Özgürlük ve Ufukta Görülen Kemalist-Liberal İttifak

25.03.2011 00:01

Murat Aydoğdu

Doğa gerçekte anne gibi insana tam bir güvence sunar. Doğumla başlayan farklılaşma, bireyselleşme bir çeşit özgürlük arayışı, bir çeşit cennetten kovuluş gibidir. Beşerlikten çıkan insanda toplumsal süreçte bunu yaşar. Doğa ile bütünleşmiş beşer, İnsan olunca ona hükmeder, hükmetmek özgür iradi bir kavram. Aşırı bireyselleşme, bunun sonucu yabancılaşma ve toplumsallıkla bireyselliğin çatışması birbirine düşmanlığı da doğurur. Düşmanlığı aşmak ve özgürlüğü bundan ayırmak ahlakidir. Dayanışma ve islah ile halife olmanın ya da birbirine düşman olarak tarihi tüketmenin ahlakiliği.

İnsan, beşer yönü ile kalıplar dâhilinde düşünür ve onlara uygun hareket eder. Kalıplar zamanla oluşmuş bilgi birikimleridir. Bu bilgi birikimleri doğru, yanlış, sürekliliğini koruyan ve bağlantıları kopmuş/geçerliliği kalmamış bilgilerdir. Hiçbir kural bulunduğu toplum ve tarih diliminden bağımsız değildir. Her şeyin değişmesi ile kalıplarda değişecektir. Özgür düşüncenin önündeki en büyük engel de bu kalıplara bağlı itirazlardır. İnsan tabiatı itibari ile özgürdür. Ancak kalıpların dışına çıkan kişi özgürleşir ve insanlaşır. İnsanlık tarihi de, yeniden değerlendirme ve yeniden keşfetme ile kalıpların doğruluğunun test edilmesi, ayıklanması ile özgürleşen dönemler yaşar.

GÜÇ TUTKUSU İLE KARIŞTIRILAN ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI

Özgürlük arayışı ile güç tutkusu bazen çatışır, bazen de karıştırılır.

İnsan özgürlüğünü ancak yeterli güç edinerek sağlar. Burada sadece şiddet çağrıştıran mekanik bir güç değil, aynı zamanda zihin ve yetenekle de ortaya çıkabilen bir araç söz konusudur. Zamanla gücü elde etme ve bununla üstünlük sağlama, toplumsal yapı içerisinde bazı kişilerin diğerleri üzerinde temsil yetkisini oluşturur. Değer’in şekillendirdiği bir sorumluluk duygusu buna ahlaki meşruiyet sağlar. Hiyerarşik yapılanmayı doğuran güç elde etme zamanla kibir ve azgınlığa dönüştüğünde gücün amaçlaşması ve tutkuya dönüşmesi başlar. Artık güç tutkusu özgürlük tutkusunun yerini almıştır. Başından beri bu nüveyi taşıyan kişilerde özgürlük arayışı gerçekte güç tutkusudur. Burada özgürlük ile güç tutkusu arasındaki farkı belirleyen ahlak’tır.

Kalıpları aştığını zanneden birçok kimse beklentisini karşılayamamanın arayışındadır. Beklentilerin ne olduğu yine ahlaki bir konudur. Toplumsal yaşam içinde insan kendini önemser, önemsizliğe itilince bunu kabul edemez, önce ezilir sonra saldırganlaşır. Güce sahip olamamanın ezikliği ile karşı çıkış, kalıplara isyan modern devrimciliğin de sapkın bir sonucudur. Bu bir kalıptan başka kalıba kaçmak, özgürlük zannedilen güç arayışından başka bir şey de değildir.

Beklentiler hangi değer ve onun ürünü hangi kültür ile oluşuyor?

Değer uğruna sahip olduğundan vazgeçen kişi için ne diyeceğiz?

Özgürlük anlayışımızın en temelinde kendi tutkularımıza karşı özgürleşmekten başladığını bilmemiz gerek.

“Demokrasimize yönelik ciddi bir tehdit, yabancı totaliter devletlerin varlığı değildir. Bu tehdit, yabancı ülkelerde dışsal yetkeye, disipline, tek biçimliliğe ve öndere bağımlılığa zafer kazandıran kendi kişisel tutumlarımızda ve kurumlarımızda yatmaktadır. Buna bağlı olarak savaş alanı da buradadır. Kendi içimizde ve kendi kurumlarımızdadır.”1 John Dewey 1939

İnsanın yapısındaki güvenlik arayışı, diğer insanlarla ilişkisini ve bir toplumsal guruba aidiyetini oluşturur. Bu tabi olma duygusu, genellikle özgürlüğün sınırlandırılması olarak anlaşılır. Kısmen doğru, kısmen de gerekli bir tanımlama. Yani mutlak özgürlük mümkün değil, zira insan toplumsal bir varlık.

“İnsan yalnızlıkla her şeye sahip olmayı seçmez. Zira insan toplumsal ve siyasal bir varlıktır”2 Aristo.

Tabi olma bir çeşit kaçış ve tembellik olmanın ötesinde, bu kendini güvenceye alma eğiliminden beslenir. Boyun eğmenin altında zayıflık ve çaresizlik yatar, bunların aşılması düşmanlığa dönüşebilir. Burada ancak mutlak güce olan bağlılık insanı özgür kılar. Özgürlüğün düşmanlığa dönüşmemesinin anahtarı da budur. Güvenin yıkılması ve yeni güven duyguları oluşumu toplumsal değişime neden olur. Bunu yönlendirecek olanlar özgürleşmiş öncülerdir. Artık tek ve gerçek bağlılık vardır, tüm toplumsal yapının meşruiyet kaynağı da bu.

“Allah insanı özgür bir varlık olarak yarattı. Ancak bu özgürlük Adem’in hırsı ve kibiri sonucu günaha yol açtı, böylece düşüş başladı”3 St. Augustinus

LİBERAL ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI

Batı düşüncesi; sınırsız tüketim duygusu, doğa’nın insana yetmeyeceği ve bu yetersizlikten dolayı insanlar arasındaki çatışmanın gelişmeyi tetiklemesi üzerine kuruludur. Batı Kapitalist zihniyet bunun üzerine ilerleme tezi sunarken, muhalif düşünce (özellikle sosyalist tezlerde) kitlelerin buna tepkisi ile toplumsal değişim tezleri öngörürler. Gerçekte bunların tümü de aynı seküler, gelişmeci ve çatışmacı düşüncedir. Günümüzde Kapitalist ve Liberal yaşam tarzına tepki duyan birçok muhalif hareketin seküler dille oluşturduğu eleştiriler kendilerinden değil, sistemin iç çelişkileri ile zayıflamasıyla başarı şansı yakalar. Sağlıklı olmayan, üretken bir özgür düşünceye değil tepkisel kalıplara dayalı muhalefet toplumsal dönüşüm de sağlayamaz. Kapitalist olamamış ya da müstekbir sistemin içerisinde yer alamamış ve bu nedenle muhalifleşmiş bir zihniyette güç tutkusu aşılamamıştır. Bu güç tutkusu toplumu ehlileştirilmesi gereken sürü gibi görür ve bu gerçekte Jakobenizm’in özüdür.

Liberal özgürlük anlayışı, Batıda oluşan ekonomik ve toplumsal şartların ortaya çıkardığı bireysellik etrafında şekillenir. Tutkular ve onlara ulaşamamanın sonucu boyun eğme, tahammül sınırı aşıldığında muhalefet ve nefret. İşte burada irade insanı sosyal hayvan’dan ayıran yeti olarak devreye girer. Seküler tezler iradeyi hakkıyla açıklayamaz ve bunun yerine çıkarı koyarlar. Toplumsal tarihi ekmek/mülk kavgası gören zihniyet bundan öte gidemez. Oysa mülk kavgası sebep değil, süreci ve sonucu belirleyen bir göstergeden başka bir şey değil.

Liberalizmin sosyo-ekonomik boyutu Kapitalizm olduğu kadar, psiko-sosyolojik boyutu da Freudizm’dir. Freud’a4 göre insanlar doyurulması gereken biyolojik ihtiyaçlara sahiptir.  Bireyin toplumsallaşması ve ilişkileri, tamamı ile ihtiyaçların oluşturduğu güdülere göre şekillenir. Tıpkı Pazar ekonomisi gibi, doyurulmayan ihtiyaçlar hoşnutsuzluğu oluşturur.

Ulaştığımız ya da ulaşamadığımız için mi kimlik ediniyoruz?

Kimlik; güç tutkusu ile mi, sorumluluk duygusu ile mi ediniliyor?

Güvenlik duygusu ve bunu gerektiren ihtiyaçlar nelerdir?

Aristo “İnsan’ın kendisi için istediği ve peşinden gittiği amaç ihtiyaçlarıdır”5 der.  Ve toplumsal sistemin bu koşulları nasıl sağladığı politik bir seçenektir.

İnsan ihtiyaçlarında sınır yoktur ve sürekli gelişirler. Zorunlu ihtiyaç maddeleri, hayatı kolaylaştıranlar, konfor, biriktirme ve övünme ve en nihayetinde bunun güç olarak kullanımı.

Gelenek yüzyıllardır toplumsal dayanışma ve kapalı yapısı ile insanlara güvenlik sağladı. Bunu yaparken özgürlük sınırlıydı. Kralların sosyal yapıdaki hakimiyetleri doğal karşılanıyordu. Doğu düşünüş tarzı hala bu yöndedir.

Modern Batı siyasetinde ise seküler devlet gelenek ile çatıştı ve onu yendi. Göreceli olarak birey özgürlüğü gelişti ya da geliştiği sanıldı. Gelenekle beraber zayıflayan toplumsal dayanışmanın yerini ekonomik güç ve buna sahip olanlar aldı. Muhalif sosyalist hareketler aynı sekülerlikle sınıf savaşımı üzerine şekillendiler ve yeni sınıflar oluştu. Özgürlük genişlemek yerine Sovyet modelleri ile daha da katılaştı. Sovyet modellerinin çöküşü ile toplumsal dayanışmada etnik, dini ve cemaat yapıları daha önem kazandı. Ama daha etkin ve trajik olarak sekülerleşen toplumda çete ve mafyalar daha etkin hale geldi. Bunu karşısında gönüllülük ilişkisi ile şekillenen Sivil Toplum Kuruluşları kapsam ve organik ilişkileri zayıf kaldı, daha önemlisi sekülerlik onları da etkiledi. Bir kralın yerine binlercesi türedi. Özgürlük arayışı Batı paradigması ile hala güç tutkusu ile karıştırılıyor ve seküler bataklıkta çırpınıp duruyor.

“Fayda; satın alınıp kullanılabiliyorsa zararlı bir şey bile olabilir. Zarar ahlak ile ilgilidir ve yakın etki değildir, iktisat yakın etkileri ele alır”6 Jevons

Toplumsal çatışmayı merkeze alan Batı özgürlük anlayışı Liberalizm üzerinden şekillenmiştir. “Fayda mallara duyulan arzulardır. Arzuların nasıl ortaya çıktığı Kapitalizmi ilgilendirmez. Daha kaliteli mallar edinme arzusu kendine özgü yaşam biçimi oluşturur. Bu daha fazla harcama isteği ve ihtiyaçlardan daha etkilidir. Toplumsal saygınlık ihtiyaç harici mal edinme ile oluşur”7 Duesenbery

“İnsan son incik boncuk için sefalete ve sıkıntıya katlanır. Boş zaman ve gösterişli tüketim, kişinin mevki ve statüsünü koruma yoludur. Geleneksel tüketim biçimi ekonomik başarı olmadığı durumda israf olarak adlandırılır”8 Veblen.

Ekonomik özgürlük üzerinden oluşmuş bir liberalizm’de sahip olduğun oranda özgürsündür. Özgürlüğün satın alma gücün kadardır. Ve aynı seküler mantığa sahip, ekonomik gücü olmayanların dilindeki özgürlük bir sakız ve ajitasyondan başka bir şey değil. Her şey arz-talep üzerine şekillenir ve ahlakın hiçbir önemi yoktur. Öyle ki eğitim özgürlüğü bile bu amaca matuf tutulur.

“Tüketicini eğitim seviyesi arttıkça lüks tüketim mallarına talepte artmaktadır”9 Galbraith

“Tüketim faaliyetleri yeniden yaratılan ‘Hiyerarşi ve Ayrımcılık’ dır”10 Baudrillard

Tüketim ilişkilerinin insanlar arası iletişimi daha da engellediği, özgürlükleri sınırladığı, hatta özgürlük arayışlarının bile tüketim ilişkileri üzerinden şekillendiği sekülerizm; sınıf, etnik ve dinsel cemaat halindeki toplulukları bile tüketim ilişkisine göre biçimlendirmektedir.

“Yarar mı, manevi buyruk mu? Biyoloji insana ilerleme için araçlar veriyor, ama karşılığında haysiyetini ve ruhunu satmasını istiyor.” Aliya İzzetbegoviç

KEMALİST-LİBERALİZM

Neo-liberalizm, çözülen dayanışma duygularının zorlaması ile uyum ve dönüşüm sürecine girdi. Artık ilk Kapitalist tezlerdeki homojenliğe de ihtiyaç kalmadı. Ulus modeller yerine çok kültürlülük, ama ehlileştirilmiş, liberal kalıplara uydurulmuş çok kültürlülük oluşturulmaya çalışılıyor.

Global düzeyde totaliter devletlere fiili müdahale ile şekillenen, Türkiye gibi çözülmüş ülkelerde ise nefse hitap eden ‘Liberal Model’ ile karşı karşıyayız.

“Tanrı’nın var olmadığı ve insanlığın ölmekte olduğu dünyada her şeye müsaade var”11 Camus

Resmi ideolojik siyasetin pratiği olarak Kemalizm; “Milli Mücadele”de “Jakoben”, İzmir İktisat Kongresi’nde “Liberal”, 1929 krizi ertesinde “Devletçi”, 1960’ta “Darbeci”, 1971’de “Cuntacı”, ve 1980’de (24 Ocak’cı) “Neo-Liberaldir”. Kemalizm bu süreçte  “Küresel Liberalizme” de uyum sağlayacağı muhakkak.

Türkiye’nin konjonktüründe süngüsüz bir kısım liberalizm, muhafazakârlarla geçici ittifak halinde görünüyor. Ama “Liberalizm” üç beş yazar ve düşünürden öte, ekonomik olarak sermaye çevrelerinin malıdır. Bu sermaye çevreleri tarihsel olarak Kemalist ideoloji tarafından oluşturulmuştur ve onunla organik bağları vardır. Yeşil sermaye olarak lanse edilen ekonomik güç, bunların yanda devede kulaktır. Tüsiad’ın sermaye hacmi, Müsiad’ın 50 katıdır. Bu üç beş liberal aydının ittifakı ve buzdağının altındaki sessiz (iktidara temkinli ve icbari rıza gösteren) ana liberal gövde, muhafazakârları liberalleştirdiği müddetçe bu durumuna devam eder. Burada liberalleşmenin yıkıcı/çözücü etkisi 50’lerdeki sağcılaşma/muhafazakârlaşma kadar tehlikelidir. Muhafazakâr çevrede birikmiş teknik gücünün tükenmesi (liberalleştikçe daha da tükenecek) beklenmektedir. İdealizmin tükenmesi ile birlikte bazı cemaat faaliyetlerinin dinamikleri de iktidar desteği kesildiğinde tükenir. Global ölçekte de, uluslar arası teknik birkaç önlemle bitirilecek elit ilişkilerden ibaret güç, gerçek güç değildir.  

Öğretisini gökten indiği sanılan kitaplardan almadığını söyleyen zihniyetle, İlahı para olanın anlaşması genetik olarak daha mümkündür. Zira dünya ölçeğinde militer müdahale imkânına sahip Liberalizm işine gelen yerlerde despotik yönetimlerle işbirliği yapıyor. Liberalizmin toplumu değiştirecek jakoben süngüsü Kemalizm olarak yedektedir. Gerçekte Kemalizm Müslümanlar için hala birinci ve ciddi fiili tehdittir.

“Kemalist ideolojini homojen bir toplum yaratma anlayışı gerek iki dünya savaşı arası dönemde, gerek Soğuk Savaş zamanında dünya konjonktürü açısından bir sıkıntı ile karşılaşmadı. Ancak Soğuk Savaş’ın geride kalmasıyla birlikte, ülkedeki siyasi rejimin çağdaş bir kimlik kazanabilmesi için AB’ye tam üyeliğin gerektirdiği reformlar zorunlu hale geldi. Bu çerçevede liberal hakların ve grup haklarının tanınması ve atanmışların vesayetinin ortadan kalkması gerekiyordu.”12 Yunus Sözen

“Kılıçdaroğlu’nun tarihi vizyonu Mustafa Kemal’in partisini Türkiye’de tekrar iktidara getirebilecek kadar önemli bir yenilik olabilir. Bu süreçte, CHP’nin odaklanması gereken Yeni Kemalizm, geleneksel Kemalizm’in Türkiye’nin Batılılaşma sürecine olan bağlılığını sahiplenmeli ve bu yolda Avrupa Birliği üyeliğini ve bu üyeliğin olmazsa olmazı olan liberal değerlerin korunmasını birinci siyasi önceliği yapmalıdır. 20. yüzyılın başlarında, Mustafa Kemal, Türkiye’nin Batılılaşmasını ve Avrupalılaşmasını istedi; bu hâlâ Kemalizm’in temel amacıdı”13 Soner Çağatay

Yeni Kemalist vizyon oluşturulup zemin hazırlanırken, liberalizm ile kavganın, ona direnemeyen muhafazakarları ıslah etmek yerine onlarla kavga olmadığını anlamak için yarın geç olacak. Zira baskın ve etnik ulusçuluklarda birinci tehdit ilan ettiği muhafazakârlığa karşı kutsal ittifakta hazırdır. 60’lı yılların Komünizmle Mücadele Dernekleri ve halen süren ülke bütünlüğü gibi hedef saptırmaların bir başka cinsi “Kemalizm tükendi, Liberaller ve onlarla ittifak yapan Muhafazakârlar, İslam’ın önündeki birinci tehdittir” söylemidir. Yenilenmiş bir Neo-liberalizm, yine yenilenmiş bir Kemalizm ile oluşturacağı sürece hazırlanıyor.

“Modern dünyada, ortak bir şeyler bulma çabası, sermayenin ufalayıcı gücüne karşı direniş eyleminden başka bir şey değildir”14 Lustiger Taler.

Özgürlük anlayışının bir uyanış ve üretken düşüncesine sahip olmayan, seküler ve geleneksel mücadele tarzları direnişten öteye gidemez.

 

Dipnotlar

1- John Dewey, Aletçilik akımı kurucusu. Filozof (1859-1952)

2- Aristoteles, Politika

3, St. Augustinus, Hristiyan düşünür (354-430)

4- Sigmund Freud, Psikanalist (1856-1939)

5- Aristoteles, Nikomakhos’a etik

6- William Stanley Jeons, Ekonomist (1835-1882)

7- James Duesenbary, Ekonomist (1918-2009)

8- Thorstein Veblen, Sosyo-ekonomist (1857-1929)

9- John Keneth Galbraith, Keynesçi ekonomist (1908-2006)

10- Jean Baudrillard, Postmodernis filozof (1929-2007)

11- Albert Camus, Filozof (1913-1960)

12- Yunus Sözen, Politicmaster, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi

13- Soner Çağatay, Stratejist, Washington Yakın Doğu Enstitüsü

14- Henry Lustiger Thaler, Sosyolog Montreal Üniversitesi öğretim üyesi

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim