1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Yayman

  3. PKK'yı dağdan indirmek mi, KCK'yı dağa çıkarmak mı?
Hüseyin Yayman

Hüseyin Yayman

Yazarın Tüm Yazıları >

PKK'yı dağdan indirmek mi, KCK'yı dağa çıkarmak mı?

A+A-

Son yapılan KCK operasyonları gözleri yeniden bu örgüte ve açılım sürecinin akıbetine çevirdi. KCK, Koma Ciwaken Kürdistan, Kürdistan Topluluklar Birliği'nin kısaltması.

KCK Yürütme Konseyi'nin başkanlığını halen örgütü de yöneten Murat Karayılan yürütüyor. KCK, PKK ile DTP arasında köprü kurması amacıyla kurulmuş tampon bir örgüt. Başka bir ifadeyle PKK'nın, şehirlere inmek amacıyla yapılandırdığı ve daha çok dağdan inen kadroların bulunduğu ve aynı zamanda legal Kürt siyasetin de adam devşirdiği bir yer. Bir anlamda PKK'nın, 2010 versiyonu, şehirli bir yapı.

KCK operasyonunun zamanlaması, gözaltına alınan bazı seçilmiş isimlerin varlığı, elleri kelepçeli insanların verdiği görüntü ve operasyonun yapılış biçimi doğal olarak eleştirilere neden oldu. Hepsinden öte Türkiye'nin yeniden "güvenlikçi perspektife" teslim olması olarak algılandı. Başbakan Erdoğan'ın demokratik açılımla ilgili olarak bir yandan "ne pahasına olursa olsun sonuna kadar gideceğiz" sözündeki kararlılığı diğer yandan süreci zora sokan uygulamalar yaşanan "akıl tutulmasının" tipik göstergeleri. Bunun yanında son dönemde Fırat'ın doğusunda yapılan her gözaltının ve tutuklamanın hedef saptırmak amacıyla bir kesime fatura edilmek istenmesi de gözlerden kaçmıyor.

Türkiye, bir yandan demokratik açılım adı altında Kürt meselesini çözmek ve PKK'yı dağdan indirmek isterken, diğer yandan DTP'yi kapatmak ve sivil siyasetin önünü kesmek suretiyle DTP'yi dağa çıkmaya zorluyor. Paradokslarla yürüyen süreç, el yordamıyla yönünü bulmaya çalışıyor. Problemin doğası gereği yaşanan zorlukları bir yere kadar anlamlandırmak mümkün. Fakat usulde yapılan hatalar bir müddet sonra sürecin kilitlenmesine neden olabilir. Devletin, PKK'nın ve KCK'nın irrasyonel eylemlerine karşı Kürtler arasında sivil bir özeleştiri sürecinin gelişmesine müsaade etmemesi anlaşılır bir tutum değil. DTP'nin kapatılması, sivil siyasetçilerin tutuklanması ve yeniden 1994 sürecine dönülüyor havasının esmesi politize olmamış Kürtleri dahi PKK safına itiyor. Bu duruma en çok sevinen ise PKK.

Türkiye, 1990'lara geri dönebilir mi?

Türkiye halen geçmişin tesirinden ve onun kavramlarıyla düşünmekten bir türlü kurtulamıyor. Öncelikle sorunu teşhiste ciddi bir yaklaşım problemi var. Geleneksel devletçi yaklaşım, PKK'yı Kürt meselesinin temel nedeni olarak görüyor ve PKK'yı ortadan kaldırmadan problemin çözülemeyeceğine inanıyor. 1990'lı yıllara damgasını vuran bu yaklaşım aslında defalarca yanlışlandı ama maalesef halen terk edilmiş değil. Zaman zaman Adalet ve Kalkınma Partisi de bu tuzağa düşüyor ve "demokrasi-güvenlik" dengesini bir türlü sağlayamıyor.

1994 yılında DEP'lilerin güvenlik güçleri marifetiyle TBMM'den alınmasının usul, demokratik siyasetin sonlanması ve sonuçları bakımından ne kadar yanlış olduğu ortadayken gelinen noktada aynı hataların tekrarlanması akıllarda soru işaretleri doğuruyor. 1994'te yaşanan "akıl ve basiret tutulması" Türkiye'nin 15 yılına mal oldu ve ülkeye ağır bedeller ödetti. Türkiye'nin yeniden '1994 inisiyatifine' dönmesi mümkün olmasa da yapılan son operasyon Kürtlerle iktidar arasında ciddi bir hoşnutsuzluk ve güven zedelenmesi yarattı.

Literatürde yaygın biçimde dile getirildiği gibi PKK bir sonuç. Yani yüz yıldır çözülemeyen Kürt meselesinin bir sonucu. Eğer siz bu meseleyi çözmezseniz, PKK'yı bitirseniz dahi yarın başka bir örgüt dağa çıkar. Bu bağlamda dün PKK'yı bitirmek için yürütülen tek ayaklı asayiş mantığının, bugün KCK'yı bitirmek için kullanılıyor olması yakın dönemin uygulamalarını bilenler için sonuçsuz bir çabadan öteye geçmiyor. KCK, Kürt meselesinin kendisi değil, sonuçlarından sadece biri ve siz eğer KCK'yı ortadan kaldırarak bu sorunu çözeceğinize inanıyorsanız kendinizi aldatıyorsunuz demektir. Diğer yandan bu yaklaşım, dağdan inmek, şehir hayatına karışmak, evlenip iş kurmak isteyen insanlara, 'hayır gelmeyin, dağda kalın' manasına geliyor ki bu da başka bir çelişkiye sebep oluyor.

"Kürt'e rağmen Kürt açılımı" mı?

Demokratik açılım süreci haziran ayından bu yana sıklıkla değişen bir iç gündemle yürüdü ve yürümeye devam ediyor. Son KCK operasyonu süreçte ciddi bir yol kazasına yol açsa da, bu sürecin sonlanması anlamına gelmiyor. DTP'nin kapatılması veya KCK'ya yapılan operasyonlar kısa vadede umulan bazı mevzi kazanımlar sağlasa da son tahlilde uzun vadede "Öcalan mit'inin ve hegemonisinin" güçlenmesine neden oluyor. Devlet farkında olmadan kendi eliyle kitleleri Öcalan'ın inisiyatifine teslim ediyor. "Neden-sonuç" çözümlemesinin doğru biçimde yapılamaması öngörülmeyen sonuçlara yol açıyor. Asıl önemlisi, bu "med-cezir" siyaseti hükümet ile Kürtler arasında bir "samimiyet ve güven" sorununun doğmasına neden oluyor.

PKK veya onun dağdan inmek isteyen formu durumundaki KCK, gözaltına alınan veya tutuklanan kadroların yerini hemen yeni kadrolarla dolduruyor ama bu arada Kürtler arasında ciddi bir mağduriyet hissi uyandırarak kitleyi mobilize edebiliyor. PKK'nın fısıltı gazetesiyle yaptığı propaganda karşısında yön tayin etmeye çalışan Türkiye ise çözümü ertelemek suretiyle aslında kendi geleceğini de erteliyor. Süreç yönetimini başaramayan devlet aklı, aynı zamanda algı yönetimini de beceremiyor.

Yakın zamanda bölgeye yaptığımız ziyarette DTP'nin kapatılması ve son yapılan KCK operasyonlarının "PKK'nın Kürt siyaseti üzerindeki ipoteğini pekiştirdiğinin" üzerinde durulurken süreçteki usul yanlışlarına özellikle dikkat çekildi. Seçilmiş belediye başkanlarının kelepçeli, toplama kampı görüntüsü, yalnız örgütlü Kürtler arasında değil muhafazakâr Kürtler arasında da ciddi rahatsızlığa neden olmuş durumda. DTP, bu gelişmeleri hükümetin "Kürt'süz bir Kürt açılımı" yaklaşımının bir sonucu olarak takdim ediyor. Kelepçeli fotoğraf, AK Parti'nin bölgede elde ettiği psikolojik üstünlüğe de darbe vuruyor.

Son gelişmeler bölgedeki bazı kanaat önderleri tarafından hükümetin "DTP'yi ve PKK'yı tasfiye" etmek istediği biçiminde yorumlanırken özellikle DTP çevreleri, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin amacının Kürt meselesini çözmek değil, örgütlü Kürtleri tasfiye etmek olduğunu öne sürüyor. DTP, PKK ve Öcalan'ın ifadelerine dikkatli biçimde bakıldığında en çok kullanılan kavramın "tasfiye" olduğu görülüyor. Hükümet 'tasfiye algısını' değiştiremezse, ne kadar radikal bir reform yaparsa yapsın, nasıl bir adım atarsa atsın açılım sürecinden istediği sonuçları alması oldukça zor görünüyor.

Sonuç olarak demokratik açılım sürecinin lineer bir çizgi izlememesi ve önemli gelgitlerin yaşanması akıllarda soru işaretleri doğursa da Türkiye'nin geldiği demokratik olgunluk ve Kürt meselesinin içine girdiği yeni dinamikler bu sürecin geri dönülemez olduğunun en büyük ispatı. Sorun, sürecin yönetiminde yapılan hatalar kadar aynı zamanda meselenin büyüklüğünden ve doğasından da kaynaklanıyor.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT