1. YAZARLAR

  2. Mehmet Öztunç

  3. PKK, Kürt sorunuyla gerçekten yüzleşebilir mi?
Mehmet Öztunç

Mehmet Öztunç

Yazarın Tüm Yazıları >

PKK, Kürt sorunuyla gerçekten yüzleşebilir mi?

A+A-

Kürt sorununun dominant öğelerinden Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlara dair bir alıntıyı Hasan Cemal'in Kürtler kitabından yaparak başlayalım.

Cemal bu olayı anlatırken Türkiye'deki 'Türk kamuoyunu' Kürt meselesi ile yüzleşmeye davet ediyordu; fakat vardığımız noktada Kürt siyasetinin de yüzleşmeye davet edilme zamanının geldiğini görüyoruz. "Felat Cemiloğlu'nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990'lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim." diyor Hasan Cemal. Cemiloğlu, "Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım." diye başlıyor sözlerine. İşte anlattıklarının son bölümü: "Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmak... Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler. PKK'nın ismini daha önce hiç duymamıştım. İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü 'Apocular' diye bilirdik. Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim. Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı. O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum! Tek ayaküstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum. Kımıldamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazırolda bekliyorsun. Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim. Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi... Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu. Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu koğuşta. Elli beş yaşındaydım. Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni."

Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar, yaşatılanlar bir kişiyi hedef almaktan çok bir ırkı hedef almış ve sonucunda bir tutuklunun, suçlunun ıslahından çok, etnik bir kalkışmanın zemini olmuştur. PKK da yıllardır Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları ideolojisinin harcına kararak kendisine yandaş edinmiş, yandaşlarını motive etmiştir. Devlet bugüne değin bu cezaevinde yapılanlara karşı açık bir tavır almadığı için Kürtlerin burada yaşadıkları acılar çok kolayında PKK'nın ideolojisine tahvil edilmiştir. Türkiye darbe ve darbecilerle yüzleşebilme ihtimalini ilk kez 2010'da yapılan referandumda yakaladı. 12 Eylül'ün bu derin gadrine maruz kalmış Kürtler için de bu referandum bir umut olarak ufukta sökün edince herkes BDP'nin dolayısıyla PKK'nın tavrını merak etmişti. BDP referandumda 'hayır' deme cesaretini Kürtlere karşı gösteremeyeceği için siyasî bir garabet olan 'boykot'a sığındı. Kendilerine 'boykot'un 'hayır' anlamına geleceği söylendiğinde ise bunu şiddetle reddettiler. Bugün de BDP'nin akıl hocalığını yapan demokrat makyajlı ulusalcılar o gün için, "AKP yalan söylüyor, darbeciler yargılanmaz." diyorlardı. Ama bugün yargı Kenan Evren'in ifadesini almıştır ve soruşturma devam etmektedir. Belirtmeden geçmeyelim, referandumda sandık görevlisi olan kişilerle konuştuğunuzda bazı tartışmalı oy pusulalarının sandığın etrafındaki BDP'lilerce, canhıraşane bir çabayla, 'hayır'a yazdırılmak istendiğini duyarsınız. Yine 'yetmez ama evet'çilerle BDP arasında yaşanan kopuşa karşın 'hayırcılar'la yaşanan yakınlaşmayı gözlemlediğimizde, boykotun aslında yansız bir tutumdan çok tastamam 'hayır' anlamına geldiğini görürüz. Evren'in ifadesinin alındığı günlerde Kürt siyasetindeki ağzı bıçak açmayan suskunluğun, Kürtler ve cellâtları arasında süren sürece karşı, "yiyin birbirinizi" tavrına denk düştüğü görülüyor. BDP referandum tavrıyla Felat Cemiloğlu ve Kenan Evren arasında yansız kalmayı yeğlemiştir.

Mazlumun kendine zulmedeni gizlemesi

Hakkında Yaşar Kemal'in, "Benimki belki tuhaf bir inanç. Ben hiçbir insanın, gözlerini kan bürümüş de olsa, işkenceci de olsa, yüzlerce insanın katili de olsa, Musa Anter gibilerine kıyabileceğine inanmazdım." dediği Anter, JİTEM tarafından 1992'de Diyarbakır'da öldürüldü. Yeğeni Orhan Miroğlu, Anter'in niçin öldürüldüğünü şu sözlerle dile getiriyor: "Musa Anter'i, farklı kılan bir şey var elbette, o da belki en fazla Türk dostu olan bir Kürt aydını olmasıydı. Öyle birini seçelim ki, hem Kürtlerin hem Türklerin vicdanına otursun, bu vicdanı yaralasın ve bu yara hiç kapanmasın, hep kanasın diye düşünmüş olmalılar. Musa Anter, elbette tesadüfen seçilmiş bir kurban değil, bilinçle seçilmiş bir kurban o." BDP çevresi elinde bulundurduğu bütün belediyelerde bir Anter parkı yapmayı, Anter'in acısı üzerinden bir siyaset inşa etmeyi sürdürüyor. Ayhan Çarkın'ın itirafları ile MGK arşivlerine kadar uzanan, Çiller ve Ağar'ın ifadelerinin alınacağı bir dönemi yaşarken "Ergenekon Fırat'ın doğusuna geçmediği için destek vermediklerini" söyleyenler suskunluklarını sürdürmektedirler. Yine AK Parti döneminde anayasada yapılan bir madde değişikliğinden sonra Yaşar Büyükanıt, Şemdinli davasına şüpheli sıfatı ile çağrıldı. 16 bin faili meçhulün hesabını siyasetine katık eden BDP susmaya devam ederken, bu kanun değişikliğini yapan AK Parti'yi Kürtleri kıymak, kırmak, imha etmekle suçlayabiliyor. Tam da bu mesafeler alınmışken Hakkâri'de güpegündüz iki uzman çavuşun JİTEM-vari bir yöntemle vurulmalarının ardında yatan hesap; acaba Türk kamuoyunda "Bu da Kürtlerin JİTEM'i" dedirtmek sureti ile JİTEM davasını bertaraf etmek midir?

Dün devletin kirli odaklarınca izleri silinmeye çalışılan Kürt sorununun faillerinin izi bugün de PKK ve bileşenlerince yapılıyor. Öyle ki Murat Karayılan, Hasan Cemal'e verdiği röportajda, "Gülen cemaatinin devlet içindeki bu uzantılarına yeşil Ergenekon denebilir. Ama şu sıralar bize gelen bir istihbarata göre, 'yeşil Ergenekon' yerine, adı Ötüken olan yeni bir örgütlenme sahnede görülebilir yakında." diyor. Karayılan, Ergenekon'u renklendirip suyu bulandırmakla yetinmiyor, üstüne üstlük bu çabasının Ergenekon'u aklamak anlamına geleceğini çok iyi bildiği halde işin içine Gülen cemaatinin adını katıp "Ötüken" adlı naylon bir örgüt dahi ihdas edebiliyor. Ergenekon davasından biliyoruz ki bazı devlet görevlileri evlerine silahlı kişileri yerleştirmek sureti ile Gülen cemaatini terör örgütü gibi göstermeye çalışıyorlardı. Akim kalan bu hesap, bugün Karayılan tarafından tamamlanmaya, hedef şaşırtılmaya çalışılıyor. Birçok demokrat aydını "ben Kürt siyasetinden elimi yıkadım" noktasına getirenlerin, bugün yüzeye vuran kirli ilişkilerin dalgalarının artık gizlenemediğini görmeleri gerekiyor. Bu dönemde yaşanan bu ahlakî faciaların hesabı kolay kolay kapanmayacaktır.

ZAMAN 

YAZIYA YORUM KAT