1. YAZARLAR

  2. Necmettin Turinay

  3. Özür edebiyatı
Necmettin Turinay

Necmettin Turinay

Yazarın Tüm Yazıları >

Özür edebiyatı

A+A-

Magazinci Türk basını fal bakmaya yeniden başladı. İsrail Savunma Bakanı ne demiş, Eski İsrail Büyükelçisi Alon Liel ne buyurmuş? İşte bütün bunları Türk basınından takip edebilirsiniz.

Nitekim iki-üç gün önce de, İsrail Merkez Bankası Başkanı’nın açıklamaları yer alıyordu gazetelerde. Belki de bunların en anlamlısı, ABD eski Savunma Bakanı Robert Gates’in açıklamasıdır. Adam diyor ki, “İsrail ABD’nin başında aşırı bir yüke dönüştü. ABD’nin İsrail’e yönelik angajmanları, kendi ülkemizi dünyada yanlız bırakıyor.

Bırakıyor, fakat çare ne? Şimdilik çaresi yok bunun!.. Belki de çaresi dünyada, İsrail’den daha güçlü bir ülke haline gelmek!.. Şimdilik de bunun bir işaretini görmüyoruz. Hissediyoruz, arzu ediyoruz; fakat yeterince de sorumlu hareket etmiyoruz. Belki de işi ziyadesiyle hafife alıyoruz.

Çokları sanıyorlar ki ABD İsrail’den bıktı da, Ortadoğu’da yeni bir partnerle çalışmaya hazırlanıyor. ABD’de kuşkusuz hafiften bile olsa, böyle ayrışmalar yaşanıyor. Fakat o kadar güçsüz, o kadar mahçup bir alternatif ki, iki de bir boynunu uzatıyor ve geri çekiliyor. İşte bu mahçup ve zayıf alternatife Türkiye, son bir-iki senedir haddinden fazla bel bağladı. Bu kesimlerin geliştirdiği Ortadoğu stratejisine ortak oldu. Arap devrimi veya Baharı dediğimiz sürecin mahiyeti hâlâ anlaşılmadı mı acaba?

Kuşkusuz Arap-İslâm ülkelerinin demokrasi ihtiyacı ortadadır. Fakat yabancı askeri müdahalelerle rejim değişikliğine gitmek, ne zamandan beri demokratik yöntemlerin arasına dahil edildi, onu da bilmiyoruz. Kuşkusuz bu tür işlerin bir zarureti de oluyor bazan. Ancak Türkiye-İsrail krizi ortada iken, bunun nasıl sonuçlanacağı da az-çok belli iken!.. Nitekim işte, Suriye’ye en çok ihtiyaç duyulduğu bir anda kriz patlamadı mı?

Öyleyse başkalarının takvimine eklemlenerek değil, kendi takvimimizi ihdas ve icbar ederek büyük projelere yol vermek gerekir. Yani demek istiyoruz ki Arap devrimleri başarılı olunca, İsrail Gazze veya Filistin sorunu daha kolay hallolur ümidi tam bir yanılsamadır. İşte ortaya çıkan budur. Dolayısıyla tam tersine, Gazze veya Filistin sorunu hal yoluna girmeden, Arap devrimlerinin ateşini yakmak, ya da olmuyorsa Saddam müdahalesini hatırlatır şekilde dış müdahalelere başvurmak, ne derecede gerçekçidir? İşte sonucu görüyoruz. Onun için, hiç olmazsa şimdilik, Suriye’ye yönelik tehditkâr dillerin askıya alınmasında fayda yok değildir.

Bir başka husus da, daha bir gerçekçi olalım lütfen!.. Şimdi şimdi öğreniyoruz ki, BM raporu korsan şekilde sızdırılmış falan değil. Rapor doğrudan doğruya, açıktan açığa BM Genel Sekreteri’nin sitesinden yayınlanmış. Yani biz kabul etmesek bile, onlar resmileştirmiş raporu!.. Hal böyle olduğu halde de kendini bilmez birileri, hâlâ daha İsrail’le Türkiye arasında, arabuluculuk goygoyculuğuna soyunuyorlar. Güya İsrail’in özür dilemesini sağlamakmış bütün muratları!..

İşte bu sınıflara dense dense, diplomasinin beşinci kolları denilebilir. Onların muradı İsrail’in özür dilemesi değil, tam tersine, İsrail’le Türkiye’yi yeni baştan sarmaş dolaş hale getirmektir. Yani yeni bir İsrail-Türkiye barışı!.. Bu yoldan da biraz aksayacağa benzeyen Ortadoğu ABD stratejisinin, yeni baştan işlerlik kazanması.

Şunu da açıkça ifade edelim: Sonu gelmez özür edebiyatından veya ısrarından artık gına gelmiş olmalıdır. Sanki İsrail özür dileyiverse, mesele kalmayacakmış gibi bir hava veriyor ki bazıları sormayın!.. Yani özürü konuşuyorlar, Gazze ambargosundan hiç mi, hiç söz etmiyorlar. Nitekim bundan böyle İsrail’in özürü fayda sağlamaz artık. Tam tersine, İslâm-Arap dünyasında, Türkiye’nin izahında zorlanacağı tavizleri hatıra getirir. Onun için bu özür edebiyatına bir son vermek uç şartların en önemlisi olan Gazze ambargosunun kaldırılması prensibine yığınak yapmak gerekir. Dolayısıyla özür kelimesini ağzına alan her yabancıyı habere dönüştürmek kompleksinden de vazgeçilmelidir.

Bir başka nokta da dış politikanın, aşırı bir ağız dalaşı seviyesine indirgenmemesi hususudur. Dış politikanın asıl dili şifahi tarafında değil, bilâkis uygulamada ve icraattadır. Ağır olmak, ağır davranmak; fakat muhatapları ikna yolunda da aşırı bir gayretkeşliğe kendini kaptırmamaktır. Hele hele isyanlara ve tehditlere oynamak büsbütün gereksizdir. Bunun yerine argüman geliştirmek, düşünerek oynamak ve icra etmek daha müessir bir yoldur. Nitekim geçen gün sayın Davutoğlu, İsrail’in bu tutumu dolayısıyla, demokrasi arayışındaki Arap kamuoylarında İsrail aleytarlığının tavan yapabileceğini söylemiş!.. Yani gene şifahi bir caydırıcılık üretme denemesi, gene bir nevi ikna yöntemi!..

Dolayısıyla aradan fazla bir zaman geçmez, doğrudan doğruya sırıtkan Clinton’dan bilmem kime kadar, ağır-olgun abi veya abla rolleriyle meydana çıkmaya başlarlar. Asıl tavır; o buluşmalar daha gerçekleşmeden, Türkiye’nin bazı şeyler yapmasında toplanıyor. Artık şunu unutmayalım: ABD Türkiye’yi, Ermenistan’la barışa icbar etti. Taahhütlerde bulundu. Ne oldu sonu? Arkası geldi mi? Kaldı ki bu yolda neredeyse Azerbaycan’ı bile kaybetmeye ramak kalmıştı.

İşte böyle bir oyuna tekrar düşmememiz gerekiyor. Hani Başbakan’ın bir dış politika düsturu var ya!.. Kazan, Kazan!.. Kazancımızı kesinleştirelim ve kendimizi de boşluğa düşürmeyelim!.. Son üç-beş aylık kapalı müzakereler, bize işte bu düsturu yeni baştan hatırlatıyor.

YENİ AKİT

YAZIYA YORUM KAT