"Ötekilerin" gözüyle sosyal bilim

22.12.2008 04:10

Yasin Aktay

Toplum sosyal bilimlerde bir farklılıklar alanı olarak işlenir. Farklı olanların birbirleri hakkında belli bakış açıları geliştirmeleri, buradan bazı algılara sahip olmaları kadar doğal bir şey olamaz. İnsanların kendilerinden farklı unsurlar hakkındaki algılarını etkileyen ya işlenmiş teorik, dinsel, kültürel tasnifleri vardır veya onlarla ilgili bazı tecrübeleri. Tecrübeler sürekli olduğu için her yeni tecrübe, her yeni temas insanların birbirleri hakkındaki algısını da etkiler. Ya önceki algılar daha da pekişir veya bu temas esnasında bu algılar değişir.

Toplumun farklı unsurlarının çatıştığı bir ortamda sosyal bilimci bütün toplumda olup bitenleri anlamak ve açıklamak istiyorsa, taraflardan birinin bakış açısıyla "ötekileri" görmeye çalışmaz. Örneğin Türkiye'deki Kürtleri anlamak için gerekli veriler askerliğini doğuda ve PKK ile çatışmalara girerek yapmış olanların ifadelerinde aranmaz veya Alevileri anlamak için gerekli veriler Maraş'ın muhafazakâr sokaklarından bulunmaz.

Açıktır ki bir tarafın gözüyle "ötekiler" hakkında nesnel bir bilgi üretilemez, ancak bu yolla olsa olsa "ötekiler"in bu tarafın gözündeki algısı görülmüş olur. Böyle bir bilgi, üzerinde çalışılan konu bütün toplum değil de sadece bir taraf ise, o tarafın kavramsal dünyası, ötekileştirdiği insanlar veya gruplarla ilgili tecrübe ve algıları, bunları tasnif etme veya yaftalama biçimlerine dair işe yarar veriler sağlayabilir. Bunlar sosyolojik araştırma ile ilgili uyulması gereken basit ve temel noktalardır.

Açık toplum Enstitüsü ile Boğaziçi Üniversitesi'nin desteğiyle Binnaz Toprak'ın başkanlığında yürütülen, "Türkiye'de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler" isimli çalışmanın verileri birkaç gündür tartışılıyor. Çalışmanın en önemli bulgusu Türkiye'de muhafazakârlığın günden güne güçlendiği ve her geçen gün özellikle laiklere karşı büyüyen bir hoşgörüsüzlüğe kaynağını oluşturduğudur. Bu bulguya nasıl varılmış peki? Konuşulan deneklere Ramazan aylarında açıktan oruç yemek, mini etek giymek ve buna karşı karşılaşılan tacizler, içki içmek ve sair laik yaşam tarzını sürdürmekle ilgili tecrübeler sorulmuş ve bu yönde deneklerin önemli bir kısmı ciddi "baskı hikâyeleri" anlatmış. 12 ilde toplam 401 kişiyle yapılan yüzyüze mülakatla derlenen verilerden ulaşılan bu bulgularla artan muhafazakârlık olgusu sosyolojik olarak açıklanmaya çalışılmış. Burada sorun bu deneklerin hemen hepsinin kendi kimliklerini neredeyse muhafazakârlıkla sorunları üzerinden kurmuş olanlardan olması. Araştırmanın bütün denekleri CHP İl Örgütleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Eğitim-Sen, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Cem Vakfı gibi kuruluşlar tarafından tespit edilmiş.

Aslında bu şekilde tespit edilmiş deneklere gidildiğinde ne türden muhafazakârlaşma veya "mahalle baskısı" hikâyeleri çıkacağını öngörmek için sosyal bilimci olmak bile gerekmiyor. İnsanlar başkaları hakkında bir algıya sahip oldukları gibi, başkalarının gözünde nasıl bir algıya sahip olduklarından da genellikle habersiz değiller. Bir sosyal bilim çalışmasının bu çok sıradan gündelik hayat bilgisini bile dikkate almadan yürütülmüş olması düşündürücü.

Ayşe Böhürler (Yeni Şafak, 20 aralık 2008) bütün bu baskı hikayelerine karşı haklı olarak soruyor: "Mesela; cem evlerinin sayısı mı azalmış, mini etek giyinenler giymez mi olmuş, içki içenler içecek yer mi bulamamışlar, romanlar önceden her yerde iş bulurken şimdi mi bulamaz hale gelmiş, kadınlar-aleviler ya da azınlıklar daha önce hiç ayırımcılık görmezken şimdi mi görmeye başlamışlar?"

Cevapları içinde olan bu soruların daha detaylı cevaplarını konuyla ilgili Star Gazetesi'nin Açık Görüş Ekinde yayınlanan etraflı yazısında Ömer Çaha veriyor: Araştırmanın yapıldığı illerin hepsini yıllardır fiilen izlemekte olan Çaha, örneğin Sakarya'da, Trabzon'da, kadınların sokakta sigara içemediğine, mini etek giyemediğine dair örneklerin hepsini doğrudan gözlemleriyle çürütüyor.

Adı geçen illerin aşağı yukarı hepsini ben de kişisel olarak yıllardır izliyorum ve Çaha gibi ben de bütün bu şehirlerde yaşanan modernleşmenin de bilfiil tanığıyım. Esasen Anadolu'nun bütün şehirlerinde yaygınlaşan üniversiteler şehir hayatını alabildiğine kozmopolitleştiriyor. Bölgeye nispeten yabancı, yani farklı unsurları, eğlence veya boş zaman-sosyalleşme kültürlerini şehre katarak toplumların değişimini hızlandırıyor. Türkiye'de değişim ve muhafazakârlıkla ilgili araştırmalar sadece bu unsuru bile hesaba kattıklarında farklı bir manzarayla karşılaşacaklardır.

Ali Bayramoğlu'nun 2006'da TESEV adına yürüttüğü ve "Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz" başlığı altında yayınlanan çalışması uygun bir metodoloji ve bakış açısı uygulandığında sonuçların ne kadar farklı ve kapsayıcı çıkabildiğini, karşılaştırmalı olarak çok iyi gösteren iyi örneklerden biridir. Demokratikleşme sürecinde dindar ve laiklerin değişen dünyalarını karşılıklı olarak anlamaya çalışan Bayramoğlu böyle bir yerden bakınca Türkiye'de faklı unsurların birbirlerini ötekileştirerek ayrıştıkları noktalardan ziyade birbirleriyle yaşadıkları geçiş ve kaynaşma noktalarına odaklanmış.

Anlamayı gerçekten dert edince yapılacak şey de budur herhalde.

* * *

AYDINLARIN "ÖZÜRLÜ" İHTİLAFI

Cumartesi günkü yazımın bu başlığındaki "özürlü" sıfatının benim açık kastım olan "ihtilaf" yerine "aydınlar"a yakıştırıldığını düşünen dostlarım olmuş. Özür dilekçesine imza atanlarla farklı düşünsem bile hiçbirine böyle bir ithamda bulunmayı aklımın ucundan geçirmedim. Aksine içine kendimi de kattığım aydınların birbirleriyle ayrı düşünme kültürünün gelişmemişliği sorununa işaret etmeye çalıştım. İfadelerimin yol açmış olabileceği yanlış anlamalardan dolayı bir özür borcum olanlardan helallik diliyorum.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim