1. YAZARLAR

  2. MUSTAFA BULUR

  3. “Özgürlüğün” Esareti
MUSTAFA BULUR

MUSTAFA BULUR

Yazarın Tüm Yazıları >

“Özgürlüğün” Esareti

A+A-

- Sürekli ideolojik düşünmek seni yormuyor mu? diye bir soru sorsam eminim ki bu seni kızdırır, dedikten sonra masanın üzerinde duran kitabı açtı ve okumaya başladı:

“Unutmamak gerekir ki hayat kendisini insanlara tek bir veçheden göstermez. Hayat farklılıkları bünyesinde barındırır. Ve insanlar içinde bulundukları bu farklılıkları başkalarına dayatma düşüncesinden uzaklaştıkça gerçek özgürlüğe kavuşmak mümkün olabilir.”

Ne dersin, sence de öyle değil mi gibisinden kaşlarını yukarı kaldırdı. Alacağı her türlü cevap, karşısındakini biraz daha köşeye sıkıştırmasına yarayacak birer koz mesabesindeydi. Her cevabın radikal, marjinal, dar bir çerçevenin ürünü olduğuna inanmak ve başkalarını buna inandırmaya çalışırken, mantığının ve zekasının inceliklerini karşı tarafa ispat etmek ona büyük bir haz veriyordu. Hele hele, kendisinin daha önce defalarca kullandığı bakış açılarıyla üzerine gelenleri alt etmek kadar keyif verici başka bir şey olamazdı. Tartıştığı konularda karşısındakinin açıklarını yakalayıp ona kendi içindeki çelişkileri göstermek konusunda pek mahir olduğunu düşünüyordu.

Yavaşça masadan doğruldu.

- Tanıştığıma memnun oldum. Ancak suskunluğun bana seninle tartışmanın mümkün olmadığı izlenimini verdi.

Masanın diğer ucunda oturan genç ucuz ukalalıklara karşı bir sabır taşı gibi davranma hususunda fazlaca tecrübe sahibiydi.

- Çay demlendi içelim öyle gidersin, diyerek tartışmaya gizli bir davetiye çıkardı:

“Anladığım kadarıyla belli bir çerçevenin dar kalıpları içerisinde düşünmek ve yaşamak seni oldukça sıkmış.”

- Bunu da nereden çıkardın?

- Baksana ideolojik düşünmenin insanları sıkabileceği hususunda sorduğun bu soru deneyim sahibi olmayan bir insanın aklına gelebilecek bir soru değil.

Masanın üzerinde açık duran kitabın sayfalarını çevirerek konuşmasına devam etti:

- Kitaptan okuduğun bölüm bana şunları hatırlattı. Hayata belli bir idealin penceresinden bakmayan bir insanın peygamberin baş ağrısı çektiği anlarda bir bez parçasıyla başını sıktırmak istemesinin nedenini ya da sırtının çatırdamasının anlamını kavraması çok güç bir iştir. Hatta imkansızdır. Çoğunlukların, kendi dışlarında oluşturulan norm ve değerlere kolayca sahip çıkmaları ve bunları asgari müşterekler haline getirerek hayatın değişmez unsurları olarak kabul etmeleri ise oldukça kolaydır. Stres yaratmayan, aklı zorlamayan, basit, ahlaki ve ilkesel çerçevesi hazır, dışlanmayı, soyutlanmayı içermeyen, genelin onayını alan inanç ve yaşam değerleri, ölümün yaratacağı endişe ve ürküntü hali hariç, insanlar için vazgeçilmez unsurlardır. Bunlar yaşanılan hayatın sınırlarını belirleyen ve insanı gereksiz, kalabalıklarca pek onay görmeyen fedakarlıklara girişmekten alıkor. Hayatı riske edici tabuları içermeyen bu telakkilere sahip olanlar, bazen kendi tabularını koruma adına aynı kalabalıklardan fedakarlıklar bekleyebilirler. Ama idealist olmanın anlamsızlığı hakkındaki düşüncelerini, hayattan kopuk olduğunu iddia ettikleri fikirlerin yenilgisine bağlayarak doğrularlar. Böylelikle kendilerini aldatmak, sömürmek, tüketmek üzere kurulmuş bir dünyanın bilincinde olsa da fazla acı ve endişe çekmeden nefes alıp vermeyi, karnını doyurup asgari ihtiyaçlarını gidermeyi düşünerek yaşamayı tercih ederler. Biraz daha zeki ve şanslı olanlar, bu düşüncelere sahip olanların omuzlarında daha rahat ve haz verici dogmaların en doruk noktasına çıkma hayali peşinde ömürlerini tüketirler. Bazen bunun için kendilerininkiyle birlikte birçoklarınınkini de helak ederler. Dogmalarını eleştirenleri ise hayalcilik, ütopistlik, marjinallikle suçlayıp, kendilerinin hiçbir zaman yaşamlaştırmaya inanmadıkları ilkeleri sinsice ön plana çıkartarak susturmayı misyon bilirler. Hatta kendilerini aldatan ve sömürenleri omuzlamayı ödev telakki edenler bu işi omuzlananlardan çok daha büyük bir şevkle yaparlar. Böyle davranırlar çünkü az da olsa kendilerine sunulmuş olan sınırlı özgürlük ve imkanları kaybetmekten korkarlar.

Belli ki bu tartışma diğerlerine benzemeyecekti. Ama içinde bulunduğu konumu meşrulaştırma çabasından da vazgeçmemeliydi.

“İki süslü lafa kanmamalıyım” diye düşündü.

Zekasını ve nefsini kendisine sunulan hedeflerin eğriliği ve yaşanmazlığı hususunda kullanmalıydı. Bugüne dek okuduklarını ve düşündüklerini böyle bir tanışma zemininde kullanamayacaksa ne zaman kullanacaktı? En basit savunma mekanizması ‘hayatın gerçekleri’ düsturu idi. Bir an önce bunu öne sürmeliydi:

- Af edersin ama öyle bir tablo çizdin ki ideolojik düşünüşün tüm veçhelerini içeriyor. Acaba bu kitleler doğruyu ve eğriyi ayırmada hayat tecrübelerinden kaynaklanan sebeplerden dolayı senden daha sağlıklı ve itidalli düşünemezler mi? Sen çizdiğin bu tablonun doğruluğuna kendini öylesine inandırmışsın ki, sanırım insanların içinde zorunlu olarak bulundukları konumlar, ailelerine ve çevrelerine karşı taşıdıkları sorumluluklar, bunları yerine getirmedeki zorluklar senin şablonunda kendine yer bulamaz.

- Aksine senin söylediklerin birer vakıa. Ama benim vurguladığım gerçekleri yanlışlamıyor. Mesela hayat tecrübeleri benden daha fazla olan insanlar benim ortaya koyduğum gerçekleri iliklerine kadar hissederek yaşıyorlar. Ama ilkesel düzeyde inanmadıkları değerlerin müdavimi oluyorlar.

- Fakat sen de tersini yapıyorsun. İlkesel düzeyde savunduğun şeyleri hayatın içine tam anlamıyla sokabiliyor musun?

Böyle bir savunma mekanizmasıyla birçok defa karşılaşmıştı. Bir zamanlar tek başına kalsa dahi ailenin, toplumun ve devletin dinine karşı tavizsiz mücadeleler veren insanların, şimdi bu kurumların tecrübelerinden bahsetmeleri yüreğini derinden yaralıyordu. Acaba bu insanlar, söylediklerine kendilerini inandırmak için nelerini feda ediyorlar; doğruluğun, dürüstlüğün ve ahlakiliğin bu yeni kıstaslarını nerelerden kotarıyorladı? Yenik düşmüş bir bilinçten sudur eden bu zavallı soru herhalde şu cevabı hak ediyordu:

- Evet ama insanlara savunduğum doğrulan kabul ettirememek, bunları senin ya da tecrübelerinden bahsettiğin insanların yaptığı gibi terk etmem anlamına da gelmiyor. Lut, Nuh, İbrahim, Şuayb, Salih ve çoğunluklarca ölüme de mahkum edilmiş niceleri, ilkelerini insanlara kabul ettiremediler. Ama bu ne ilkelerin yanlışlığını ortaya koydu, ne de bu insanların savundukları doğruları terk etmelerine sebebiyet verdi. Her halde 20-30 yıllık tecrübelerle Nuh’un 950 yıl boyunca edindiği tecrübelerin karşılaştırılması imkanı yoktur.

- Sloganikliği iyi beceriyorsun. Ama bu gerçekleri değiştirmiyor. Bu mantık insanları belli kalıplara sokuyor. Ve hayatı yaşanmaz hale getiriyor.

Öyle bir halet-i ruhiye ile karşı karşıya idi ki tartışmayı kesip kesmeme arasında bocalıyordu. Lakin söyleyecek çok sözü vardı. Karşısındaki iflah olmaz mantığa biraz vicdan muhasebesi yaptırabilmek umuduyla:

- Mesele sadece tecrübeler değil. Hakikati idrak, hidayette ısrar, onur ve ahlak yüklü bir hayatı yaşamada gösterilen dirençtir.

İflah olacak gibi değildi. O, ilkelerde ısrardan bahsettikçe diğeri inatçılıkta direnmeyi tercih ediyordu. Bu defa tecrübelerin yerini ‘bilgi’ almıştı. Her defasında geri adım atıyor ama bunu hissettirmemek için yeni bahaneler üretiyordu:

- Bilgi çağında yaşıyoruz. Ama bilgiyi biriktirmek, derinleştirmek, yeni bir medeniyetin temellerini atmada kullanmak yerine ideolojik sloganların ardında kendimize yapay bir hayat kuruyoruz.

Vicdana dayanmayan kör mantık akli imanın düsturları karşısında gevezeliğin zirvesine çıkıyordu. Ama ona okuduklarının ve yaşadıklarının zihninde yarattığı kirliliği birileri göstermek zorundaydı:

- Haklısın ama sadece bu çağda değil, insanlık, tarih boyunca bilgi çağlarını yaşadı. Mesela hayatla ilgili en kesin bilgi ‘ölüm’dür. Ama hiç kimse bu bilgiyi hayatla ilgili telakkiler yönünde kullanma eğilimine girmez. Halbuki hayatı her yönden kuşatan bir bilgidir bu. Ama senin bilgi çağı dediğin bu çağda herkes bu kesin bilgiden kaçar ve kendisiyle birlikte yok olacak olan hayali ‘bilgi’lerin peşinden koşar.

Köşeye iyice sıkışmıştı. Anlamamış gibi yaparak:

- Benim kastettiğim bu değildi! dedi.

Bu cevabı önceden kestirmişti:

- Biliyorum ama senin kastettiklerin bilgi değildir. Mesele de bu. İnsanlar en kesin bir şekilde bildiklerinden kaçarken bilginin yüceliğinden bahsetmek, sömürü, adaletsizlik ve hayasızlığın hüküm sürdüğü bir düzende anlamsız tartışmalar yaparak abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir. Egemenlerin kitlelere kanıksattırmak istedikleri değerlerin doğru olup olmadığı sorunu ortadayken bilginin peşinde koşmanın yüceliğini savunmayı nasıl olup da kendine yakıştırabiliyorsun?

Hiç aklından çıkarmadığı ve insanlar için hayatı aydınlatan bir ışık olarak gördüğü ayeti bu defa da büyük bir şevkle yineledi:

Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin yeryüzünde bozgunculuk yapanları bundan menetmeleri gerekmez miydi? Ama onlar arasından kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı...”

- İşte akıllı ve özgür olmak budur. Bunun dışındaki telakkiler esaretten başka bir şey değildir. Bunu sen de çok iyi biliyorsun çünkü her nefis ne yapıp ettiğini bilir bir takım özürler ortaya atsa da...

Laf anlayacak cinsten değildi. Anlaşılan tartışmanın başında savunduğu özgür düşüncenin, kendi hayatına müdahale ettirmeme, nasihat almama, hayatın gerçek bilgisinden korkup onu yaşamaktan çekinme ve başkalarını da ondan kaçma rahatlığı içerisinde görme olduğunu kabullenmesi için daha çok zaman geçmesi gerekiyordu. Belki de vapuru çoktan kaçırmıştı.

Elinde tuttuğu çay bardağını bir kez daha soğuttuğunu fark ettiğinde arkadaşı evi çoktan terk etmişti.

Aklına bir çırpıda okuyup bitirdiği  “Entelektüel” kitabının yazarı Edward Said’in Filistinli çocuklarla birlikte taş attığı fotoğraf geldi. Ve bir dostunun ölümünün ardından onun için sarfettiği şu sözler:

“Hiç zalime taş attınız mı? Bırakınız taşı, bunca zulmün irtikap edildiğini görüp dururken hiç caddelere inip haykıranlarla birlikte haykırdığınız oldu mu? İnsanlar ölürken siz hastalandınız mı? Hapishane duvarı, mahkeme kapısı bilir misiniz? Ayıp olur değil mi dostum; ilim adamının vakarına yakışmaz böyle hafif işler; alim dediğin ağır oturmalı, batman götürmeli, değil mi?!”

YAZIYA YORUM KAT

4 Yorum