Peygamberimiz’in (s.) doğumunu kutlamak mı, kutsamak mı?

10.03.2009 05:51

Abdullah Yıldız

Her Veladet Kandili’nde yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.) doğum gününü kutlarız. Son yıllarda Diyanet’in öncülük ettiği Kutlu Doğum Haftası’nda da kutlamalar daha yaygın biçimde gerçekleşir.

Ancak, bu kutlamalarda zaman zaman ölçüleri kaçırır; Allah Rasûlü’nün (s.) kutlu mücadelesini doğru anlamak ve güzel ahlâkını hayatımıza taşımak yerine, abartılı sözler, şiirler ve ilahilerden oluşan kuru bir övgü edebiyatı yapma kolaycılığına yöneliriz. Dahası, farkında olmadan Peygamberimiz’e (s.) yersiz kutsallıklar izafe eder; İslâm’ın ve Kur’ân’ın özüne uymayan yakıştırmalarda bulunuruz. Bu konuda, meşhur siyer âlimlerimizden merhum Zekai Konrapa’nın, Peygamberimiz isimli eserinde (s. 42-44) çok önemli bir uyarı yer alır. Üstad Konrapa’nın Ömer Rıza Doğrul’dan aktardığı bu alıntıyı dikkatlerinize sunuyor; üzerinde birlikte düşünmeyi teklif ediyorum:
"Hazreti Peygamberin doğduğu gün, ay ve yıl üzerindeki bu ihtilafların hikmetini anlamak için, İslâm’ın ruhuna nüfuz etmek lazım. Bütün bu ihtilafları kaldırmak mümkündü. Çünkü, Peygamberimiz devrinde, bu değerli hadise tahkik edilir ve kat'i tarihlere bağlanabilirdi. Peygamberlerin hayatını en ince noktalarına varıncaya kadar inceleyen ashab için, bundan kolay bir şey düşünülemezdi. O halde bu kolay iş niçin yapılmadı?
Müslümanlıkta kudsiyyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Hazreti Allah'tır. Başka hiçbir varlığa kudsiyyet vermek caiz değildir. Onun için, İslâm anlayışında mukaddes hatıra yoktur. Bir güne, bir adama, bir hatıraya veya başka bir şeye kudsiyyet atfetmek, puta tapıcılığın şekillerinden biridir. Müslümanlık ise, puta tapıcılığın amansız düşmanıdır.
İslâm dini, müslümanlar arasında, puta tapıcılık ananelerinin yaşamasına en kat'i muhalefette bulunduğu için, ilk müslümanlar; mukaddes gün, mukaddes adam, mukaddes hatıra diye hiçbir miras bırakmamışlar, Allah'ın unutturularak, bütün kudsiyyetin Allah'tan başka, birtakım şeylere atfolunmasını istememişlerdir.
Asr-ı Saadet müslümanları, daha sonraki müslümanları, puta tapıcılığın herhangi şekline saptıracak hareketten sakınmışlar, müslümanların birtakım görenekler vücuda getirmelerine engel olacak her tedbiri önceden almışlardır. İlk müslümanların çok derin ve yüksek manalar taşıyan bu hareketi, hakikaten tebcile layıktır. Daha sonraki müslümanlarsa, Peygamberin doğduğu güne kudsiyyet vermek arzusuyla hareket ederek araştırmalarda bulunmuşlar, bu yüzden ihtilaflara düşmüşlerdir.
Hazreti Peygamberi anmak ve O'nu tebcil etmek isteyen bir müslümanın herhangi bir güne saplanmasına lüzum yoktur. Kıymet günde ve saatte değil, şahsiyettedir ve o şahsın örnek tanınmasındadır. O şahsiyete karşı gösterilecek hürmet, şu veya bu günde merasim yapılmakla ifa edilmiş olmaz. Belki, O'na, en samimi bağlarla bağlanmak ve O'nun ruhunu yaşatmakla mümkün olabilir.
Bu yüzden, Asr-ı Saadet müslümanları, mübarek tanıdığımız günlerden hiçbirinin tarihini tesbit etmediler. Çünkü, o mübarek günlerin hatıralarını belli bir zamana bağlamak istemediler. Belki, müslümanların o hatıraları daima yaşamasını ve yaşatmasını öğrettiler.
Bu nükteyi anlamayanlar, gün, yıl, saat tayini için ihtilaflara düştüler, içinden de çıkamadılar. Hakikatte, müslümanların mübarek günler diye bir şey tanımaması, onun en belli başlı vasıflarından biridir. Çünkü, müslümanlık nazarında mübarek olmayan hiçbir gün ve hiçbir saat yoktur. O günü, o saati müslümanca, Hazreti Peygamberi rehber ve örnek tutarak yaşayan insan, umulan her bereketi bulur. İslâm görüşü budur.
Daha sonraki müslümanların, İslâm yaşayışını birtakım göreneklere bağlamak üzere, hakiki İslâm hayatı yerine birtakım merasim ve ayinleri yaşatmak için, bazı tarihler tesbitine kalkışmaları faydasızdır."
Merhum Zekai Konrapa, Peygamberimiz aleyhissalatü vesselâmın doğduğu gün meydana geldiği rivayet edilen ve bazı tarih kaynaklarında yer alan olağanüstü olaylar hakkında da -İmam Buhari ile İmam Müslim'de böyle bir rivayet olmadığını belirterek-, "Asr-ı Saadet" müellifi Mevlana Şibli’nin şu enfes yorumunu aktarır: “Hakikat şudur ki: Yıkılan Kisra’nın sarayı değil, bütün İran'ın saltanatı, Bizans’ın satveti, Çin'in azametiydi. Sönen ateş, mecusilerin ateşgedelerinde parlayan alev değil, bütün dünyada küfrün ateşiydi. Kuruyan Sava gölü değil putperestliğin hakimiyeti, zerdüştlüğün kuvveti, hıristiyanlığın üstünlüğüydü.” (Z.Konrapa, Peygamberimiz, s.46)
Kadir-i Mutlak olan Allah (c.c.) elbette her tür mucizeyi gerçekleştirmeye kadirdir. Ancak, Peygamberimiz’e (s.) verilen en büyük mucize Kur’ân’ı doğru anlayıp hayata hâkim kılmak ve onun gerçekleştirdiği muazzam inkılâbı bugünün dünyasına taşımak için bütün imkânlarımızı seferber etmek yerine ölçüsüz övgülerle yetinmek biraz kolaycılık, biraz da asli görevlerimizi ihmal etmek anlamına gelmiyor mu? Kandilinizi bu duygularla tebrik ediyor, Rasûlüllah’ın (s.) “Kur’ân ahlâkı” ile ahlâklanmayı diliyorum.

VAKİT

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim