PKK’yi dağdan indirmek

07.07.2011 13:43

Orhan Miroğlu

PKK’yi dağdan indirmek kolay değil ve uzlaşmazlık politikaları nedeniyle, her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Lafı fazla uzatmadan Çandar’ın yazdığı raporun aklıma düşürdüğü sorulara değinmek istiyorum

• Bir kere devletin PKK paradigması değişecekse, devletin son Kürt isyanına karşı, isyan yılları boyunca geliştirdiği tutumu anlamak son derece önemlidir. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra baş gösteren lokal ayaklanmaların veya askerî harekâtların sonucunda, dağa çıkan ‘isyancıları’ dağdan indirmek askerler için marifet sayılırdı. Son isyanda bunun tam tersi söz konusudur. İsyancıları dağda tutmak için ordu elinden geleni yapmıştır. Maliyeti: AB üyeliği ve tabii ki Kürtlerle barışın tarihte ikinci kez ıskalanmasıdır.. Son isyanın bu kadar uzun sürmesi, sadece isyancıların siyasi tercihleri ve tutumlarıyla açıklanacak bir durum değildir. Türkiye, PKK’ye rağmen, Kürt hareketinde başka bir şey olmasını hiçbir zaman istemedi. Tam tersine isyan yıllarında devletin ortaya koyduğu bütün programlar, isyanın normalleşmesine, yani sivilleşmesine değil, isyanın şiddet temelinde daha da büyümesine hizmet etti.

• PKK liderleri sık sık devletin ve uluslararası güçlerin PKK’yi tasfiye etmeye çalıştıklarını iddia ederler. Çandar’ın raporuna bu görüş de yansımış. Kanımca bu görüş doğru değildir. PKK içinde, başarısızlıkla sonuçlanan hareketi bölme girişimleri, Ortadoğu’da başlayan yeni sürecin doğal olarak PKK’de de değişime dair bir arzuyu açığa çıkarmasından ve savaşa son verip PKK’ye siyasi bir alan açma girişiminden başka bir şey değildi. Hem Türkiye hem Güney Kürtleri hem de uluslararası aktörler bu değişim arzusunu görmezden geldiler ve seyirci kaldılar. Nihayetinde PKK’deki bu değişim arzuları kanla bastırıldı. Sonuç: Türkiye ve konuyla alakalı uluslararası aktörler, karşılarında birkaç Öcalan değil, tek bir Öcalan ve siyasallaşmak isteyen değil, savaşmak isteyen bir PKK görmeyi her zaman tercih etmiştir.

• İmralı tarihî aydınlanmayı bekliyor. Ama Ergenekon soruşturmalarına yansıyan bilgiler ve Öcalan’ın kendisini zaman zaman ziyaret eden askerlerle arasında geçen kısa diyaloglara ilişkin açıklamaları dahi –Cengiz Kapmaz, Öcalan’ın İmralı Günleri– İmralı sürecinin Ergenekon’la iç içe geçmiş bir süreç olduğunu gösteriyor. Abdullatif Şener’i, Mehmet Ağar’ı, Erkan Mumcu’yu darbe olacak, Meclis’te olmasanız daha iyi olur diye ikna eden Ergenekoncular, Öcalan’ı da ikna etmiş görünüyorlar: Öcalan, sivil siyasete, sivil siyasetin çarpışa çarpışa kaydettiği demokratik üstünlüğe değil, askerlere, daha doğrusu onu sık sık ziyaret edip sorgulayan ve tavsiyelerde bulunan Engin Alan, Atilla Uğur gibi has Ergenekonculara inandı ve güvendi. Kişisel görüşüm bu tercihin ideolojik sebepleri olduğu yönündedir. Çözüm sürecinde PKK’nin iç dinamiklerini olumsuz yönde etkileyecek olan da bu ideolojik tercihlerdir. Nitekim bu sol-ideolojik hattı temsil edenler, Çandar’ın raporundan hiç de memnun olmamış ve şiddetli eleştiriler yöneltmişlerdir..

• AK Parti iktidarına gelinceye kadar, Özal’ın girişimi dışında PKK’yle ve Öcalan’la çözümü gerçekten amaçlayan, devlet mahreçli sivil bir girişim söz konusu değildir. Son on yılda PKK’yle yapılan görüşmelerin tümünü askerler gerçekleştirmiştir, ve bu askerlerin çoğu bugün Ergenekon ve Balyoz davalarının sanıklarıdır. Bu gerçek on yıl boyunca havanda su dövüldüğünü açıkça göstermektedir.

• Türkiye’nin demokratikleşme tarihi de, askerî vesayetin Kürt sorunundaki egemenliğinin kırılması ve sonrasında başlayan açılım süreci de, Ergenekon’un çökertilmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu tarihsel başarı sadece AK Parti hükümeti ve Sayın Başbakan’a aittir. AK Parti hükümeti bu başarıyı maalesef Kürt hareketine ve CHP dâhil bilumum ‘sol’ muhalefete rağmen göstermiştir.

• Türkiye PKK’yle yüzleşmek istiyor mu? Çandar’ın raporu, bu yüzleşmenin kaçınılmaz hale geldiğini gösteriyor. Ama ya PKK, PKK de, bu yüzleşmenin olmasını gerçekten istiyor mu? Başka bir deyişle, PKK’nin ve Öcalan’ın istediği, Türkiye’nin son Kürt isyanıyla yüzleşmesi mi, ve bu yüzleşme üzerinden, birarada yaşamaya hizmet edecek yeni bir zihniyet yapısının Türkiye’de oluşması mı, yoksa sadece PKK’nin siyasi gücünün kayıtsız şartsız tanınması ve Kürt coğrafyasında ‘Kürt statüsü’ adı altında yeni bir egemenlik biçiminin hayata geçirilmesi midir? Bu ikisi bir ve aynı şey değildir. Raporda işaret edildiği gibi, eğer PKK dağdan indirilecek ve Kürt sorunu barışçıl bir çözüme kavuşacaksa, elbette Türkiye’nin PKK paradigması değişmek zorundadır. Çandar bu noktaya dikkat çekmektedir. Ama siyasi bir çözümün olabilmesi için bu yeterli midir derseniz cevabım hayır olur. Türkiye’nin Kürt sorunu algısı hızla değişmekte ve bu değişim PKK’yle alakalı devlet paradigmasını da önemli oranda değişime uğratmaktadır. Ama bu değişim PKK’de karşılığını bulmadıkça yani PKK’nin ve Öcalan’ın ordu-sivil siyasetle alakalı ta Bekaa’dan İmralı’ya taşınan paradigmasında ve mevcut siyasi yapılanmasında ve siyaset kültüründe temel bir değişim yaşanmadıkça, siyasi çözümün ilerleme kaydetmesi mümkün değildir.

• Raporda sözü edilen bir başka konu da, duygusal kopuşun yaşandığı, ‘müzakereye açık kuşağın’ yerini, ‘fırtına çocuklarının’ almakta olduğu şeklindeki söylemdir. Bu söylem, raporda, Muzaffer Ayata ve başka Kürt aktörler tarafından dile getirilmektedir. Duygusal kopuş yaşandığı bir gerçektir, hatta bu köşeyi okuyanlar sık sık iki farklı ulusal psikolojiden söz ettiğimi hatırlayacaklardır. Ama bu duygusal kopuşa rağmen, her iki toplum arasında eskiye göre daha güçlü siyasi, ekonomik ve sosyal entegrasyon olduğu da bir gerçektir. Bugün üniversitelerde gerçekleşen yüzlerce sempozyum, panel ve konferansı, arada bir karşılıklı olarak kaşlarını çatsalar da, Kürt ve Türk gençleri aynı salonlarda beraber izlemekte ve Kürt sorunu dahil bütün sorunları hep beraber tartışmaktadırlar. Kürt şehirlerindeki üniversitelerde, gençler, Kafka’yı, Sartre’ı, Cervantes’i, James Joyce’u, Ahmedê Xanê’yi, Türk akademisyenleriyle, Türk aydınlarıyla beraber tartışmaktadır. Kürt gençlerini, sokakta ‘aktif durumda’ olan gençlerden ibaret görmek ve göstermek son derece yanıltıcıdır ve bizzat Kürt gençlerine de haksızlıktır. Kaldı ki bu ‘aktif’ olma halinin PKK-BDP’nin güncel politikalarına bağlı olduğu bir gerçektir ve her şey normalleşmeye bağlıdır.. Kürdistan’ın şehir ve ilçelerinde, savaşın yol açtığı travmaların içinde büyümüş, ‘bilmediği ve tanımadığı her şeyden nefret eden bir kuşağın’ –bu tarif bana değil, Cizre’de yaşayan bir Kürt yurttaşımıza aittir– yetişmekte olduğu bir gerçektir. Ama peki bu gerçeği kabullenmekle yetinmek, değişmesi için çaba göstermemek sonra da ‘fırtına gençlik geliyor ona göre ha!’ demek sağlıklı bir siyasi tutum olabilir mi?

***

Emrah Gezer cinayetinin görüldüğü davanın bugün Ankara’da duruşması var. Umarım mahkeme, Gezer ailesini ve kamuoyunu tatmin eden adil bir karar alır.

TARAF 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim