Osmanlı'da ilim ve alim

29.12.2011 00:39

Ahmet Kurucan

Neredeyse klişe haline gelmiş deyimler var.

Bu deyimler halk arasında dolaşsa 'ne ala" diyeceksiniz ama ehl-i ilim arasında dolaşması insanı rahatsız ediyor. Bu yaklaşımların önyargılı bakış açılarıyla, şartlanmış düşünceleriyle bazı Batılı veya Batı âşığı ilim adamları tarafından seslendirilmesi mevcud rahatsızlığı ikiye katlıyor. Bütün bunlara bir de cumhuriyetle başlayan 'reddimiras" düşüncesinin uzantısı olduğunu her halleriyle isbat eden içimizden insanları ilave ederseniz; rahatsızlığın boyutunu siz düşünün.

Şunu demiyorum ve hiç kimse de diyemez; Osmanlı sütten çıkmış ak kaşıktı. Her şeyi ile mükemmel, hiçbir hatası, günahı, yanlışı olmayan bir sistem kurdu, ilimden sanata, siyasetten ekonomiye her şey saat gibi tıkır tıkır işliyordu. Hayır, böyle bir şey diyen yok. Osmanlı'nın da tabii ki hataları, yanlışları vardı. Ama bunu derken şunu gözden ırak tutmamak gerek; Osmanlı tam 624 yıl, üç kıtada hakimiyetini sürdürmüş koskoca bir devlettir. Tarihteki yerini almış ve sadece onun torunları olarak bize değil, tüm insanlığa büyük bir miras bırakmış olan Osmanlı'yı yukarıdaki klişevari deyimlerle hafife alma ne ilmi ne de insani kriterlerle bağdaşır. İnsaf!

İmdi; gelelim Osmanlı'da ilim, alim meselesine. "Osmanlı'da ilmi hayat canlı değildi; devrinde ve sonrasında ses getiren alimi, uleması yoktu!" tesbitine verilecek ilk cevap "Hangi Osmanlı?" sorusudur. "6 asırlık ömrü olan devletin hangi zaman dilimini kastediyorsunuz?" sorusu bence bu soruya verilecek cevap adına önemli bir sorudur ve mutlaka cevaplanmalıdır.

İki; eğer genel manada meseleye bakacak olursak, Osmanlı'da ilim, alim yoktu tesbiti bir açıdan yanlış diğer açıdan doğrudur. Yanlıştır; zira Molla Hüsrev, Molla Fenari, İbni Kemal, Ebu's Suud, Piri Reis, Katip Çelebi, Mustafa Sabri, Ahmet Cevdet Paşa vb... çeşitli dönemlere ve çeşitli alanlara ait devasa şahsiyetlerden bahsedebiliriz. Öyle ki onların geride bıraktığı eserlerden veya kendilerine özgü olan tesbit ve buluşları bugün bile insanlığın istifade ettiği değerler arasındadır.

Doğrudur; çünkü bunlar kemmiyet planında Endülüs veya Arap İslam coğrafyasında yetişen alimler ölçüsünde değil; keyfiyette de büyük çoğunluğu nisbetler perspektifinde onların gerisinde yerini alır. Neden? İşte burası çok önemli. Zira bu neden sorusu, asıl sorumuzun da cevabını teşkil ediyor.

Ben bu noktada yaptığı çalışmaları ile ilim ve akademik camiada hak ettiği yeri alan Ahmet Yaşar Ocak hocamızın mevzu ile alakalı üç tesbitini aktarmak istiyorum. Üç maddede özetliyor hoca bu mevzu ile alakalı düşüncelerini.

Mealen diyor ki; bir; İslam düşünce dünyası ilmi canlılığını Osmanlı'dan en az 200 yıl önce kaybetmişti. İçtihad kapısı kapatılmış ve şerh, haşiye dönemi içine girilmişti.

İki; Osmanlı'nın merkezi ideolojik yapısı vardı. Bu yapı ister istemez merkezi bir düşünce tarzı ortaya çıkartıyor. Medreseler bürokrasiye eleman yetiştiren müesseseler, ulema da bunun bir parçası olarak görülmüştür. İstisnalar hariç bu yapıya dahil olmayanların yükselmesi, bu yapının oluşturduğu resmi görüşün aleyhine görüş beyan edenler çıkmamıştır. Yani resmi yapıdan bağımsız ilmi düşünce geleneği neredeyse olmamıştır. Hatta mevcudu anlama ilim kabul edilmiştir.

Üç; Şii ve Safevi faktörü. Safeviler, devlet devrim ihraç komitesi gibi Şii düşüncesini misyonerlik anlayışı içinde yayan ve gerektiğinde savaşan bir devlet olarak tarih sahnesinde yerini alınca, Sünnî düşüncenin tahkimi gerekmiştir. Tabii bu tahkim katı bir Sünniliği beraberinde getirmiştir. O dönem itibarıyla yapılanlar Sünnî zaviyeden doğrudur ama bu Sünnî ilim adamlarının içine kapanmasına vesile olmuştur.

Sözün özü şu; tarihte yerini almış arka plan şartlarını bilmeden 'Osmanlı'da ilim adamı yoktur' tesbitine doğru cevap vermek mümkün değildir.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim