1. YAZARLAR

  2. Yıldız Ramazanoğlu

  3. Pınar Selek davası neden önemli?
Yıldız Ramazanoğlu

Yıldız Ramazanoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Pınar Selek davası neden önemli?

A+A-

Bu ülkede gerçeklik duygusunu kaybettiren bir hava var doğduğumuz günden beri.

Mesela Pınar Selek davası. Kendini toplumun yaralarını görmeye, anlamaya, sarmaya adamış bir insana, tamam haksızlık yapılabilir yanlışlık sonucu, ama bir yalan bu kadar uzun zaman sürdürülebilir mi? Birçok insanın dediği gibi yeni bir Dreyfus davasıyla karşı karşıyayız.

Tebrizli masal yazarı Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık'ının başına gelenler gibidir yaşadıkları. Anneciğim der bir gün, dün geceden beri gözüme uyku girmedi, gidip derenin sonunu bulacağım, başka yerlerde neler var, bilmek istiyorum. Annesi derenin başı sonu yok, akar durur hiçbir yere varmaz dese de, o balıkların çoğu yaşlanınca ömürlerini boşa geçirdiklerini söyleyip yakınırlar, ben bilmek istiyorum, başka türlü yaşamak da mümkün mü? diyerek yola çıkar.

Bir bakıma da herkes gibi koşullara boyun eğmeyi kendine yediremeyen bir martı olarak sınırlarıyla karşılaşmak isteyen, kalbinin, ruhunun gücünü görmek isteyen Martı Jonathan Livingston gibidir Pınar Selek.

Selek'in hedef olarak seçilmesi süreci 1997'de Kürt sorunu ile ilgili araştırması ile başladı. Bu ülkede kardeş kardeşi vuruyor ve bunun için eğitime, sağlığa, refaha ayrılacak kaynakların çoğu kan ve gözyaşını beslemeye akıtılıyordu. Savaş koşullarını, nedenlerini, çarelerini, niçin bir türlü barışılamadığını anlamak ve anlatmak üzere konunun muhataplarıyla görüşmesi, dönemin koşullarında kimsenin cesaret edemeyeceği yürekli ama tehlikeli bir adımdı. Bu süreçte 11 Temmuz 1998'de Emniyet Müdürlüğü'nce gözaltına alınan Pınar Selek, görüştüğü kişilerin isimlerini vermediği için ağır işkence gördü ve araştırmasına el kondu. Pınar Selek aleyhine içeriği doğru olmayan sahte tutanaklar düzenlendi. Tutanaklarda, kendisi gözaltına alınmadan önce imha edilen patlayıcılar ve benzeri kimi malzemeler, sokak çocukları için kurduğu atölyede bulunmuş gibi yansıtıldı. Burası Beyoğlu'nun ortasında benim de birkaç kez ziyaret ettiğim, herkese açık ve girip çıkanın haddi hesabı olmayan, dolayısıyla bir şey gizlenmesi de mümkün olmayan bir sevgi ve şefkat yeriydi. Birçok çocuk tiner kullanmayı burada bırakmış, atölyede becerilerini ortaya çıkaran çalışmalara yönelmişlerdi, hatta el emekleri satılmaya bile başlamıştı.

Mısır Çarşısı patlaması 9 Temmuz 1998'de meydana geldi ve geniş çaplı bir sorgulama yapıldı. Madem suçlu, iki gün sonra gözaltına alınan Selek'e bu konuda hiçbir soru sorulmaması çok garip değil mi? Patlamadan hemen sonra 13 ve 14 Temmuz 1998 tarihli Polis Olay Yeri İnceleme tutanakları ve Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü Ekspertiz Raporu'nda patlamada bomba olduğuna dair herhangi bir bulgu yok dendi. Birçok kez uzman raporlarıyla bu durum teyit edildi ve patlamaya elektrik kaçağının sebep olduğu söylendi. Suçlamaya dayanak olarak gösterilen Abdülmecit Öztürk'ün "Mısır Çarşısı'na Pınar Selek'le birlikte bomba koyduk" ifadesi ise sanık tarafından yalanlandı defalarca, "tanımıyorum bile bu kadını, baskıyla işkenceyle söyletildi" dedi her defasında. İfade işkence ile alınmıştı. Yargılama süreci hiçbir dayanak olmadan garip bir şekilde ısrarla sürdürülürken 8.6.2006'da İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Pınar Selek hakkında Mısır Çarşısı patlamasıyla ilgili "ceza verilmesini gerektirir kesin ve inandırıcı delilin elde edilemediği" gerekçesiyle ilk beraat kararını verdi. Yargıtay'ın kararı bozmasının ardından 23.5.2008'de ağır ceza mahkemesi aynı kararını sürdürdü ve örgüt üyesi iddialarını da inandırıcı bulmayıp birleştirilmiş dava için ikinci kez beraat kararı verdi.

Birlikte yaptık diyen Abdülmecit'in beraati onaylanırken Selek'in beraati nasıl bozulabiliyor? Vicdanların bu kadar büyük haksızlığı taşıması mümkün değildir. Dava şimdiden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşındı. Bu ülkenin nadide insanlarından biri, barış ve karşılıklı anlayış için topluma fırsatlar sunabilen bir sosyoloğun, genç ve umutla dolu bir kadının hayatı karartılmak istendi yıllardır. Bir yazımda Leke Tutmayan Parıltı demiştim onun için. Bir karıncayı incitmesi gayrı mümkün, yıllardır tanığım onun yaptığı güzel işlere diye yazmıştım büyük bir inançla. Sosyologların da doktorlar gibi yaralara şifa vermesini, çalışmalarını bunu göz önünde bulundurarak yapmaları gerektiğini düşünen biri o. Hâlâ "iyi niyetli en küçük bir çabayla iyileşeceğimize" inanıyor.

Başına gelen bu kötülüklerden sonra sürgün hayatı yaşadığı ve bir yandan da doktorasını yaptığı Almanya'da kendini unutarak ezilenlerin acılarına, başka tecrübelere eğilebiliyor. Yersiz yurtsuzluğunu başka acılara açılarak güçlenme aracı kıldı şimdilerde. Yazdığı bir masal kitabındaki Yeşil Kız gibi iyiliğin galebe çalması için mücadele ediyor. Hiçbir şey onu zayıf düşüremiyor bu yüzden.

"Yersiz yurtsuz varoluşun ufkunu genişletmesine izin ver, kollayacağın, döndüreceğin, bir kaplumbağa gibi seni yavaşlatan bir evin, sorumlulukların yok işte. Böyle yaşamayı öğrenirsen varlığın bambaşka bir hacim ve derinlik kazanır" diyordu bir yazısında ama hemen ardından küçücük imkânları için bile utanıyordu sanki.

"Savaşın şiddetin yoksul bıraktığı milyonlarca mülteci ...yitirdikleri yaşamların, evlerin ardından kesintili bir hayata mahkûm olanlar, arkalarında yangın yeri bırakanlar, evleri başlarına yıkılınca birkaç parça eşyayla kaçanlar, yoksulluğun pençesinden çıkmak için sınır tellerini aşarak gittikleri ülkede kaçak yaşayanlar, savaş ve yoksulluk sürgünleri, yersiz yurtsuzluğun olanaklarını değil, yoksulluğu, güvencesizliği, dilsizliği, çaresizliği ve bitmeyen hasreti yaşıyorlar." (Amargi, güz, 2010)

Mehmet Atak'ın yönetmenliği yaptığı tek gösterimlik oyun (Aralık 2010), Masal Pınarı'na katılım olması bekleniyordu ama gelenlerin salona sığmayacağı, onlarca insanın içeri bile giremeyeceği, sayısız yazar, aktivist, sanatçı ve düşünce insanının kapıdan geri dönmek zorunda kalabileceği öngörülememişti. Oyunun alt başlığındaki gibi "devlet insanı sadece canını alarak öldürmez"di gerçekten de. Pınar'ın Yeşil Kız adlı masal kitabından yola çıkılarak sergilenen oyunun her anı yürekten gelen seslerin yankılanmasıydı adeta. Binlerce insan onun masumiyetine tanıklık ediyor, ona reva görülen bu ezaların son bulmasını istiyor. Ahmet Kaya'lar için sonradan üzülenlerin harekete geçme ve inisiyatif alma zamanı. Bir tek sanığın, o da işkenceyle alınmış ifadesi üzerine mahkumiyet kuranlar acaba neden binlerce insanın tanıklığına değer vermiyorlar?

Bu dava Türkiye'nin iyileşme, normalleşme, hak ve adaletin tecelli ettiğine bizi inandırma davası olacak. Üzerimizden bir perde daha kalksın istiyoruz. Bir karanlık meselede daha aydınlık galebe çalsın. Pınar bize kim olduğumuzu, nasıl iyileşeceğimizi anlatan çalışmalarına, Yeşil Kız, Su Damlası gibi masallarını anlatmaya devam etsin. 9 Şubat 2011'da görülecek dava Türkiye'nin geleceğinin nasıl şekilleneceğini gösteren bir işaret olacak.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT