Peki içimizde süren faciayı kim sorgulayacak?

17.05.2014 10:34

Leyla İpekçi

Kitlesel acıların, büyük faciaların karşısında çekişmelerin unutulduğu, nefret ve öfkelerin geride bırakıldığı, dayanışma ve ittifakın gönüllü bir ruhla öne çıktığı bir gerçek. Bu, ortak bir insanlık tecrübesi. Ama bugün ortak bir tecrübemiz daha var: Acı karşısında birbirini teselli etme eğilimi yerini birbirini suçlama eğilimine bırakmış.

Birbirini suçlamak; felaketin sorumlularını unutturuyor. Faciada ihmalkarlığın, kastın, sabotajın ya da sorumsuzluğun payını ölçebilecek sahih bir kriteriniz kalmıyor. Herkesin suçlu olduğu bir ortamda, kimse artık suçlu değildir.

Bilerek ya da bilmeden her duyduğunuz haberi paylaşıp görünür hale getirerek, ona somut bir elbise, bir sıfat giydirerek, hakkı batıldan ayırma çabasına girmeksizin her duyumu bir veri kabul ederek... Faciayı devam ettiriyorsunuz. Dışınızda ne oluyorsa içinizde de o oluyor.

Büyük felaketler karşısında suçlu aramak elbet adalet çağrısı için olmazsa olmaz bir koşul. Ama suçluyu kendi nefret gündeminizi doğrulamak üzerinden üretiyorsanız ve başka hiçbir hakkaniyet kriterine gönderme yapmak sizi ilgilendirmiyorsa... O vakit adalet çağrısı tuhaf bir hedef gösterme kampanyasına bürünüyor.

Oysa hiçbir eylemin tek bir göndermesi yoktur. Doğrular yanlışlarla bezelidir, haksızlığın içinde haklılar mevcuttur vesaire. Sebeplerin ardındaki sebep; şerdeki hayrı aramaya, ibret almaya, musibetleri ikrama çevirmeye bizi yöneltebildiği ölçüde acılarda ortaklaşabiliriz. Acıyı çekenle bütünleşmek, hemhal olmak, onun derdiyle dertlenmek o vakit sahiden de teselli edici olur. Böyle insani yaklaşımlar felaketin hemen ardındaki ilk süreçte büyük bir kıymet taşır. Teselliye ihtiyacı olanlarla teselli edebilenler bir olur.

Ne kadar kolay gibi gözükürse gözüksün Soma felaketiyle anladık ki, amacımız teselli etme gayreti değil, acıları araçsallaştırma hırsıymış büyük ölçüde. Bunda bugünün ruhunu büyük ölçüde oluşturan görsel dilin de katkısı büyük. Acılar görselleştikçe, faciaların dehşeti azalıyor. Çünkü dehşeti göstermek, durmadan onu görüntülemek yetmiyor. İlle fazlası gerekiyor. Acılı insanların yüzüne kamerayı defalarca dayamak, uzattığınız mikrofonlardan ısrarla ilgi çekici bir hikaye çıkarıp haberleştirmek...

Ölülerini geceler boyu bekleyenler yeter artık diyorlar, çekin şu mikrofonu. Evet bir ölçüde derdini paylaşmak insana iyi geliyor. Ama onlar da bir süre sonra anlıyorlar ki, niyet paylaşmak değil görselleştirmek, habere büründürmek, canlı yayını sürdürebilmek... Başka bir gündemin rızasına hizmet ettiğini fark eden acılılar yalnız kalmak istiyor.

Az ilerde yeni mezarlar kazılıyor. Henüz topraktan çıkarılmamış, belki halen can çekişmekte olan yeni ölüler için... Kelimelerin sessizleştiği an. Acının dili suskunluk olduğu an. Sizi görüntüleyen kameraman ise işini yapıyor yüzünüze odaklanarak!

Durmadan ekranda dönen felaket fragmanlarından birinde hep o andaki acınızla kamusallaşıyor yüzünüz. Acının mahremliğini kimse umursamıyor. İzleyenler için vah vah deyip dua etmek dışında yapacak bir şey yok. Ama mahreme saygısızlık, masumiyeti hepten yok ediyor. İçimizdeki facia bitmiyor.

Sorumluları sorgulama talebinden, adalet beklentisinden daha elzem hale geliyor acıyı hikayeleştirmek. Hikayeler gönül dağlıyor. Tekrar hatırlıyoruz ki, her insanın bir hikayesi var. Ancak ölünce anlam kazanan... Bu hikayelerden ibret çıkaracağımıza, suçlu yarıştırıyoruz olur olmaz.

Rantçılık ittifakıyla yükselen binalar, ihale kavgasıyla büyüyen haset, köşe dönmeci hezeyanların unutturduğu emeğe hürmet... Bir türlü işçi hayatını düşünmeye sıra getirmeyen vahşi kapitalist hırslar... Maddi çıkarlar doğrultusunda korunan ihmalkar işletmecilerin iş birliği yaptığı patronların karşı konulmaz gücü... Tüm bunların tezahürü işte o yeraltında vurgun yiyen biçare madencilerin cansız bedeni.

Şimdi değilse ne zaman işçi istismarlarını sorgulayacağız gibi haklı bir çıkış noktasından sokakları savaş alanına çevirmek mi bize düşen? Dürüstçe, edeple, mağduriyetin getirdiği tevazuyla adalet talebimizi ifade edebilirsek... Henüz kanı pıhtılaşmamış acılara çomak sokmanın siyaset üretmek olmadığını fark edebilirsek... Evet, siyaset yapacağız bugün tam da.

Acının sükut ettiremediği ağızlarımız bir gün olsun yalancılığı, çarpıtmayı, kul hakkını çiğnemeyi, hedef göstermeyi, fırsatçılığı, siyasi rantçılığı terk ederse, karşılıklı suçlama ve gerilim gündemini terk edebilirsek... Sorumluların sorgulanabilmesi için gereken emin ortam oluşturulabilirse... Acının mahremiyetini kamusal çıkarların önüne alabilirsek... Birbirimize suç atma hırsıyla felaketin sorumlularını unutturmazsak... Acılar görselleştikçe, facianın dehşetinin azalması karşısında tefekküre yönelirsek... Yapacağız evet insanlık siyasetini tam da bugün.

Yeni Şafak

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim