Oruç misafiri

16.08.2010 13:50

Cihan Aktaş

Yılın en sıcak günleri, en uzun günleri aynı zamanda. Sıcak günlerin orucu, hayat yolunda ikinci kez yaşadığım uzun sınav.

Alışkanlıkların oluşturduğu kireçlenme çözülmeye başladı bile. Başlangıçta o kadar da kolay olmuyor. Farklı bir ritimle ilerliyor zaman. An geliyor hızlanıyor, gün ilerliyorken. An geliyor yavaşlıyor, daralmaya yol açarak. O saatte ille de orada olamayacağız; plân farklı bir şekilde gerçekleşmek zorunda. O saatte söz verilen eşiği aşacağız; oruç bunu talep ediyor.

Öyle su şişeleriyle dolaşılmayacak sokakta. Eve adım atar atmaz da su içmeye koşulmayacak! Ağır adımlarla yazılan romana çay kahve ikramlarıyla ara verilmeyecek.

Bir taraftan da ucu açık bir sofranın başındasın, nerede olursan ol. Ramazan, Allah’ın ziyafetidir, Muhammed (a.s.)’ın Ramazan Hutbesi’ne göre. Duyularınızda nesneleri yeniden görmeye çağıran bir incelme, bir anlayış... Dalgalanıyor tabiat ve farklı renkleriyle görünüyor. Gün batımına dâhil oluyor, gün doğumunu karşılamaya çıkıyorsun.

Su şişesi, elini uzatsan oracıkta, ama kendini tutuyorsun, en iç odaların karanlık köşelerinde de olsan, uzağa çekiliyorsun yasaklanandan. Nefsinin isteklerinin benliğini yönetmesine izin vermiyorsun. Buna fazlasıyla alışmaya başladığında ise ibadetin günleri tamamlanıyor.

***

Tüketim ideolojisinin bazen incelikli üsluplarla dayattığı bir hayat tarzının icaplarını yerine getirmeye çalışırken, kendimizi daha derinden tanıma yollarının uzağına düşüyoruz “Nasıl” sorusuna cevaplar verilirken “niçin”in bastırıldığı bir hazırlığı sürdürüyoruz, yanlış ve yolunda olmayan bir şeylerin günün birinde bir mucize eseri değişeceğini umarak. Gündelik hayatın talepleri ve temposunu sürekli arttıran bir iş ve yaşama düzeni, ideal hayata ilişkin imajlarla kapatıyor ufkumuzu.

Teknoloji ve medeniyetin bize sağladığı katkılardan arındığımızda geriye ne kalıyor “ben” olarak bildiğimiz kişiden... Güzel giysilerimizden, parfümlerimizden, konforlu evlerimizden uzağa düştüğümüzde nasıl görüneceğiz kendi gözlerimize bakalım...

Aslında ne kadar yalın ihtiyaçlarımız; ve ne kadar da fazlasını bir zorunluluk halinde vaktimizi ve ruhumuzu tüketecek şekilde bize dayatıyor, maddi medeniyet. Nemli sıcak hava, algılarımızı şaşırmaya zorluyor gün içinde: Zindanlara giriyor, çölleri aşıyor, dağlara tırmanıyor, bir yeşil bahçeye ulaşıyor, serin sulara dalıyoruz. Sofra üzerinde zeytin, bal ve hurmadan oluşan resimden tüten buharla bütünleşiyor algılarımız, iftar saati yaklaşırken. Mahmut Derviş’in Filistinli karikatür sanatçısı Naci el-Ali’nin sanatını yorumlarken kullandığı, “sade fakat mucizevî; tıpkı somun ekmek gibi” şeklindeki ifadesini hatırlayarak, ekmeğin üretiminin uzun hikâyesini yeniden okuyor, yazıyoruz; ezanı beklerken...

***

Mucizeden açılınca konu, aklıma zaman aşımına terk edilmiş kayıpların hikâyeleri geliyor bir de. Mucize ola ki ısrarlı duanın karşılığı olarak gerçekleşir. Dua edelim de Kadriye Ceylan’ın 2004 yılı ağustos ayında İğneada’ya tatile gidip de jandarma gözaltısının ardından kaybolan biricik oğlu Tolga Baykal Ceylan, bir iftar zamanı çalsın kapıyı... Kayıplar geri gelsin, gözaltındayken yitenler, sokakta giderken bir sapakta görünmez olanlar, nice yıldır kurulan-kaldırılan sofralarda boş kalan yerleriyle varlıklarını bildirenler...

Her birimiz bir yerden geldik bu sofraya, daveti duyarak veya istesek de gelemedik, mazeret bildirdik. Kimiz biz ama... Ark ocağı başında ter döken işçi miyiz ki ahkâm keselim uzun sıcak günlerin orucu üzerine... Bir bodrum katı karanlığında, overlok makinesinin başında rengini solduran kayıtdışı ekonomi fedaisi kız çocuğu muyuz... Gün boyu çöp sularının, rengini anlaşılmaz hale getirdiği derme çatma arabasıyla yol alarak şehrin kirli yükünü sırtlanmayı sürdüren Diyarbakırlı delikanlı mıyız...

Sonra, kaybettiğimiz bir şey vardı da, onu mu arıyoruz? Kaybettiğimiz bir can, bir söz, bir ülkü...

Hiçbir şeyimiz kalmadı gibi gelse de sofrayı kurmaya başlamalıyız; vakit yaklaşıyor. Her şeyimiz tükendi gibi gelse de yeniden var edebiliriz kendimizi. Bir geri çekilme sürüyor; kendini bilmek, varlığındaki cevheri de yeni bir duyuşla, kelimelerin tazelenen bilgisiyle keşfetmek üzere... Ve yeni bir anlayış ufkuna açılıyor bilinç, insanı tanıma, yoldan öylesine geçeni, mesafeli durulması evla sayılan yüzü isli kişiyi, bir kardeş ilgisiyle...

TARAF

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim