1. YAZARLAR

  2. Ümit Kıvanç

  3. Pimi çekilen, bir yalan dünyasıdır
Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç

Yazarın Tüm Yazıları >

Pimi çekilen, bir yalan dünyasıdır

A+A-

Savaş devam etmeli. Mutlaka. Her yer toz duman olmalı. Her gün öldürülen terörist ve şehit olan asker-polis haberleri bültenleri doldurmalı. Mayınlı pusular, karakol baskınları ihanetin, sokak ortasında vurulan insanlar, güpegündüz kayboluverenler, dışkı yedirilenler vatan savunmasının nişaneleri olarak gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında yerlerini almalı. Şehit cenazelerinde kurt işaretleriyle yürünmeli, kana kan isteyenlerin haşin yüzleri çocukların rüyalarına girmeli. Dağdaki son terörist öldürülene kadar herkesin eli kana batmalı. Masum kimse kalmamalı. Bin köy daha yakılmalı, ormanlar ateşe verilmeli, şehir çeperine sığınan çaresiz ailelerin çocukları, ceviz ağaçları yerine elektrik direklerine yaslanmalı. Beri tarafta da kimse gıkını çıkaramamalı; gıkını çıkaranı Kürtlerden beter etmeli. Mehmet Ağar yeniden göreve çağrılmalı, Veli Küçük acilen serbest bırakılmalı, JİTEM yerine yine resmen varolmayan çok daha acımasız bir paramiliter örgüt kurulup başına Yeşil getirilmeli.

İşte bunlara benzer tedbirler alınmalı. Kan ve barut kokusunu ciğerlerimize çekerek yaşamalıyız. Göz gözü görmemeli.

Çünkü toz duman yatışıp etraf seçilebilir hale gelince karşımıza çıkanlar pek kaldırabileceğimiz manzaralar olmuyor. Toprağın altından kemikler çıkıyor. Faili meçhullerin hiç de faili meçhul falan olmayıp pek çok insanın gözü önünde işlenmiş cinayetler olduğu anlaşılıyor. “Teröristler yaptı” denen pek çok işin aslında devletin marifeti olduğunu öğreniyoruz. “Dağdaki son terörist öldürülene kadar” sürdürülecek savaşta şehit olduğunu sandığımız birçok gencin aslında çok başka nedenlerle aramızdan ayrıldığını haber alıyoruz. Vatanı koruma iddiasındaki ordunun kendi karakolunu koruyamadığını görmek zorunda kalıyoruz.

Savaş sürmeli. Yoksa topluca intihara sürükleneceğiz. Bari savaşta ölelim. Hiçbir toplum bu kadarını kaldıramaz. Hayatını –ve devletini- üstüne kurduğu yalanlarla bir bir yüzleşmek zorunda kalan ve bunun şokunu yaşamaya başlayan toplumumuz, şimdi de başka türlü hakikatlerle baş etmek zorunda.

“Teğmenin pimi çekildi.” Türkiye Türklerindir gazetesi bu haberi sürmanşetten verdi. Devrim gibi bir şey neredeyse. Bu dürüstlük mertebesine nasıl, ne zaman ulaştık biz? Yoksa millî hasletlerimizden olan şuursuzluğa yeni boyutlar eklemekle mi meşgûlüz?

Hiçbir komplekse, önyargıya, ideolojik hesaba yer vermeksizin, basitçe düşünelim:

Teğmenin ceza olarak eline pimi çekilmiş elbombası tutuşturduğu askerin, mandalı sıkmaktan kasları uyuştu ya da eli terledi, bomba patladı, dört genç yok yere hayatını kaybetti. Eğer savaşın en civcivli, Teoman Koman’ın en şaşaalı, Mehmet Ağar’ın en muktedir zamanında bu olay meydana gelseydi, bize ne söylenecekti? Biz bu dört askerin nasıl şehit olduğuna dair neler okuyacak ve dinleyecektik? Düşünün ki, hâlâ habere yer vermeyen gazeteler, televizyonlar var.

Peki şimdi biz, mâlûm dönemde olan biten hakkında bize söylenenlerden şüphe etmeyecek miyiz? Hakikaten yok yere can veren dört gencin ailesine söylenen –üstelik farklı farklı- yalanların benzerleri bize yıllarca söylenmedi mi? Hürriyet gazetesini bu haberi koskocaman vermek zorunda bırakan manasızlık, umursamazlık, gaddarlık, aklı uçmuş gitmiş bir teğmenin tamamen kendine özgü sapıklığının ürünü müdür?

Bu memlekette artık hiçbir mızrak hiçbir çuvala sığmıyor. Bunun farkında mıyız? Her şey bir çırpıda ortaya dökülüveriyor. Ama dökülenler öyle korkunç ki, herkes gözlerini kapamaya çalışıyor. Çünkü bunlara inanmak zor. Ermeni kıyımına inanmak zor, 12 Eylül öncesinde devletin bizzat tertiplediği kitle katliamlarına inanmak zor, Hrant’ın öldürülüş sürecine ve sonrasına inanmak zor, “teröristlerce şehit edildi” haberlerinin yalan olabileceğine, koca ordunun karakolunu koruyamadığına, binlerce Kürdün sorgusuz sualsiz infaz edildiğine inanmak zor. Öyle çok yalana öylesine batmışız ki, karşımıza çıkan her hakikat bizi sarsıyor. Elbombası kurbanlarının aileleri, “gazetenin haberine” inanmak istemediklerini veya “anca belgeler ortaya çıkarsa” inanabileceklerini söylemişler. Tuhaf mı? Nasıl inansınlar? Halbuki “haber” denen şeyde, bizzat elbombası cezasını veren teğmenin ifadesi de yeralıyordu ve bizzat bu gaddar genç adam olayı “belge”liyordu.

İnanmak’tan bilme’ye geçişi belki de böyle can yakan olaylar sağlayacak, korkunç hakikatimizi sindirmeyi öğreneceğiz. Ya da başımıza yalanla da gizlenmesi imkânsız, çok korkunç şeyler gelecek.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT