Polis devletten hukuk devletine

04.09.2007 01:35

Ümit Kardaş

Kadıköy'de polisler gelen kişileri hiçbir neden bildirmeden, sert bir tavırla durdurup kimlik soruyor. İnsanlar gayet itaatkâr, biraz şaşkınlıkla durup kimliklerini veriyor. Polis memuru ile aramda tartışma başlıyor. Bu ilin valisi, emniyet müdürü, ilçe emniyet müdürü ve hükümet bu görüntü ve uygulamalardan sorumludur

Devletin hukuka bağlılığının ya da devleti yönetenlerin hukukla sınırlanmasının aşamaları bulunuyor. Ortaçağda feodal sistemin geçerli olduğu dönemde mülk-devlet anlayışı geçerliydi. Derebeylerin yetkileri bir görevden doğmuyor, toprağa malik olmaya dayanıyordu. Bu yetkiler kişilere bağlı, patrimonyal bir hak niteliğindeydi. En büyük derebeyi olan kralın yetkileri de aynı esasa dayanıyor ve kral da derebeylerin yetkilerini sınırlayabiliyordu. 15. yüzyılın sonlarına doğru kurulan imparatorluk mahkemelerinin prensler üzerinde kazai yetkileri bulunuyordu. Her ne kadar kazanılmış hakkına tecavüz edilen kişi dava açabilse de, bu mahkemeler tabii hukuk teorisiyle prensin yetkilerini artırıyorlardı. Bir şeyin gerekli ve yararlı olduğunun takdiri prensin yetkileri içinde olduğundan, prens kendisine yeni haklar ve yetkiler tanıyabiliyordu. Bunun sonucu olarak prens teba üzerine yeni sınırlamalar koyabiliyordu. İmparatorluk mahkemesi prensin yetkilerini genişletirken, bu yetkileri yine tabii hukukla sınırlamaya çalışıyordu. Prense tanınan bütün yetkiler kamunun yarar ve iyiliği için tanındığından, yetki bu gaye dışında kullanıldığında, tasarruf hukuka aykırı bir hareket olarak kabul ediliyordu. Bunun dışında kişinin kazanılmış hakları da prensin hak ve yetkilerini sınırlıyordu. Ancak bu sınırlama da mutlak değildi. Olağanüstü durumlarda hikmet-i hükümet gereği prens kazanılmış hakları çiğneyebiliyordu (jus eminens potestas).

Merkezin zayıflaması ve polis-devlet düşüncesinin gelişmesiyle mülk-devlet anlayışından, devleti yönetenleri her türlü denetimin dışına çıkaran polis-devlet anlayışına geçildi. Polis-devlet anlayışında hükümdarın yetkileri şahsi haklarından doğmaz, temsil ettiği kişilikten yani devletten doğar ve devlet namına kullanılır. Polis-devlet anlayışının en önemli niteliği devleti yönetenlerin hiçbir hukuk kuralıyla bağlı olmamaları, güç ve yetkilerinin tamamen takdiri olması ve tasarruflarının hiçbir yargısal denetime tabi olmayışıdır. Kanımızca bu tanıma yeni unsurlar eklenmelidir. Eğer devleti yönetenler parlamenter bir sistemde çıkardıkları kanunlarla hukukun temel evrensel ilkelerinin dışına çıkıyorlarsa, yaptıkları düzenlemelerle keyfi uygulamaların yolunu açıyorlarsa, polis-devlet anlayışı doğrultusunda hareket ediyorlar demektir. De facto (fiili) uygulamalarla hukuk kurallarının dışına taşan, olağanüstü hukuk normlarını olağanlaştıran, bunun sonucu hukukun denetimini dışlayan kökleşmiş bir anlayışın olduğu yerde hukuk devletinden söz edilemez. Keyfiliğe yol açabilecek, uygulayıcıların takdirine bırakılmış kanun düzenlemeleri hukuka aykırı olduklarından ancak polis-devlet sisteminde uygulanabilirler. Hukuk devletinde kanunlar keyfiliğe, şahsiliğe, hikmet-i hükümete yol açacak düzenlemeleri içeremezler. Bir hukuk devletinde böyle bir düzenleme yapılsa bile yargısal denetim mekanizmaları işletilerek ortadan kaldırılır.

AKP hükümetinin seçime giderken 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nda 02.06.2007 tarih ve 5681 sayılı kanunla polis-devlet anlayışıyla yaptığı değişiklikler, hukuk güvenliğini yok edecek faşizan uygulamalara yol açtı. Kamuoyunda ve hukukçular arasında hiçbir tartışmaya meydan vermeden polisin yetkileri, yurttaşın hukuk güvenliğini ve kişilik haklarını yok edecek şekilde genişletildi. 5681 sayılı kanunla 2559 sayılı kanunun 4. maddesine getirilen 4/A ek maddesiyle polise hiçbir karar ve izin aranmadan durdurma ve kimlik sorma yetkisi tanındı.Daha önceki kanunda bulunmayan böyle bir düzenlemeyle polise çok rahat keyfiliğe kaçabilecek bir yetki verildi. Oysa zaten kanunun 9. maddesinde belirli durumlarda ve yerlerde hakim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mülki amirin vereceği emirle hiçbir suç işlenmediği durumlarda dahi polise önleyici arama yetkisi verildi. 9. madde varken ek 4/A maddeyle polise hiçbir karara ve izne bağlamadan kişileri ve araçları durdurup, araçta ve kişinin üzerinde arama yapma ve kimlik sorma yetkisinin verilmesi önleyici polislikte geri ve antidemokratik bir anlayışı sergiliyor. Bu maddeye göre polis, önleyici polislik görevi olarak istediği zaman ve yerde, kişileri veya araçları durdurabilecek, bunu takdir ederken de kanuna göre tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime göre makul bir nedene dayanacaktır. Polis aracı durdurduktan sonra durdurma sebebini bildirip buna ilişkin sorular sorabilecek, kimlik ve bulundurulması gerekli diğer belgelerin ibrazını isteyebilecektir. Keyfiliğe, hukuksuzluğa, indiliğe kolayca kaçabilecek bu düzenleme hukuk alanında bir geriye gidişi gösteriyor. İşte polis-devlet anlayışına uygun bu düzenlemenin bizzat yaşadığım uygulamadaki bir örneğini vereceğim.

İlkel uygulama

Tarih 27.08.2007, saat 09.45, yer Kadıköy-Karaköy iskelesinin Kadıköy yakasındaki meydan. İnsanların meydandaki inşaat nedeniyle dar bir koridordan iskeleye doğru gittikleri yolun açılımında yolu kesen beş-altı üniformalı polis gelen kişileri hiçbir neden bildirmeden, sert bir tavırla durdurup kimlik soruyor. İnsanlar gayet itaatkâr, biraz şaşkınlıkla durup kimliklerini polise veriyorlar. Polis memuru ile aramda tartışma başlıyor. Polise keyfi ve hukuka aykırı bir uygulama yapıldığını söylüyorum. Polis bu şekilde birçok gasp ve hırsızlık suçlarının şüphelilerini, vergi kaçakçılarını yakaladıklarını söylüyor. Mesleğimi sorup öğrendikten sonra bana suç işlediğimi hatırlatıp, kimlik istemeyerek anlayış gösteriyor. Bu uygulama aynı yerde, sık sık yapılıyor. Yani kanuna aykırı olarak sürekli hale getiriliyor. Görüntü hem kötü, hem ilkel. Türkiye'ye ve insanlara daha büyük kötülük yapılamaz. Kadıköy'de iskele meydanında dört dörtlük bir polis-devlet uygulaması. Çünkü ilkel, faşist devlet uygulamalarını hatırlatıyor. Mısır'da, Fas'ta örneğini görmedim. Avrupa'da polisi hissetmezsiniz. Ama gerektiği yerde anında olur ve kamu düzenini sağlar. Bu manzarayı gören bir dünya yurttaşının kafasında Türkiye'nin demokratik bir hukuk devleti olduğu düşüncesi uyanabilir mi? Üç, beş adi suçluyu yakalamak için milyonlarca insanın hukuk güvenliğini yok etmek, herkese potansiyel suçlu muamelesi yaparak onurlarıyla oynayıp aşağılamak nasıl bir anlayışı yansıtıyor? Bu ilin valisi, emniyet müdürü, ilçe emniyet müdürü ve hükümet bu görüntülerden ve uygulamalardan sorumludurlar.

Vahim uygulama

Yine 5681 sayılı kanunun 5. maddesi polisin kimlerin parmak izlerini alarak ve fotoğraflarını çekerek kayda almaya yetkili olduğunu gösteren bir düzenlemedir. Değişiklikten önceki düzenlemede polisin bu yetkisi bazı önemli suçların yanında, fuhuşla ilgili suçları işleyenleri, kaçak durumda olan yabancıları ve kimliğini ispat edemeyenleri, yargı organlarınca bir meselenin soruşturulması bakımından zorunlu olanları kapsıyordu. Beklenen Alman hukukunda olduğu gibi kişinin hukuk güvenliğine ve özgürlüğünün güvence altına alınmasına yani demokratikleşmeye doğru bir adım iken düzenleme dudakları uçuklatacak derecede kabuslu bir geleceği işaret ediyor. 5. madde artık şöyledir: "Polis; a) Gönüllü, b) Her çeşit silah ruhsatı, sürücü belgesi, pasaport veya pasaport yerine geçen belge almak için başvuruda bulunan, c) Başta polis olmak üzere, genel veya özel kolluk görevlisi ya da özel güvenlik görevlisi olarak istihdam edilen, ç) Türk vatandaşlığına başvuruda bulunan, d) Sığınma talebinde bulunan veya gerekli görülmesi halinde, ülkeye giriş yapan sair yabancı, e) Gözaltına alınan, kişilerin parmak izini alır". Maddenin 5. fıkrasında gönüllü olanlar hariç diğer kişilerin fotoğraflarının da çekilip sisteme kaydedilmesi öngörüldü. Şimdi emniyetin pasaport ve ehliyet sahibi yurttaşları çağırarak parmak izlerini alacağı belirtiliyor. Bu vahim, hukuk dışı, keyfi, haksız faşist bir uygulamadır. Tüm yurttaşlara potansiyel suçlu muamelesi yapmaktır. Hukuku ve hukukçuları dışlayarak, polisin etkisi altına giren bu iktidarın bu uygulamayı da yapacağı anlaşılıyor. Polis-devlet anlayışının uygulayıcısı olan bu iktidarın, gerçek sol bir muhalefet parti tarafından denetlenmesinin ne kadar zorunlu olduğu ortadadır. Böyle bir anlayışın sahibi olan bu iktidarın sivil anayasa iddiası ile ortaya çıkması ironidir. Anayasa temel olarak önemlidir. Ama anayasanın çatı olarak dayandığı antidemokratik ve hukuk dışı kanun ve mevzuat sütunları korunacaksa yapılacak sivil anayasanın hiçbir değeri yoktur. Anayasa yapmasanız da olur.

Radikal Gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim