Otoriter kişiliklerle demokrasi

27.04.2010 00:48

Ahmet İnsel

Türkiye’de ailede, okulda, üniversitede, kışlada, işyerinde en yaygın karşılaştığımız kişilik biçimi, otoriter kişiliktir. Cengiz Güleç, 10 Mart 2002 tarihli Radikal 2’de yayımlanan, ‘Otorite benim neyime?’ başlıklı yazısında, otoriter kişiliği önemseyen ve değerli bulan bir toplulukta, o topluluğu oluşturan kişilerin benlik değerleri ve benlik saygılarının, kendi içsel dünyalarından çok dış dünyadan, otorite figürlerinden geldiğini belirtmişti. Otoriter kişilik yapısının kullandığı psikolojik savunma mekanizmalarını hatırlattıktan sonra, en önemli mekanizmanın, otoriter
kişiliğin kendinde bulunan ama arzu etmediği özellikleri başkalarına yansıttığının altını çizmişti.
Otoriter kişilik konusunda II. Dünya Savaşı sonrasında yapılan çalışmaların ortaya koyduğu nitelikler, Cengiz Güleç’in de belirttiği gibi, Türk toplumsal yapısının başat özeliği olan ataerkil aile düzeni ile uyumluluk gösterir. Baba ‘güçlülük örneği’dir, anne ise güçlü bir otoriteye sığınarak korunacak bir ‘zayıflık’ ya da ‘zavallılık’ figürü.
Psikolojide yaygın bir araştırma konusu olan bu kişilik biçimi, sadece bireysel otoriter davranışların değil, otoriter siyasal eğilimlerin de kaynağıdır. Hatta bu otoriter kişiliği, Nuri Bilgin’in bir konferansının başlığından aktararak, ‘totaliter bir yapının psikososyal arka planı’ olarak da değerlendirebiliriz.
Türkiye’de güçlü olan otoriter kişilik eğilimleri, kuşaktan kuşağa devredilen bir otoriter kültürü
besler. Güleç, sekiz yıl önce, ‘otorite kültürünün bu denli başat olduğu bir toplumda demokratikleşme çabalarının sancısız olmasının mümkün olmadığını’ söylüyordu. Bu otoriter kişilik egemenliğine rağmen, demokratikleşme yönünde epey yol alabildik. Sorun, bu baskın kişilik yapısıyla bu sürecin nereye kadar götürülebilir olduğunda düğümleniyor.
***
Günümüz Türkiye toplumunda bu otoriter eğilimlerin somut yansıması, otorite makamına oturan kişilerin ezici çoğunluğunda az veya çok kendini gösteren ‘burnundan kıl aldırmama’ halidir. İşgal ettiği otorite makamının eleştirilmesine karşı çok büyük bir tepki sergileyen, elindeki yetkiyi altlarına karşı aşırı genişleterek kullanan otoriter yönetici, eğer bir üstü varsa, üstünün kendi üzerindeki aşırı yetki kullanımını da bir o kadar içselleştirir.
Böyle bir toplumda, ebeveynin, işverenin, okul müdürünün veya üniversite rektörünün davranışları bütünlük içindedir. Vali, komutan ya da başbakandan da farklı bir davranış beklemek hayalcilik olur. Eleştirilmeye, kendisine karşı çıkılmasına tahammülsüz, kendi otoritesini her an tehdit altında gören, bastırılmış büyük
bir özgüven eksikliğiyle dağlanmış bir haldir bu.
Hükümete muhalif eylemlere katıldıkları için öğrencilerine soruşturma açan üniversite sayısının (Muğla, Tunceli, Hacettepe en yakın örneklerden birkaçı) ürkütücü yüksekliği bunun küçük bir işaretidir. Yönetimin bir uygulamasını gazetede eleştirdiği için maaş kesme cezası verilmesi (YTÜ’de Ergun Aydınoğlu’na yapılan) otoriter zihniyetin sürekliliğini çok açık biçimde ele verir. Yapısal olarak ordu ve polisin bünyesinde bulunan otoriter kişilik bu durumda dizginlerinden boşalır.
İşveren dünyasında sendikalaşmaya karşı çıkma gerekçesini biraz deştiğinizde, ücretlerin artması kaygısı kadar, hatta ondan daha fazla, yönetimin otoritesine baş eğmeyecek bir ücretli kesimi karşısında bulma endişesiyle karşılaşırsınız. ‘Benim işçim, benim memurum’ olmalıdır işçi ve memur. Öğrenci de öyle, profesör de. Ceza yasasının 301. maddesi, diğer birçok maddesi gibi, tam bir otoriter zihniyet ürünüdür. Çocuklara bu rahatlık ve fütursuzlukla uygulanan TMY veya YÖK’ün öğrenci disiplin yönetmeliği de.
Otoriter kişiliğin bu denli güçlü üretildiği bir toplumda, kendini hicveden karikatürcülere, ‘kriz teğet geçti’ lafıyla dalga geçen amatör türkücülere, ‘demokrasiyi bir araç olarak ve çıkarlarına uyduğu sürece’ kullanacağını iddia eden yazara veya muhalafet partisi liderine karşı, Başbakan’ın bıkıp yorulmadan hakaret davaları açtırması bir bütünlük arz eder. Bunlar hukuk davalarıdır. Ceza davalarına döndüklerinde, otoriterizmle
totaliterizm arasındaki sınır aşılmış olur.
Türkiye’de başkanlık sistemi gibi konular tartışılırken, toplumda son derece güçlü olan bu otoriter kişilik bozukluğunun varlığını unutmamak hayırlı olacaktır. Sonuçta, Başbakan’ın simgesel olarak makamına oturttuğu çocuğa, şaka yollu da olsa ve büyük ihtimalle hiç düşünmeden, refleks olarak, ‘artık yetki senin, asarsın, kesersin, her şeyi yaparsın’ öğüdünü verdiği bir toplum burası.
Güce tapınan ve güçlü olmayı yücelten, otoriter eğilimlerin baskın olduğu toplumlarda güç yoğunlaşması, iktidarda kim olursa olsun tehlikelidir.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim