil inceliğini satirizm üzerinden yargılamaların konusu haline getirmekteydiler. Çok haksız da sayılmazlardı. Gerçekten dildeki incelmeler özellikle Rokoko edebiyatlarda görüldüğü üzere artık çekilmez bir gösteriş haline gelmiş, anlamsız, hatta içi boş kelime ya da edebiyat oyunlarına dönüşmüştü. Orta sınıf entelektüellerin referansı taşrada, kırsalda konuşulan "içten" ve "yalın" halk diliydi. Bu dilin kamusallaştırılması sadece iletişim sorunlarını çözmek için değil, ahlakî-politik anlamda eşitliği sağlamanın da en esaslı yolu olarak gözüküyordu. Daha sonra ulusçular benzer yolların takipçileri oldular.

Aslında bu tabloyu, kapitalist işlemler ağının işleyişi üzerinden okumak anlamlıdır. Kapitalist iş ve işlemlerin akıcılığı, işlenmiş, incelmiş ve çok anlamlılık doğrultusunda zenginleşmiş bir dili kendisine uygun görmüyordu. İşlemlerin ve işlerin akıcılığı ya da etkinliği standart ve yalın bir dil üzerinden sağlanabilirdi. Dolayısıyla kapitalizm dilin demokratizasyonundan son derecede memnundu. Öte yandan dilin sadeleşmesi ve "tarihsel safralarını" atması, dil ürünlerinin özellikle yazılı ve basılı yayımcılık teknolojisinin desteği ile nesneleştirilebilir hale gelmesiyle uyuşumluydu. Artık demokratik ve sade bir dil üzerinden yazılan kitaplar ve envai çeşit neşriyat her yerde alınıp satılabilirdi. Kapitalist modernleşmeyi dil konusunda aşağıdan yana tavır almaya sevk eden dinamiklerdi bunlar.

Bir orta sınıf entelektüalizmin projesi olan dilde sadeleşme modernleşme sürecine giren her toplumda, şu ya da bu derecede uygulandı. Zaman içinde sorunları da görülebilir hale geldi. Bunların başında ilişkileri kütleştiren ve fakirleştirilen, nihayet bozan etkileri gelir. Bu risklere karşı kimi toplumlarda geleneksel egemenlerin sofistike dilleri, özellikle de onlara aşina olan üst orta sınıf (upper middle class) entelektüeller tarafından esirgendi ve yeni oluşumlara aktarıldı. Mesela İngiliz üst orta sınıf mensupları bir aktarıcılık yaparak, birikimin az zayiatla korunmasını sağladılar. Aynı durum, Fransa'da da yaşandı. Yeni sentezde akıcılık ve sadelik ile incelikler bir araya getirilmiş oldu.

Türkiye'de ise dil ve üslup meselesi en köktenci ölçülerde yaşandı. Osmanlı Türkçesi, özellikle Tanzimat edebiyatının bazı şubelerince -Edebiyat-ı Cedide, Servet-i Fünun- başta gelir, tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar ağdalılaştırıldı. Buna mukabil sadeleştirme girişimleri de kendi içinde aşırılaştırılarak, keskin bir tasfiyeciliğe dönüştü. Bütün bunlardan dilin kendisi zarar gördü. Türkler bugün maalesef dünyanın en zayıf dillerinden birisine sahip. Bu çok hazin bir durum. Çünkü yapısal olarak dünyanın en sağlam gramerlerinden birisine sahip olan ve yüz milyonlarca insanın konuştuğu Türkçeye bu durum hiç yakışmıyor. Ama esas sorun dilde yoksullaşmayla beraber yaşanan üslup kaybıyla ilişkili olsa gerektir. Modernleşme elbette bir yalınlaşma gerektiriyordu. Ama bizde yalınlaşma yoksullaşmaya; o da üslupsuzluğa evrildi. Bu topraklar zarafetini kaybetti. Ülkede hüküm süren kabalaşma, giderek tırmanan şiddette bu üslup boşluğunun hayli etkili olduğunu düşünüyorum.

Sorunlarımızı Konuşabileceğimiz Üslubu İnşa Etmeliyiz

Üslup, insan ilişkilerinin sigortası gibi çalışır. Zengin bir dilin ince ifadeleri, insanlar arası ilişkilerde doğabilecek gerilimleri yumuşatır ve çatışma risklerini azaltır. Mesela eskiden sabah karşılaşmalarında insanların birbirlerine "sabah-ı şerifleriniz hayır olsun" dediklerini biliyoruz. Bugünün Türkçesinde sadece "günaydın" diyoruz. Bu ifadenin içi bomboş. Bu ülkede sadece "günaydın" dediği ve bir bakıma bununla ne dediği anlaşılmadığı için sert bir mukabele görmek işten bile olmasa gerektir.

Günlük hayattaki kabalık ve şiddet pek az süzülerek siyasete taşınıyor. Ama biraz zorlanınca o da günlük hayattaki vasatlarına kavuşuyor. İçinde bulunduğumuz kültürel ortam da bu durumu teşvik ediyor. Sahici olmak, yakıcı duygular ortaya koyarak var olmak bir erdem olarak algılanıyor. Susup susup birikmek ve aniden patlamak arasında bir üçüncü yol yok sanki.

Öte yandan dildeki ve üsluptaki kayıplarımızı kolaylıkla küfürleşmelere taşıyoruz. İnsan burada ister istemez Neyzen Tevfik'i hatırlıyor. Neyzen, küfür için "dilin tuzu biberi" dermiş. Bugün ortada yemek yok ve menümüz bu yakıcı baharattan ibaret. Mesela Diyarbakır Belediye Başkanı, kendilerini şahinler ve güvercinler olarak ayırmak isteyenlere tepkisini göstermek isterken sin kaflı ifade yerine "bu ayırımı kabul etmiyoruz, sahiplerine iade ediyoruz, kınıyoruz" deseydi ne lazım gelirdi? Amacı hasıl olup, meramını da ifade etmiş olmaz mıydı? Dilsizlik ve üslupsuzluk, müzakereyi boşa çıkarıyor ve her rastlaşmayı bir meydan okumaya dönüştürüyor. Türkiye'nin gündemi sorun yüklü. Bu yük kaldırılabilir. Yeter ki, bu sorunları konuşabileceğimiz bir dili ve üslubu inşa edebilelim.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT