1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Özgür-Der Antalya’da “Tunus’da Devrim Süreci” Konuşuldu
Özgür-Der Antalya’da “Tunus’da Devrim Süreci” Konuşuldu

Özgür-Der Antalya’da “Tunus’da Devrim Süreci” Konuşuldu

Özgür-Der Antalya Temsilciliği haftalık olarak düzenlediği Çarşamba seminerlerinde bu hafta “Tunus’da Devrim Süreci” konusu Gültekin Sincar tarafından sunuldu.

A+A-

Seminerin sunumuna bir dua ile başlayan Sincar, sırasıyla;  Tunus tarihi, Burgiba ve Bin Ali dönemi politikaları, Tunus’da devrimi doğuran sebepler, kurucu meclis çalışmaları, 23 Ekim 2011 seçimleri ve Nahda’nın zaferi, Siyasi cinayetler, teknokratlar hükümetinin kurulması, Tunus Anayasasının kabulü, 26 Ekim 2014 seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile yaşanan siyasal gelişmeler değerlendirildi.

Sincar’ın Sunumundan notlar:

Milattan önce 2. yüzyılda Berberiler tarafından kurulan Tunus'ta sırasıyla; Fenike, Roma, Bizans, Arap, Osmanlı ve Fransızlar hüküm sürdü.

Tunus'ta gerçekleştirilen ilk İslam fethi 648'de Abdullah bin Ebi Sarh komutasındaki İslam ordularının gerçekleştirmiş olduğu fetihtir. Bunun arkasından birbirini izleyen fetihlerle Tunus'un tamamı İslam devletine bağlandı. Bölgenin İslam devleti topraklarına katılmasından sonra yerli halk kısa sürede Müslüman oldu ve yedinci yüzyılda Tunus halkının tamamı İslam’a girdi. Tunus fethedildikten sonra hilafete bağlı Ifrikiyye eyaletinin bir parçası olmuştur. Daha sonra, Aglebiler, Fatimiler, Ziriler, Muvahhidler, Hafsilerin yönetimi altına giren Tunus; 1574'te Osmanlilar tarafından ele geçirilerek Osmanlı Devleti'ne bağlı bir eyalet haline getirildi. Tunus'un bu statüsü 1881 yılına kadar sürdürüldü.

12 Mayıs 1881'de Tunus, Fransızlar tarafından işgal edildi. Bundan sonra Fransızlar ülkeye "yüksek komiser" adı verdikleri genel vali tayin ederek yönetmeye başladılar. Fransızlar işgal ettikleri bütün ülkelerde başvurdukları baskı ve zulüm faaliyetlerini Tunus’a da uyguladılar. Bu zulme karşı bağımsızlık yanlısı örgütlenmeler ve bazı ayaklanmalar oldu. Ancak bütün bu ayaklanmalar insafsızca ve kanlı bir şekilde bastırıldı. Tunus'ta bağımsızlık mücadelesini organize etmek ve bu mücadeleye yön vermek amacıyla Habib Burgiba tarafından Yeni Düstur Partisi kuruldu.

Burgiba, başlangıçta İslamcı düşünceyi destekliyor gibi görünerek, camilerde namaz kıldırıp hutbeler veriyor, konuşmalarında İslami kavramlar ve özellikle cihat konusu üzerinde ağırlıklı bir şekilde duruyordu. Oysa Burgiba çok küçük yaştan beridir Fransız kültürü almıştı.  Fransa'da hukuk öğrenimi görmüş biriydi. Hatta, Fransızlar Burgiba’yı Tunus halkına kabul ettirebilmek amacıyla 1934 - 36 ve 1938 - 42 yılları arasında hapse dahi attılar. Burgiba sinsi politikasına dış destek bulmak amacıyla 1945'te Fransız işgal yönetiminden kaçtığı görünümü vererek Kahire'ye geçti. 1949'a kadar Kahire'de kalarak bu dönem içinde Arap ülkeleri basta olmak üzere İslam ülkelerinin desteğini sağlamaya çalıştı. Tunus'a dönüsünden sonra halkı isyana teşvik eden Burgiba bu arada Fransız işgalcilerin Tunuslu Müslümanları kırıp geçirmeleri için gerekli şartları oluşturmuştu. Sonuçta Fransızlar kendi adamları olan Burgiba’nın konumunu sağlama aldıktan sonra 20 Mart 1956'da işgale son vererek Tunus'un bağımsızlığını tanıdılar. Bağımsızlık sonrasında Burgiba, Tunus cumhurbaşkanlığına getirildi. Ancak tutumunu birden bire değiştirerek İslam aleyhtarı bir siyaset izlemeye başladı. Partisinin adını Sosyalist Düstur Partisi olarak değiştirdi. Müslümanlar üzerindeki zulümlerini günden güne şiddetlendirdi. Tunus'un sembolü olan Zeytune Üniversitesi basta olmak üzere İslami eğitim kurumlarını kapattırdı. Zaman içinde camileri de sıkı denetim altına alarak belli vakitlerin dışında namaz kılınmasını yasakladı. İslami yönetim istediklerinden dolayı çok sayıda Müslümanı tutuklatarak cezaevlerinde ağır işkencelere maruz bıraktı.

Onun bu zulümleri karşısında oluşan halk tepkisini kendi lehine bir destek unsuru olarak değerlendirmek isteyen Zeynelabidin bin Ali 7 Kasım 1987'de bir saray darbesi ile 30 yıllık  Burgiba iktidarına son vererek yönetimi ele aldı. Başlangıçta ülkede bir reform hareketi başlatacağını vaat eden ve İslamcı kesimlerle iyi ilişkiler kurmaya çalışan Bin Ali durumunu sağlama aldıktan sonra zulüm ve işkence uygulamalarını aynen Burgiba’nın bıraktığı yerden devam ettirmeye başladı. Hatta o, zaman içinde zulmü daha da arttırdı. Tunus onun döneminde bir aile çiftliğine döndü. Ülkede yolsuzluk, İşsizlik ve adam kayırma yaygınlaştı. Ülkenin kaynakları neoliberal sistemin uluslar arası şirketleriyle işbirliği yapan TRABELSİ Ailesi ( Bin Alin’nin eşi de bu aileye mensup) gibi ailelerce sömürülüyordu.

İslami akımları desteklediği iddiasıyla Sudan'la ilişkilerini askıya aldı. 1993 Haziran ayında  Kahire'de gerçekleştirilen Afrika Birliği zirvesinde Sudan'a karşı oluşturulan cephenin içinde yer aldı.

Tunus'un en önemli iç problemi yönetimin uyguladığı baskı politikasından kaynaklanan siyasi meselelerdir. Başta Nahda hareketi olmak üzere muhalefet sindiriliyordu. Bu baskı çok sayıda Tunus vatandaşını, ülkesini terk ederek değişik ülkelerden siyasi sığınma hakki istemeye zorladı. Özellikle İslami akim üzerindeki ağır baskı ülkeyi, Burgiba’nın son dönemlerinde yaşananlara benzer siyasi olayların içine çekti.

Beklenen kıvılcım, zabıtanın meyve sebze tezgâhına el koyduğu seyyar satıcı Muhammed el-Buazizi’nin protesto amacıyla Sidi Bu Said valiliği önünde kendini yakmasıyla çakılmış oldu. Buazizi’nin bu eyleminin önemli bir diğer nedeni de, kendisini toplum önünde tokatlayarak Fransızca olarak defolmasını söyleyen kadın polis memuru hakkında verdiği şikayet dilekçesinin valilik yetkililerince reddedilmesiydi.  Defol (d’egage) kelimesi (Arapçası; İrhal) Muhammed’in intiharının ardından başlayacak olan Yasemin devriminin ve diğer tüm Arap Baharı isyanlarının sloganı oldu. 17 Aralık 2010 tarihinde bedenini ateşe veren Muhammed el-Buazizi, 18 gün sonra vefat etti. el-Buazizi’nin eyleminin üzerinden bir ay bile geçmeden, 14 Ocak 2011 tarihinde devlet başkanı Bin Ali ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Arap dünyasının görüp göreceği en dikta liderlerden biri olan ve kamusal alanda başörtüsünü yasaklayan Bin Ali, kadınların bırakın başörtüsüz olarak sokağa çıkmasını, araba sürmesinin bile şeriat kuralları nedeniyle yasaklandığı Suudi Arabistan’a sığındı.

Bin Ali’nin ardından geçici bir hükümet iş başına geldi. Meclis eski Başkanı Fuad el-Mibza’ geçici devlet başkanı, Muhammed Gannuşi başbakan oldu. Gannuşi söz verdiği üzere özgür ve şeffaf bir seçim için daha önce yasaklanmış olan pek çok partinin yeniden kurulmasını sağlayan düzenlemeleri yaptı. 2011 yılının Ekim ayında yapılan seçimlere 115 parti katılım sağladı. Bu seçimlerde Nahda partisi, en yakın rakibinden üç kat fazla oy alarak 217 sandalyenin 89’unu kazanmıştı. Ülkenin bu ilk serbest seçiminin temel gayesi, Tunus’a yeni bir anayasa hazırlamak için Milli Kurucu Meclis’i oluşturabilmekti. Meclis’in El-Nahda partisinden seçilen 89 üyesinden 43’ü bayandı.

Seçimin hemen ardından Nahda Partisi, Cumhuriyet için Kongre Partisi ve el-Tekettul Partisi bir koalisyon hükümeti kurdular. Bu üç parti devletin üç önemli makamını aralarında paylaştılar. Buna göre, Cumhuriyet için Kongre Partisinden Munsif Merzuki geçici devlet başkanı olurken, el-Tekettul partisinden Mustafa bin Cafer, Meclis Sözcüsü oluyordu. Yeni başbakan ise el-Nahda Partisinden Hammadi el-Cibali idi. Hükümet , özgürlüklerin önündeki engelleri kaldıracağına dair söz vermekteydi. Fakat siyaset ve ifade özgürlüğü alanında atılan adımlar, bir türlü ekonomi alanında da atılamıyordu. Ekonomik durumun iyileşememesi yeni intiharları da tetikliyordu.

 6 Şubat 2013’de ülkedeki sol muhalefetin önemli isimlerinden Demokrat Yurtseverler Partisi lideri Şükrü Belıyd’in evinin önünde suikaste kurban gitmesinin ardından, ülkenin başbakanı Hammadi el-Cibali kendi başkanlığındaki hükümeti feshederek,  teknokratlardan müteşekkil bir  hükümet kurulmasını teklif etti. Bu teklif bizzat partisi el-Nahda tarafından reddedilince el-Cibali başbakanlık görevinden ayrılmak zorunda kaldı. el-Cibali’nin yerine, Ali el-Urayyid 22 Şubat 2013 tarihinde Başbakan olarak atandı. 25 Temmuz 2013 tarihinde Şükrü Belıyd’in vurulduğu silahla bir başka sol lider, Halk Hareketi adlı partinin lideri Muhammed İbrahimi öldürüldü. İbrahimi, aynı zamanda aynı partiden milletvekiliydi. Büyük bir tepkiye neden olan bu suikast sonrasında sendikaların çağrısıyla ülke genelinde büyük bir greve gidildi. Tunus havayolu Tunisair tüm seferlerini durdurdu. Yaşanan olaylar sırasında polis halka sert müdahalelerde bulundu. İbrahimi’nin cenaze töreni, bizdeki Cumhuriyet mitinglerine benzer bir şekilde el-Nahda hükümetini istifaya çağıran bir protestoya dönüştü. İçişleri Bakanı, olaylardan Selefileri sorumlu tuttu. İki solcu laik liderin öldürülmesi, anayasa çalışmalarının hala tamamlanmamış olması. Mısır’daki Mursi hükümetinin 3 Temmuz 2013 tarihinde darbeyle düşürülmesi, ekonomik sorunlara çare bulunamaması ve artan siyasi şiddet olayları el-Nahda hükümetini uzlaşı arayışlarına zorladı. Hükümet, laik muhalefet partileri ile güç paylaşımına gideceği bir anlaşma üzerinde çalıştığını duyurdu. Ayrıca, devriminin temel güçlerinden biri olan ve ülkenin en büyük sendikalar birliği olan UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası), Tunus Sanayi Ticaret ve El Sanatları Birliği, Tunuslu Avukatlar Ulusal Birliği ve Tunus İnsan Haklarını Koruma Birliği ile beraber oluşturduğu dörtlü grupla 17 Eylül 2013 tarihinden itibaren ulusal diyalog arayışına başladı. Başbakan el-Urayyid, dörtlü gruba istifa edeceği ve yerine Sanayi Bakanı Mehdi Cumaa’nın getirileceği konusunda taahhüt verdi. Bu taahhüdünü 9 Ocak 2014 tarihinde açıklayarak istifasını da vermiş oldu. Böylece bağımsız Cumaa’nın başbakanlık yolu açılmış oldu. Anlaşmanın ilginç bir maddesi de, seçimlerden sonra Cumaa hükümetindeki bakanların tekrar siyasete dönemeyeceğine dairdi.

Mehdi Cumaa, teknokrat bir hükümet kurdu. UGTT Genel Sekreteri Hüseyin el-Abbasi, dörtlü grubun çözüm planının 21 parti tarafından kabul edildiğini söylemişti. Cumaa'nın, 9 partinin oyunu alarak başbakanlığa seçildiğini belirten Abbasi, oylamada, 7 partinin çekimser kaldığını, 2 partinin oyunun ise liberallerin adayı Celul Ayyad'a gittiğini ifade etti. Abbasi, muhalif Tunus'un Nidası Partisi'nin de aralarında olduğu 3 partinin ise görüşmelere katılmadığını aktardı. Cumaa’nın 28 bakandan oluşan kabinesinde Bin Ali dönemindeki bazı uygulamalardan sorumlu tutulan Adalet Bakanı Hafız bin Sala gibi isimler de bulunuyordu.

Mehdi Cumaa’nın ilk önemli icraatı, 27 Ocak 2014 tarihinde yeni anayasayı ilan etmek oldu. Kadın-erkek eşitliğini güvence altına alan ve uluslararası alanda da tarihi bir adım olarak görülen bu anayasa, fikir ve ifade özgürlüğünü de garanti altına almıştı. Bu gelişme, halk nezdinde Cumaa hükümetinin bir umut olarak görülmesini sağladı.  Hem Nahda partisi hem de Nida partisi sempatizanları yeni hükümete güven duyuyorlardı. Nitekim 2013 Kasımı’nda halkın sadece %15’i ülkenin doğru istikamette olduğunu düşünürken, bu oran 2014 Şubat’ında %70’e çıkmıştı. Mehdi Cumaa hükümeti zamanında, ekoloji-ekonomi tartışmaları kamuoyunda geniş yer buldu. Uluslararası şirketler, Tunus’un kaya gazını çıkarmak istiyorlardı. Ülkenin içine düştüğü siyasal kargaşayı da fırsat bilmekle itham edilen petrol devi Shell firmasının, bu girişiminin doğaya vereceği zararlar –büyük alanların çölleşebileceği, yer altı sularının ve havanın kirlenebileceği- özellikle sol muhalefet tarafından gündeme getirilirken, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik dar boğazdan çıkış için sağlayacağı yarar hükümet yanlıları tarafından öne sürülüyordu. Süreç içerisinde, UGTT’nin kaya gazı keşif çalışmalarını desteklemesini şaşırtıcı bulanlar olmuştu.  UGGT’nin sol sendikal kimliği, neoliberal politikalara eklemlenme çabaları söz konusunda olduğunda fazla etkili olamamıştı. Cumaa hükümetinin ilk zamanlarında ülkede estirdiği olumlu siyasi hava, beş ay gibi kısa bir sürede tersine döndü ve ülkede huzursuzluğun belirtisi gösteriler yeniden baş göstermeye başladı. Özellikle turizm sektöründeki gelir kaybı büyük boyutlara ulaştı. Tunus, 26 Ekim 2014 tarihinde milletvekili seçimlerine böyle bir atmosferde giriyordu. Bu seçimleri Tunus’un devrimden sonraki üç aşamalı demokratik geçişinin ikinci aşaması olarak görmek mümkündür. İlk aşama, sivil anayasanın hazırlanması, son aşama ise cumhurbaşkanının halka tarafından özgür seçimlerle seçilmesidir.

Tunus,  Ekim 2011’den gerçekleştirilen ilk özgür seçimlerden sonra Ekim 2014’te gerçekleştirilen milletvekili seçimleri ile iki-devirteslim testini geçmiş gibi görünmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir ay önce yapılan bu seçim, devrim sonrası Tunus’ta bazı taşları yerinden oynattı. 120 partiden 1327 aday, meclisteki 217 sandalyeden birine oturmak için uğraş verdi. Bu seçimlerde seçilen milletvekillerinin hükümetlere güvenoyu verme ve güvenoylarını hükümetten çekme yetkileri de var. Seçim öncesi Tunus sokaklarında özellikle ekonomik darboğazdan çıkma, geçmişe dönmeme, güvenliğin tam anlamıyla sağlanması, yolsuzlukların engellenmesi, özgürlüklerin daha da genişletilmesi, turizm gelirlerinin daha da artırılması, Libya başta olmak üzere çevre ülkelerdeki sorunların Tunus'a sıçramaması için önlem alınması en çok istenen konular arasında geliyordu. Suudi Arabistan ve BAE Mısır’da Mursi’yi deviren Sisi’ye verdikleri desteğin bir benzerini, fulul olarak adlandırılan eski rejim “artıkları”ndan meydana gelen Tunus’un Nidası partisine veriyorlar.  Bu  durumun temel nedeni, Sünni devletlerin ılımlı bir İslami demokrasiyle yönetilmesinin Suudi Arabistan ve Körfez emirliklerinin oturduğu antidemokratik temeli sarsması. Keza, Tunus’un hem serbest seçimlerin yapılabildiği en özgür Arap ülkesi olması hem de IŞİD’e katılımın en çok bu ülkeden olması, demokratik özgürlüklerin IŞİD’e destek için zemin oluşturup oluşturmadığı tartışmasını tetikliyor. Bu bağlamda, Batılıların da Tunus’ta daha seküler bir hükümet görmeyi istediklerini tahmin etmek zor olamayacaktır. Bir önceki seçimden galip çıkan el-Nahda partisinin ifade özgürlüğü konusunda gösterdiği başarıya rağmen, iki yıl boyunca boğuştuğu ekonomik ve siyasi krizlere karşı gösterememesi ve hükümeti bağımsız bir başbakanın yönettiği teknokratlardan oluşan bir kabineye teslim etmesi, halk nezdinde ılımlı İslam siyasal hareketinin yönetme kabiliyetinin sorgulanmasına sebep oldu.

Seçimler önceden de beklenildiği gibi el-Nahda partisi ile Nida Tunis (Tunus’un Nidası) partisi arasında çekişmeye sahne oldu. Ülkenin sahil kesimi ve kuzey bölgeleri seküler eğilimli Nida partisini desteklerken, iç kesimler ve daha kırsal bölgeler ılımlı İslamcı el-Nahda partisini desteklediler. Sonuçta, 217 sandalyenin 86’sı Nida, 69’u el-Nahda, 16’sı Özgür Milliyetçi Birlik, 15’i Halk Cephesi, 8’i Tunus’un Ufukları, 4’ü Cumhuriyet için Kongre partisinin, 11’i ise diğer partilerin oldu. Nida partisinin % 37,56 oy oranıyla Tunus seçimlerinden zaferle çıktı.

Sonuç olarak kısaca özetlemek gerekirse; Tunus,  2010 yılının sonu 2011 yılının başlarında  başlayan ve  'Arap Baharı' olarak adlandırılan halk ayaklanmalarının sırasında şimdiye kadar devrimi başarıya en yakın olan bir ülke olarak değerlendirilebilir.

Devrim ateşinin ilk ateşlendiği ülke olan Tunus, El Nahda hareketi sayesinde diğer Arap ülkelerinden farklı olarak uzlaşmanın öne çıktığı bir yol izledi. 2011'de Zeynel Abidin Bin Ali'nin devrilmesinin ve ülkeyi terk etmesinin ardından Tunus'taki siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı sonlandırmak için arayış devam ediyor. Raşid Gannuşi liderliğindeki parti, ülkedeki farklı siyasi grupları da kapsayan bir yönetim kurmaya çalıştı. 2013 yılına Muhammed İbrahimi, Şükrü Belayd gibi öne çıkan siyasi liderlere düzenlenen suikastlar ve Nahda aleyhinde gerçekleşen gösterilerle geçici hükümetin görevi bırakması damgasını vurdu. 2014'ün başından itibaren büyük bir hızla uzlaşma sürecine girildi, yeni anayasa kabul edildi, olağanüstü hal kaldırıldı. 2014 Ekim'inde yapılan seçimi laik Nida Tunus Partisi kazandı. Aralık 2014'deki cumhurbaşkanlığı seçimini de Nida Tunus adayı Beci Kaid Sibsi kazandı. Sibsi seçildikten sonra Habib Sid'i hükümet kurmakla görevlendirdi. Uzun pazarlıklar sonunda yeni hükümet 5 Şubat 2015'te kuruldu. 5 parti ve bağımsız teknokratlardan oluşan hükümette bakanların çoğunluğu Nida Tunus Partisi'nin elinde.

Görünürde bu durum Nahda hareketinin başarılı olamadığı izlenimi verse de, gerek Tunus’un geçmişten gelen sosyolojik yapısı, gerekse bölge ülkelerinde yaşanan olumsuz bir takım tecrübeler Nahda hareketini daha uzlaşmacı bir tutum takınmaya itti. Fakat yapmış olduğum çalışmalarda özellikle Nahda hareketi lideri Raşid Gannuşi’nin gerek tecrübesi gerekse olayları okuma biçimi Tunusun geleceğinin Müslümanlar ve bölgede yaşayan tüm halklar açısından daha umut verici olacağını göstermektedir. Bu durumu Gannuşi bizzat  Al Jazeera’ye verdiğ mülakatta şöyle açıklamaktadır.

‘’Tunus’tan daha fazla Nahda’yı düşünen bu erdemli insanlar şu gerçeği unutuyorlar: Nahda, daha bir yıldan fazla geçmeden serbest seçimlerle hak ettiği iktidarı gönüllü olarak bırakmıştı. Çünkü Nahda, bölgede yaşanan dramatik dönüşümlerin etkisiyle Tunus'un yok olmaya doğru gittiğine kanaat getirdi, ülkenin ve kırılgan demokrasi deneyiminin kurtuluşunun tek yolunun hükümetten (neredeyse tüm yetkilere sahip yarı parlamenter sistemdeki hükümetten) tamamen ayrılmak gibi tavizler vermekten geçtiğine inandı.

Bu bizim verdiğimiz ne ilk ne de son tavizdi. Çeyrek asırdan uzun süredir bizleri ülke içinde ve dışında dışlayan ve cezalandıranlardan intikam alma arzusuyla başa çıkabildik. Bununla birlikte (eski rejim yanlılarının) boyunlarını vurmak için yaklaşan kılıcı da bir kenara koyduk, ‘devrimi koruma’ adı altında çıkarılması düşünülen siyasi tecrit yasasını iptal ettik. Onlara saygın vatandaşlar olarak siyasete katılım alanlarını açtık. Samimi şekilde konuştuktan, yaraları af ve uzlaşıyla temizledikten sonra mevcut sorunları geçici yönetimin adaletine bıraktık. Amacımız nesilden nesile miras kalan kin ve nefret dosyasını kapatmaktı.

İktidar şehvetini, aklımızı kullanarak ve ülke çıkarlarını önceleyerek yendik. Zira en büyük parti olduğumuz hâlde pek nadir görülen zekice bir yaklaşımla cumhurbaşkanlığı yarışından çekilme kararı aldık. Bu karar iktidardan el etek çekmekten ziyade şöyle bir durum değerlendirmesiydi: Ülkenin ve demokratik geçiş döneminin çıkarları, seçim yarışına girme düşüncesiyle tutarsızlık arz etmektedir ve güç dengeleri buna müsaade etmeyecektir.  

Ülkenin ve demokratik geçiş döneminin çıkarlarının yanı sıra güç dengelerine yönelik okumalarımız bizleri bu yüksek makam üzerinde yarışmamakla yetinmememiz gerektiği düşüncesine sevk etti. Bu büyük hareketi ağır risk altına koymamak için daha da ileriye giderek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tarafsız bir tutum aldık.  

Buradan hareketle geçmişte siyasi husumetlerden dolayı çekindiğimiz tokalaşmayı gerçekleştirdik. Zira ülke çıkarlarının bunu gerektirdiğini düşündük. Hatta daha da ileri giderek ilişkilerde çatışma ve uyumsuzluk pozisyonundan siyasi uzlaşma, işbirliği ve ortaklık pozisyonuna geçtik.’’

Sunumuna sorulan sorulara cevap vererek devam eden Gültekin Sincar, Müslümanların aralarındaki tefrikaları sonlandırarak, bütün mazlum halklara umut ve güven verebilecek bir uygarlık oluşturması temennisiyle dersi sonlandırdı.

HABERE YORUM KAT