Pasifizmin Meşrulaştırılmasında Bir Araç Olarak Komplo ve Provokasyon Ed

01.05.2008 00:03

RIDVAN KAYA

Bu makale Dünya ve İslam Dergisinin 5 Sayısında (Kış 1991) yayınlanmıştır.

Haksöz

Komplo-provokasyon teorileri sosyal olayları açıklamada sık sık başvurulan ve tüm spekülatif yapısına rağmen, birtakım çekincelerle birlikte özellikle statükoya muhalif akımlar, hareketler arasında yaygın kabul gören açıklama biçimleri olarak kullanılıyor. Ekonomik yapıdan kültürel yapıya kadar uzanan farklı sosyal alanlarda, komplocu yaklaşımın ortak bir mantık yürütmeye dayanmasına rağmen burada konuyu siyasal boyutuyla sınırlayarak ve özelde Türkiyeli Müslümanlar açısından tartışmaya çalışacağız. Komplocu yaklaşım kavramıyla ne kastettiğimizin başta açıklanması bir karışıklığa meydan vermemek açısından yerinde olacaktır. Burada olumsuzladığımız tutum komplolara, provokasyonlara karşı uyanık olunması gerektiğine dikkat çeken, komplo olabileceğini hesaba katan tutum değil; egemenler karşısında insan iradesini sıfırlayan, her olayın ardında mutlaka bir bit yeniği arayan, hastalık derecesine varmış şüphecilik psikozudur.

Komplo ve/veya provokasyon teorilerinin kimler tarafından ve hangi saiklerle üretildiği, ortaya atıldığı konusuna geçmeden önce bu teorileri besleyen, geliştiren ruh halini oluşturan zemini tanımakta yarar var.

İyi işleyen bir sistem, bünyesinde bulunan kurum veya insan toplulukları arasında etkili bir oto-kontrol sistemi kurabilen bir sistem olarak tanımlanabilir. Böylelikle, sistem bünyesinde oluşabilecek bir takım muhalefet kanallarını doğrudan bir izleme-bastırma ihtiyacı hissetmez. Muhalif unsurlar sistemle uzun dönemde entegrasyonlarını sağlayacak bir biçimde kendi kendilerinin polisliğini (kontrol altında tutma fonksiyonunu) ifa ederler. Bu işleyişi gerçekleştirmenin çeşitli yöntemleri ve şekilleri vardır. Sistemin, değişime açık olduğu ve halkın katılımıyla şekillendiği imajını (yanılsamasını) çok net bir biçimde oturttuğu gelişmiş Batılı ülkelerde bu oldukça demokratik ve alternatifsiz bir görüntüye sahipken, az gelişmiş olarak nitelenen ülkelerde bu durum daha değişik bir yapı arz etmektedir. Statükonun şiddete başvurmayı yaygın bir yöntem olarak benimsediği bu tür ülkelerde şiddetin yoğunluğu ve önceden kestirilemezliği çok etkili bir fobi oluşturmakta ve bu sayede yönetmek (gütmek) kolaylaşmaktadır, içinde bulunduğumuz ülke de bu sınıflamada su götürmez bir biçimde ikinci tiplemede yer almaktadır. Özellikle periyodik hale  gelen cunta dönemlerinin estirdiği sistemli terör (baskılar, keyfi tutuklamalar, işkenceler) dalgasının kitlelerin hafızalarında kalıcı izler bırakması ve sistem karşısında duyulan zayıflığı, çaresizliği pekiştirmesiyle, kitleler ihtiyaç hasıl oldukça statükonun gücüne olan imanlarını tazelemek olgusuyla yüz yüze gelmektedirler. İşte tam bu noktada teorilerin üretilebilmesi için gerekli koşullardan biri olan her şeye muktedir, her şeyi planlayabilen, kendi inisiyatifi dışında hiçbir şeyin yapılmasına izin vermeyen, -adeta Kadir-i Mutlak- sistem (emperyalizm, düzen, burjuvazi, polis vb.) ile sistemin belirlediği rolün dışına çıkması için mucize gerekli olan muhalif (birey, grup, örgüt, ülke vb.) şeklindeki tipleme bilinçlerde canlanmakta ve komplo teorilerinin ortaya çıktığı mümbit zemini oluşturmaktadır.

Burada bu teorilerin niçin üretildiği sorusu sorulabilir. Tabii ki, birbirinden farklı amaçlar, farklı hedefler söz konusudur. Belki de, 'niçin komplo teorisi üretilmektedir?' sorusuna en başta verilebilecek cevap 'çünkü komplo kurulmaktadır' şeklinde olacaktır. Elbette komplo kurulmaktadır, hiç komplo kurulmadığını düşünmek, güç (iktidar) ilişkilerinden çıkarı olanların bu çıkarlarından tümüyle feragat ettiklerini düşünmek demektir ki, bu ancak safdillik olur. Fakat bir takım komploların yapılmakta olduğu veya yapılabileceği olgusu ile, bu olguyu abartarak çaresizlik imajı pompalamak olgusu ayrı ayrı şeylerdir. Komplo teorilerini kimlerin hangi amaçlarla ürettikleri, üzerinde durulması gereken bir konudur. Komplo teorileri üretmeye yatkın olan unsurlar açısından bizi burada birinci dereceden ilgilendiren şahıslar, gruplar ise geniş kitlelerden ziyade statükoya İslami bir bakış açısıyla karşı olan ve değişimin gerekliliğine inananlardır.

Bugün Müslümanlar arasında özellikle orta yaş kuşağı denilebilecek bir kesim içinde tüm sosyal olaylarla ilgili olarak yaygın bir komploculuk anlayışının bulunduğunu görüyoruz. Adeta tüm sosyal olaylar egemenlerin A'dan Z'ye planlayıp, kurduğu düzenli bir saat işleyişine sahip olaylar olarak algılıyor. Diyelim Kürt sorunu mu gündeme geliyor, tüm tarihsel, ekonomik, kültürel, siyasal gerçeklikler bir kalemde geçilerek, olay salt Amerika'nın bölgeye yönelik stratejilerine indirgenebiliyor. Ya da diyelim ceza yasalarındaki bir takım maddelerin kaldırılması mı gündeme geldi, uluslararası konjonktürdeki tüm değişmeler, kitlesel baskı ve talepler ve daha bir çok etmen bir yana bırakılarak, olay yalnızca düzenin belli kesimlerin sistem dışı muhalefetini sistem içine kanalize etme girişimi olarak yorumlanabiliyor. Elbette seçilen her iki örnekte de komplocu yaklaşıma haklılık kazandırabilecek bir takım noktalar bulunabilir. Amerika'nın bölge üzerine komploları, oyunları elbette vardır. Düzen 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırmayı düşünüyorsa doğal olarak bu maddelerin muhataplarını eritmeyi planlayacaktır. Ama yanıltıcı olan şu ki, olayları tek bîr noktaya (egemenlerin şaşmaz iradesine) bağlamak, alttan alta -kimi zaman da açıkça- hiçbir şey yapılamaz teslimiyetçiliğini geliştirmektedir.

Bu teslimiyetçiliğin, Türkiye özelinde bağrında geliştiği ve daha önce 'sistemin olanca ağırlığıyla şiddete başvurması' şeklinde nitelediğimiz zemini daha yakından gözlemlemek konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir.

12 Eylül deneyimi Türkiye'de yaşayan her kesim gibi Müslümanları da derinden etkiledi. Bir yandan rejimin güç gösterisinin doğurduğu ezilme, sinme, korkma hali; öte yandan koşuşturmanın yerini dinginliğe bırakmasının getirdiği önceki beklenti, değerlendirmeler ve yapılanmalara ilişkin özeleştiri, muhasebe, sorgulama gibi bir takım olgular her kesimde olduğu gibi Müslümanların da gündeminde olsun, geleceğe dönük hedeflerinde olsun önemli sonuçlar doğurdu.

En yaygın sonuç 12 Eylül öncesi değerlendirme ve tavırların büyük Ölçüde yanlışlığının, kullanışsızlığının altının çizilmesi şeklinde ortaya çıkıyordu. Adeta 12 Eylül öncesinin -büyük ölçüde halk tarafından da kabul gören, rejimin propagandalarının da eşliğinde- bir karanlık tünel olduğu konusunda mutabakata varılıyor, buna paralel bir biçimde yoğun bir özeleştiri kampanyası gündeme geliyordu. Burada olayın biri olumlu, biri de olumsuz iki boyutu ortaya çıkıyor. Bunların net bir biçimde ayrıştırılmasını gerekli görüyoruz. Önce olumlu tarafından başlayalım. 12 Eylül öncesi yaşananlar -başkaları bizi çok fazla ilgilendirmemekle birlikte, herkes için az çok geçerli olduğunu düşünüyoruz- genel olarak gerçekten çok sağlıksız, yöntemsiz ve tüketici özellikler taşımaktaydı. Bir hengame, bir kargaşa sorumsuzca tırmandırılmakta, insanlar neyi, niçin yaptığını bilmez bir biçimde bir trans halini yaşamaktaydı. Bu noktada bu hengamenin durulmasıyla yapılanların değerlendirilmeye tabi tutulması, özeleştirinin ön plana çıkması olumlu özellikler içeriyor. Fakat bir de olayın olumsuz boyutu var. Şöyle ki, özeleştiri, sorgulama ancak doğruyu ikame etmek ipin yapıldığında haklı görülebilir. Yoksa yalnızca dönemin getirdiği birtakım zorluklar karşısında gösterilen yılgınlığın haklı çıkartılmasına gerekçe sağlamak işlevi görüyorsa, bu özeleştiri değil, olsa olsa kendini inkar sayılabilir. Yapılan sorgulama da bir yönüyle gerçeği ortaya koyarken, bir başka yönüyle gerçeği örtme, gizleme amacı taşıyor demektir.

Sorgulama, eleştiri bağlamında bu dönemde ortaya çıkan bir başka kavramsal yanlış da 'hengame' ile 'dinamizm'in birbirine karıştırılması, aynı şey olarak görülmesi olmuştur. Halbuki ilk durumda hiç bir olumlu sonuca ulaşılması mümkün olmayan, insanların en temel özelliklerinden olan düşünebilme yeteneğini körelten bir kaos süreci işlerken; dinamizm, hayat, evren karşısında sorumluluğun yerine getirilmesinin gerekli zeminini oluşturan bir ön şart olarak bizatihi Müslüman tanımının doğasında verili bulunmaktadır. Gerçekten de, Kur'an'ın bütününden ortaya çıkan Müslümanın en temel özelliği olayları geriden izleyip-yorumlayan değil hayatın öznesi olarak gelişmeler karşısında aktif tutum alan dinamik bir kimlik taşımasıdır. Dolayısıyla hengame ile dinamizmi birbirinden kesin hatlarıyla ayrıştırmamız bir zorunluluktur. Zaten şurası da açıktır ki, nasıl hengame, kargaşa ortamında düşünebilme, konum değerlendirebilme, gelişmeleri sağlıklı tahlil edebilme mümkün değilse, aynı şekilde statik (durağan) ortamlarda da ışık tutucu, aydınlatıcı düşünceler üretebilmesi mümkün olamaz. Statik ortamlarda yapılacak tek şey spekülasyon üretmek olacaktır ki bunun Kur'ani tefekkür ile hiçbir ilgisinin olmadığı açıktır. Dolayısıyla gelinen nokta, tefekkürün aydınlatıcılığı değil, spekülasyonların kemiriciliği olacaktır. Gerçekten de, 12 Eylül sonrasında olumlu ve gerekli bir gelişme olarak gündeme gelmesi elzem olan sorgulama, eleştirme, yeniden değerlendirme süreci pek çok kişi için sağlıklı temellere oturtulamadığı için olumsuz bir mecraya sürüklenmiştir. Sonuçta azımsanamayacak sayıdaki bir kitle için ortaya çıkan tablo yapılan yanlışların belirlenip, tashih edilmesi değil, önceki yapılanların sınırsızca eleştirilmesi, dolayısıyla 'hiç bir şey yapılamaz' noktasına gelme olmuştur.

'Kendini inkar' olarak adlandırılabilecek bu yaklaşımın beraberinde getirdiği teslimiyetçi tutum kendisini en rasyonel biçimde komplo teorilerinin ardına sığınarak gizlemeye çalışır. Kişinin statüko karşısında kendisine duyduğu zayıflığı, güvensizliği ortaya koymaktansa, statükoyu temsil eden 'karşısında durulmaz güçler'i ileri sürmesi daha rasyoneldir. Bu rasyonelleştirme ister bilinçlice yapılsın, isterse de nesnel olayların yorumlanmasının sonucunda kendiliğinden ortaya çıksın sonuç değişmez. Bu noktadan sonra kişinin kendisine karşı duyduğu güvensizliği genelleştirip, legal/illegal siyasal eylem içindeki tüm unsurları komplocu bakış apışından değerlendirmeye tabi tutarak, mahkum etmesi çok zor olmaz.

Komplocu yaklaşım, egemenlerin iktidarının (gücünün) boyutlarını abartmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan çok temel bir yanlış varsayıma dayanır; siyasal düzlemde hareket etmekte olan un surları 'satranç tahtasındaki piyonlar' şeklinde değerlendirmek. Nasıl piyonlar iradesiz varlıklar olarak alınan kararlarla bir halden bir hale değişmek özelliğine sahipseler, egemenlerin iradeleri karşısında da, bu unsurlar mutlak anlamda edilgen varlıklar olarak çaresiz bir konumda algılanmaktadırlar.(1) Örneğin bir örgüt elemanının hapisten kaçtığını/kaçırıldığını düşünelim. Komplocu yaklaşım olayı açıklamak için hemen birtakım komplolar üretmeye başlar. Elbette verdiğimiz örnek bütünüyle bir komplonun parçası olabilir, gözetilen sonuçlan itibariyle bu olay sisteme birtakım yararlı malzemeler sağlayabilir. Fakat ilginç olan nokta şudur ki, komplocu yaklaşım, verdiğimiz örnekteki özneyi (kaçan kişiyi, mensup olduğu hareketi, örgütü vs.) ve bunun tüm varlığını, uğraşlarını, hedeflerini sıfıra indirgemekte, hiçbir inisiyatif tanımamaktadır. Elbette her durumda sistem kendine muhalif unsurları çeşitli biçimlerde kanalize etmeye, etkisizleştirmeye çalışacaktır ve kimi olaylarda da bunu başarabilir. Fakat burada üzerinde durulması gereken nokta, nasıl sistemin bir hedefi ve bu hedefe yönelik çabası varsa, muhalif unsurların da bir hedefi ve bu yönde çabaları olduğu gerçeğidir.

İnsanları ve insan topluluklarını (muhatap oldukları, mücadele ettikleri kurum veya şahıslar karşısında zayıf konumda da bulunsalar) basit, iradesiz piyonlar şeklinde görmek, en kötüsünden bir kaderciliğin yansımalarıdır. Bu durumda da alttan alta kendini hissettiren sonuç 'hiç bir şeyin yapılamayacağı'dır.

Komplocu yaklaşımın çıkmaza götüren diğer bir özelliği de, sürekli olarak nelerin yapılmaması gerektiğini vurgulamakla birlikte, kesinlikle ne yapılması gerektiği veya ne yapılabileceğine ilişkin olumlu anlamda hiçbir tezinin olmayışıdır. İlginçtir komplocu yaklaşımın 'yapılmaması gerekir' diye ileri sürdükleri hiç bitmez ve gittikçe çoğalır, adeta tüm siyasal aktiviteyi kuşatır hale gelir. Bu da beraberinde edilgen bir ruh halini getirerek, sorunların kördüğüm haline gelmesinin ortamını hazırlar.

Komplocu yaklaşımın pratik olaylar bağlamındaki yansımalarını, bunun getirdiği sorunları, çelişkileri bir örnek olay çerçevesinde daha yakından gözlemleyebiliriz.

Bir Örnek Olay: Başörtüsü Yasağı ve Tepkiler

Üniversitelerde türban yasağı konusu uzunca bir süredir Türkiye'nin siyasal-toplumsal gündeminin kalıcı birkaç maddesinden birini oluşturdu-oluşturuyor. Bu konunun asıl muhatapları olan Müslümanların yaklaşımları açısından olaya bakıldığında komplocu yaklaşımın birçok kişi veya çevrenin olayı değerlendirişinde ve tabii olarak olay karşısında tavır alışında etkili olduğunu görüyoruz.(2) Uzun bir sürece yayılması dolayısıyla konuyu dönem dönem ele almamız gerekebileceği söz konusu olmakla birlikte, komplocu yaklaşımın olayın hemen hemen her aşamasında belli bir bütünlük taşıyan bir tutum göstermiş olması buna pek gerek bırakmamaktadır.

Komplocu yaklaşımın en başat özelliklerinden biri keskin radikal bir söyleme sahip oluşudur. Buna bağlı olarak başörtüsü yasağı -veya buna benzer diğer konular- gibi ayrıntı (!) kabilinden konularla gündemi saptırmanın hedeflendiği, bu tartışmada yer almakla da Müslümanların kendi kendilerini avuttukları ileri sürülür. Başörtüsü tartışmalarının arka planında kapsamlı bir komplo bulunduğunu, yasak aracılığıyla Müslümanların provoke edilme hesaplarının yapıldığı şeklindeki yaklaşım yalnızca radikal olarak tanımlanan çevrelerde karşılaşılan bir tutum değil. Aynı tez çok daha yaygın bir biçimde, düzenle ilişkilerini İslami bir zemine oturtamamış, sağcı-muhafazakar anlayışları bünyesinde barındıran birtakım uzlaşmacı çevrelerde de ısrarla vurgulanıyor. Sağcı-muhafazakar anlayışların etkili olduğu eklektik bir İslam anlayışına sahip bu çevrelerin yaklaşımı üzerinde durmaya pek gerek yok. Bu yaklaşımları benimseyen çevrelerin içinde bulundukları çok temel yanlışlar mevcutken, sonuçlar babında birtakım eksiklikleri, hataları tartışmak saptırıcı bir yöntem olur. Fakat başörtüsü tartışmalarında komplocu bir yaklaşımın benimsenmesi noktasında radikal olarak tanımlanan yaklaşıma sahip çevrelerin, uzlaşmacı yaklaşıma sahip çevrelerle paralelliğe düşmüş olması dikkat çekicidir.

Bu tartışmalarla gündemin saptırılmasının hedeflendiğini ileri süren komplocu bakış bir çok açıdan rahatlıkla yanlışlanabilir. Aslında yalnızca yasağın uluslararası boyutu bile, bu yasağın -ve getirdiği tepkinin- kapsamlı bir ideolojik kutuplaşmanın, çatışmanın (hak-batıl) bir izdüşümü olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Okullarda başörtüsü yasağı Endonezya'dan Tunus'a kadar birçok Müslüman topluluk arasında sorun olmakla kalmamış, geçtiğimiz yıl içinde birçok Avrupa ülkesinde de tartışılmıştır. Tüm bu ülkelerde yasağın Müslümanların asli gündemlerini saptırmak amacıyla ortaya atıldığını düşünmek ise komploculuktan daha ciddi paranoya rahatsızlığının habercisidir.

Komplocu yaklaşımı benimseyerek, yasağa karşı tepki gösterilmesine karşı çıkanların, yasağın uluslararası boyutu zemininde bir çelişkisi daha zaman zaman ortaya çıkabiliyor. Şöyle ki aynı kişi Tunus'ta, Paris'te veya bir başka yerde yasağa karşı eylemi savunurken, örneğin Beyazıt'taki, Ankara'daki protesto eylemlerinin ardında karanlık güçler bulabiliyor. Herhalde en genelde kişisel sorumluluk alanı çerçevesi ile ilgili olarak ortaya çıktığı düşünülebilecek bu tutum kesinlikle Müslüman ahlakına sığmayan bir çifte standart örneği, bir tutarsızlıktır.

Radikal bir tutum adına ileri sürülen diğer bir yaygın komplo tezi de, başörtüsü yasağı ve benzeri türden girişimlerle bir bütün olarak sistemin veya daha dar bir düzeyde mevcut iktidarın veya iktidar çevrelerinin Müslümanları ehlileştirmeyi planladığı iddiasıdır. Buna göre yasak kararının ardından bir hak isteme-verme pazarlığı (ilişkisi) gerçekleşecek, ister çatışma ister uzlaşma şeklinde gelişen bir alışveriş yaşanacaktır. Bu alışveriş neticesinde bir yandan devrimci unsurlar sistem içi mücadeleye kanalize edilirken, hakların verilmesi (ihsan edilmesi) neticesinde kitlelerin statükoya bağlılığı/imanı arttırılacaktır. Olayın ilk ortaya çıkışında egemen güçlerin bu tarz bir komplo hesapladığı epey kuşkulu olmakla birlikte, en azından belli çevrelerin, olayın gelişiminden bu tarz bir sonuç devşirmeyi planlayabilecekleri muhtemeldir. Fakat böyle olsa dahi yapılması gereken ne olacaktır, hiç bîr şey yapmamak mı? Bu komplocu tezin de önemli bir açmazı var; hak isteme-verme sürecinin uzlaşmaya yol açacağını ileri sürerken, adeta hiçbir şey yapılmadığında, devrimci bir tutum takınıldığı mı varsayılıyor? Hiçbir tartışma gündeme gelmediğinde kitlelerin statükoya olan imanları bir sarsıntı mı geçiriyor?

Komplocu yaklaşımın yaygın özelliklerinden biri de 'şu sıkıntılı dönem' söylemidir. Bu söyleme göre sürekli olarak asıl, temel olaylar vardır ve bu olaylara istedikleri biçimi vermek için egemen güçler sürekli biçimde birtakım provokasyonlar tertiplerler. Başörtüsü tartışmaları çok uzun bir sürece yayıldığından dönemler sürekli değiştiği halde kritik olma özelliği hep var olagelmiştir -ve şüphesiz hep de var olacaktır-. Bu kimi zaman İran-Irak Savaşı'nın kızıştığı bir dönemdir, kimi zaman Cumhurbaşkanlığı seçimi dönemidir, kimi zaman 163'ün kaldırılması tartışmalarının yaygınlaştığı bir dönemdir vb. Hepsinde de egemen güçlerin asıl hedefi bu olaylara müdahale etmektir, fakat bunun için gerekli zemini oluşturması gerekmektedir, bu yüzden başörtüsü tartışmalarını canlı tutmaktadır...

Başörtüsü yasağı tekrar (kaçıncı tekrar ise?) gündemdeki yerini alacağa benziyor. Özellikle Bahriye Üçok'un öldürülmesinden sonra laiklik-irtica yaygaralarının daha bir yoğunlaşması ve sürdürdükleri çok yönlü kampanya da, saldırgan laiklerin adeta yaklaşan irtica (İslam) tehlikesinin sembolü olarak ısrarla 'başörtüsü'nün altını çizmelerinin de gösterdiği gibi bu konu muhtemelen boyutlanarak devam edecek. Döneme bağlı komplo ile olaya yaklaşan tez ise hiç şüphesiz yeni (belki de bayat) komplolar ileri sürecektir. Büyük bir ihtimalle zaten bir takım hassas kulakların ayak seslerini uzun zamandır duyduğu darbe üzerine oturtulacaktır komplo tezleri bu kez de. Kesin olan ise, komplonun hizmet edeceği 'kritik dönem'in hiç bir zaman bitmeyen bir dönem olmasıdır.

Sonuç

Komplo vardır, yapılmaktadır. Yapılmaması da beklenemez. Ve kesinlikle komplolar dikkate alınmalıdır. Vurgulamaya çalıştığımız gerçek komplo veya provokasyonların geçiştirilmesi değildir. Bilakis sorumlu insanlar olarak bu konuda çok hassas olmamız, yöntemsiz, hayalci, maceracı tutum ve davranışlara prim vermememiz ve bunları tasfiye etmemiz gerekmektedir. Bizim olumsuzladığımız davranış-yaklaşım biçimi komplolar karsısında hassas olmak değil, komploculuktur. Çünkü bu tutum çıkmaz bir sokağa götürmekte, güvensiz, zayıf, edilgen, yılgın kişilikler doğurmakta, beslemektedir. Olaylar karşısında hiçbir olumlu tavır almaya yöneltmediği gibi, sağlıklı bir tahlil için gerekli düşünsel atmosferi de köreltmektedir.

Zaten açıktır ki komplo veya provokasyon var ise de, yapılması gereken bunun açığa çıkartılması, teşhir edilmesidir. Yoksa bir köşeden biteviye 'komplo var', 'provokasyon kokuyor' diye söylenip durmak hiçbir şeyi değiştirmez. Her nasılsa tehlikeyi göremeyen çok sayıda kişi olacaktır ve bunların komplo tezgahına düşmesi doğrudan veya dolaylı olarak komployu önceden görenleri de içine alan, planlanan sonuçlarını doğuracaktır. Öyleyse sessiz kalmak çözüm olamaz. Aslolan, hiçbir şey yapılamaz gibi teslimiyetçi yaklaşımları güçlendirmek değil, -varsa bile- komploları boşa çıkarmak olmalıdır. Ve hiçbir zaman unutulmamalıdır ki; 'kafirlerin bir hesabı varsa, Allah'ın da bir hesabı vardır.'

 

Notlar:

1-            Doğaldır ki, komplocu bakış açısı yalnızca Türkiye'deki olaylarla sınırlı kalmıyor. Halen devam etmekte olan Körfez Krizi'ni açıklamada ortaya atılan kimi tezler de, komplocu yaklaşımın bu abartılı değerlendirmelerinin çok canlı örnekleri ile karşılaşabiliyoruz. Olayın ortaya çıkışını açıklarken; ABD'nin Orta Doğu'yu fiilen işgal etmeyi planlamış olmasından, rakipleri olan Japonya ve Almanya'nın ekonomilerini çökertmeyi planlamış olmasına kadar çeşitli -ve çoğunlukla da birbiriyle çelişen- komplolar sıralanırken, konunun birinci dereceden öznesi olan Irak'ın herhangi bir biçimde bağımsız davranmış olabileceğine ihtimal dahi verilmemesi, siyasal düzlem ile satranç tahtasının karıştırılması şeklindeki basitleştirmenin bir yansıması olsa gerek.

2-            Başörtüsü yasağı karşısında, Müslümanlar arasında görülen, komploculuk da dahil gayri İslami yaklaşımların tutarlı bir eleştirisi için bkz.: Ahmet özcan, 'Yeniden Başörtüsü Yasağı ve İslami Tavır', İmza Dergisi, Temmuz 1989.

Bu makale daha önce Dünya ve İslam dergisinde yayınlanmıştır

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim