Ortadoğu’daki son gelişmelere bakarken.. Yenmek haklılığa, yenilmek de h

15.03.2011 18:20

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Libya’da, Gaddafî’nin 42 yıllık tek adam rejimine, diktatörlüğüne karşı 15 Şubat’ta başlayan direniş ve ayaklanma, kısa zamanda ülkenin bir çok kesiminde halkın desteğini kazanmışken; direniş güçlerinin eğitimli, düzenli ve organize olmayışı ve de Gaddafî’nin kendi halkına karşı gözünü kırpmadan en ağır silahlarla saldırmak şeklindeki çılgınlığı ve dün direnişçilerin de Gaddafî’nin çekilebileceği umuduna fazla bel bağlamalarından kaynaklanın bir mülayemet, sonunda, yeşeren umutları karartmaya başlamış bulunuyor..

Dünyanın ne yapacağı ise, petrol ve diğer kaynakların işletilmesi hesabına göre şekillenecek..

Gaddafî, kendi iktidarının çökmesi halinde Akdeniz’de güvenlik kalmıyacağı, ’Barbaros Hayreddin ve Osmanlılar gibi deniz korsanlarının haraç alacağı’, sanayi ülkelerinin petrolsüz kalacağı, Akdeniz kıyısındaki Avrupa ülkelerinin sahillerinde yüzbinlerce mültecinin yığılacağı korkusunu yaydı..

Aynı şekilde, B. Amerika ve bütün kapitalist dünyayı, El’Qaide ile, Usâme bin Laden ile korkutmaya çalıştı ve bunda epeyce başarılı da olduğu görülüyor.. Hattâ, Gaddafî, daha da ileri giderek, İtalyan İl Giorniale gazetesinde 15 Mart günü yayınlanan mülakatında ise, ’Batı bana oyun oynarsa, ben de daha olmazsa El’Qaide ile birlikte işbirliği yapıp, emperyalist dünyaya karşı cihad ilan ederim..’ tehdidinde bile bulundu.. Yani, Libya Kasabı’nın herkese ve her duruma göre kullanabileceği bir argümanı bulunuyor; renkten renge giriyor, ’bukalemun’ gibi..

Ama, drineşçilerin, yoğun hava saldırıları karşısında giderek çaresiz kaldıkları ve ellerindeki şehirleri birer birer yitirdiği anlaşılıyor ve Gaddafî güçlerinin, direnişin merkezi ve başkenti sayılan Bingazi’yi de kuşatmaya hazırlandığı bildiriliyor..

Direnişçilerin hayallerinin bu kadar kısa sürede kararmaya başlaması, elbette hüzünlendirici.. Ama, onlar yenilseler bile, bu onların haklılıklarına bir halel getirmez; ve Gaddafî, kendi halkının üzerine, o halkın parasıyla alınmış silahlarla saldırıp, onları yenilgiye uğratsa bile; bu onun haksızlığında herhangi bir azalma meydana getirmeyecek ve ancak, utanç verici bir zafer kazanmış olacaktır..

Gaddafî’nin nasıl çılgınca bir cinayetler işleyebileceği tahmin edilebiliyordu, ama, bu kadarı da herhalde yine de öngörülememişti..

Gaddafî’nin sergilediği bu çılgınlıkların, Tunus’taki Zeyn’el- Âbidîn bin Ali’nin 24 yıllık ve Mısır’daki Husnî Mubarek’in de 30 yıllık diktatörlüğünü, baskı ve cinayetlerini unutturup, onların yüzlerini bile akettiğini hatırlamak yerinde olacaktır..

Bu arada, Amerika ve AB güç odakları ve NATO, nasıl bir müdahale edilebileceği veya edilmeli mi konusunda tartışmalar içinde..

Amerikan Başkanı Obama, 15 Mart sabahı, NATO Gen. Sekr. Rasmussen’le birlikte yaptığı açıklamada, ’sivil halka karşı askerî güç kullanan Gaddafî’nin meşruiyetini yitirdiğini ve uluslararası toplumun duruma seyirci kalmamak için gereken tedbirleri alacağını’ belirtti..

Ama, Gaddafî’nin özellikle hava saldırılarına karşı, BM. Güvenlik Konseyi kararıyla bir hava sahası uçuş yasağı getirilmesi yolundaki düşünceler de günlerdir tartışılıyor, ama, Rusya ve Almanya’nın bu konuya isteksiz yaklaşmaları konuyu tavsatıyor. Ayrıca, Fransa Başkanı Sarkozy’nin Gaddafî rejimiyle ilişkisi kesmesi ve Trablus’daki elçiliğini kapatması ve ’Direnişçiler’i ’Libya halkının meşrû temsilcisi olarak kabul ettiğini’ açıklayıp, Bingazi’de ayrı bir büyükelçilik açacağını ilan etmesi; bazılarına göre Gaddafî için ağır bir darbe sayılırken, bazılarına göre ise, onun işini daha da kolaylaştırıyor, müslümanların bu konuya daha bir teenniyle yaklaşmasına zemin hazırlıyor..

T.C. Başbakanı Tayyîb Erdoğan ise, bu gibi konulara sadece maddî menfaatlere göre bakılmasını eleştiriyor ve Batı dünyasının tavrını ’petrol demokratlığı’ olarak niteliyor ve bu arada, NATO’nun yapacağı askerî bir müdahalenin öngörülemiyecek yeni ve derin problemlere vesile olabileceği hatırlatmasında bulunuyor ve silah tâcirlerinin bu vesileyle yapmayı düşündüğü askerî müdahalelere asla yardımcı olmayacaklarını belirtiyor...

Erdoğan’ın bu arada Gaddafî’ye yaptığı çağrı da diplomasi dünyasının dikkatini çekti.. Çünkü, ikide bir, ’Ben devlet başkanı değilim ki.. Nereden istifa edeceğim, bir makamım yok ki.. Ben devrimimi yaptım 1969’da ve kenara çekildim, halk kendi kendisini yönetiyor.. Benim bir yetkim yok.. İdare yetkisi halk komitelerinde.. Ben bu halk içinde sıradan birisiyim ve istifa edecek herhangi bir sıfatım yok..’ gibi yanıltıcı beyanlarda bulunan Gaddafîye Erdoğan’ın, ’Halkın seçtiği, kabul ettiği bir Devlet Başkanı’nın işbaşına getirilmesi’ni önermesi ve halkın taleblerine göz kapamaması yolundaki çağrısının, diplomatik çevrelerde uyandırdığı kadar, Gaddafî’de de ilgi uyandırdı mı; bunu gelecek günler gösterecek..

*Zafer ve yenilgi günleri insanlar arasında dolaşır-durur; gerçek başarı ise..

Bu vesileyle tekrar edelim ki, savaşlarda yenmiş olmak veya bir başka konuda başarı elde etmiş bulunmak, haklılığın tek başına ölçüsü değildir; o sonucun hangi yollarla elde edildiğine de bakmak gerekir.. Unutmayalım ki, Yezid de, Hz. Huseyn’in Kerbela’dan getirilen kesik başı karşısında zaferini ilan ederken; onu öldürmüş olmasını kendi haklılığının delili olarak gösteriyordu.. Yani, zafer kazanmış olmak, bazen haksızlığını hak gibi göstermeye çalışanların Yezid mantığına da hizmet eder..

Hani, savaşan iki hükümdardan birisi yenilip esir düşünce, öteki ona‚’Bak, nasıl da yendim seni, kimin haklı olduğu ortaya çıktı..’ mânasında gururla hitab eder.. Esir hükümdar ise, ’Dünya halidir, aramızda bir ihtilaf meydana geldi; ben haklıydım, sen haksızdın.. Savaş oldu, neticede sen galib geldin, ben yenildim.. Ama, ben hâlâ da haklıyım..’ der..

Önemli olan da, fizikî açıdan yenilgiye uğranılsa bile, insanın, her durumda yine de haklı olduğuna inanabilecek bir idrak ve dikkat içinde olabilmesidir, o zaman gerçek bir yenilgiden söz edilemez.. Asıl yenilgi, kendi haklılığından şüpheye düşmüş insanların halidir..

Resul-i Ekrem (S)’in Uhud Gazvesi’nde; Hz. Huseyn’in de Kerbelâ’da fizikî açıdan mağlub olmuş gibi gözükmeleri buna birer örnektir.. Ama, asırlar geçtikten sonra bile, kimin haklı, kimin haksız olduğunun ölçüsü değişmemiştir.. Ve, o yenilgi gibi gözüken durumların içinden nurtopu nice zaferler zuhûr etmiştir.. Gerçek zafer, zâhiren yenildiği, tek başına kaldığı zaman bile, haklılığından şüpheye düşmeyenlerindir..

Ayrıca, yenmek ve yenilmenin, bir ilahî denge gereği olduğu, ’zafer ve yenilgi günlerinin insanlar arasında dolaştırılıp durduğu’ bildirilmiyor mu Kur’an’da?

Bugün, Libya’da ortaya, direnişçilerin yenilgisi gibi bir tablo çıkarsa; bu, zâlimlere karşı olan insanların hürriyetleri ve şerefleri için direnenlerin yenilgisi olacağından, elbette elem verecektir.. Ama, insanın hak ve özgürlük mücadelesinin bir rüzgarla gelip bir rüzgarla gidiverecek kadar basit olmadığını, derin köklerinin bulunduğunu anlatan önemli bir tablo çıkacaktır ortaya ve, Gaddafî ve çizgisindekiler için geriye sayım esaslı şekilde başlamıştır.. Bu ateş, o kart ağacın gövdesini içten içe kemirecektir..

Bu arada şunu da belirtelim ki, bu savaş, sadece tadlı emel ve hayallerle savaşa girmenin insanın karşısına nasıl acı sonuçlar çıkarabileceğini de çok canlı olarak gösterdiğinden; savaşı sadece hayalî zaferler kazanmak için nutuk atmak zannedenlerin uyanması ve dillerine bir dizgin vurmaları için bir fırsat oluşturabilir..

*

BAHREYN’DE İRAN ve SUÛD REJİMLERİ KARŞI KARŞIYA GELECEK Mİ?

Bilad-ı arab’da son iki aydır devam eden büyük sosyal çalkantıların bir diğer odağı da Bahreyn.. Bahreyn, İran Körfezi’nin güneyinde, coğrafî olarak Arabistan yarımadasının devamı mahiyetindeki adalar grubundan oluşan ve toplam -sadece- 650 km. kare kadarlık, küçücük bir bölge.. Ama, uluslararası hukuk açısından devlet.. Yani, Kıbrıs’ın Türkiye kontrolündeki kuzey kısmının 5’te biri kadar büyüklükte bir alan.. İngiltere, 1972 yılında, Körfez bölgesinde yer alan irili-ufaklı adalardaki egemenliğini ekonomik gerekçelerle sona erdirip çekilirken, Suûdî rejimiyle İran Şahı arasında bir gerilime yol açmaması için, Suûdî’lerin el altından çabalarıyla, buralarda bir takım şeyhlikler, emirlikler oluşuvermişti.. Elbette o zaman, İran’da da, bu adaların bir kısmının tarihte İran’a aid olduğu gerekçesiyle, İran Şahı’nın bu adaları ilhak etmesi gerektiğine dair talebler ve Şah o yönde adım atmadığı için de onun aleyhinde bir takım eleştiriler dile getirilmişti.. Ama, durumun o kadar kolay olmadığı görülmüş ve bu durumdan istifade eden Suûdî rejimi, kendisiyle işbirliği yapan Şeyh Halife Hânedanı’nı Bahreyn üzerine oturtmuştu..

Bu küçük ülkede, hâlen, çoğu hindli 300 bin kadarı yabancı işçi olmak üzere, 1 milyondan fazla insan yaşıyor ve halkın yüzde 70’inin şiî müslüman, yüzde 30 kadarının da sünnî müslüman olduğu kabul ediliyor ve amma, Bahreyn Sultanı, sünnî denilen kesime aid.. Yani, taa baştan tahrik edici bir durum.. Ve bu küçük sultanlığın yönetiminin bütün kilit noktalarında sunnî denilenler bulunuyor, şiî denilenler ise, yönetim mekanizmalarında hemen tamamiyle yoklar..

Şiî çoğunluk, durumu lehlerine çevirmeye birkaç kez kalkıştılar, ama, başarılı olamadılar.. Özellikle 1920’lerin ünlü isimlerinden Şeyh Hasan Muderris’in ailesi’nin buradaki şiî halk üzerinde etkisi, hâlen de derindir ve Âyetullah Taqî Muderris başta olmak üzere, bu ulemâ ailesinin ferdleri, inqılabçı ulemâ geleneğini burada hâlâ da sürdürmekteler.

İran’da 1979 başında gerçekleşen İslam İnqılabı’nın ilk yıllarında, müslüman coğrafyalarındaki ’İnqılabçı İslamî Hareketler’i bir merkezde toplamayı hedefleyen bir kuruluşun başına getirilen (ve sonradan iş siyasette meydana gelen bir takım gelişmeler içinde, 1988’de idâm olunan) Huccetulislam Mehdî Hâşimî’nin yönlendirdiği bir-iki darbe teşebbüsüyle Bahreyn Sultanlığı devrilmeye çalışıldaysa da, bunlar başarısız oldu ve ürkütülen Bahreyn Sultanlığı’nın Suûdî’lere daha bir yakınlaşmasına fırsat verdiğinden dolayı da ağır şekilde suçlanmıştı, Hâşimî..

Suûdî rejimi, daha sonra, deniz üzerinde kurduğu uzuuun bir havaî köprü ile, Bahreyn’i kendisine fiziken de bağladı.. İran ise, hem halkının büyük ekseriyetinin şiî olması ve hem de farsçanın da yaygın şekilde kullanılması ve de petrol üretimi açısından da önemli bir noktada bulunması açısından, Bahreyn’e olan ilgisini kesmemeye hep dikkat etti..

Ama, son iki ay içinde bu adada meydana gelen özgürlük gösterilerin önü alınamayınca, Bahreyn Sultanlığı, önce şiîlere de yönetimde 30 bin kişilik bir kadro açacağını açıkladı ve amma, bu açıklama, kitleleri yatıştırmaya yetmedi.. Bunun üzerine, Bahreyn Sultanlığı, teşvik ettiği ve kendisinin beslemesi olan kesimlerden bazılarını, sünnîlik adına yükseltilen şia aleyhinde bir takım sloganlarla kitleler üzerine yaptırttığı saldırılarla, durum, önü alınamaz bir şiî-sünnî kavgasına dönüştürülmeye çalışıldı..

Bu gelişmelerle, sünnîlerin son bir- iki asırdır devamlı eleştirdikleri Vehhabîliğin resmî gücü durumunda gözüken Suudî’ler de sünnîlerin hâmisi / koruyucusu durumuna geçirilmesinin zemini de hazırlanıyor. (Bu yanlışa düşülmemesini yolunda, Tahran’da miladî- 1987 sonunda tertib olunan Uluslararası Hacc Kongresi’nde rahmetli Kelîm Sıddıqî’yle birlikte, kongre sonrası yayınlanan bildiride ve de İran medyasında veya İİC’nin resmî beyanlarında vehhabîliğin hedef alınmaması; alınırsa bunun, vehhabîliğin kendilerini sünnîlerin şia karşısındaki temsilcisi durumunda göstermesine zemin hazırlayacağı yönündeki çabalar netice vermemişti; ne yazık ki..

Bugünkü duruma gelinebileceği o günden, elbette öngörülemezdi, ama, o anlayışın, bu gibi sonuçları ortaya çıkaracağını tahmin etmek zor değildi..)

Şimdi görülmektedir ki, Bahreyn Sultanlığı, duruma hâkim olamadığını anlayınca, Suûdî’lerden ve Körfez’in güneyindeki öteki rejimlerden yardım istemekte ve Suûdî güvenlik güçleri de Bahreyn’e girmiş ve tabiatiyle, İİC ise, tamamiyle devre dışına itilmiş bulunmakta.. İİC ise, zâhiren uluslararası hukuka göre bağımsız devletler arasında yapılmış yardımlaşma çağrılarının sonucu gibi gözükse de, gerçekte bir işgal olduğunu düşünmekte, haklı olarak..

Ancak, İran medyasının ve hattâ resmî makamlarının konuyu işlerken, müslüman vurgusundan ayrı olarak, bir de hemen daima şiî vurgusu yapması, tam da Suûdî’lerin istediği bir durum.. Suûdî’ler, çok sempati toplamayan o katı vehhabî anlayışına rağmen, kendisini sünnî müslümanların da temsilcisi durumuna yükselttirmiş olmanın keyfini çıkarıyor..

Bahreyn’deki gerilimin, kısa zamanda şiî-sünnî gerilimine getirilmesinde Suûdîlerin de etkili olduğu düşünülebilir..

Ama, bu durumda, İİC, yok sayılarak, tahrik edilmiş oluyor.. İran medyasının bu durumu Suûdî işgali olarak nitelemesi ve İİC Dışişleri Bakanı Salihî’nin de ’halka karşı silah ve zor kullanılmaması’ ; aksi halde, bu duruma, İran’ın eli kolu bağlı halde seyirci kalmıyacağı ihtarında bulunması, yaklaşmakta olan bir büyük tehlikenin işaret fişekleri durumunda.. Tabiatiyle, İİC’nin tepkisinin nasıl olacağı bilinmiyor, ama, şu anda Suûdî rejimi inisiyatif üstünlüğünü ele geçirmiş durumda gözüküyor.. Bu da, İran’la Suudî rejimini silahlı bir karşılaşmaya kadar götürebilir mi? Bunu şimdiden kestirmek zor..

T.C. Başbakanı Tayyîb Erdoğanın, 15 Mart günü yaptığı konuşmada, Kerbelâ’da 1370 sene öncelerde yaşanan kanlı boğuşmanın acılarını hâlâ yüreklerinde ve etkilerini de kardeşler arasındaki münasebetlerde hissettiklerini, zulüm üzerine, kan üzerine medeniyetler kurulamıyacağını belirtmesi de, gerçekte, Bahreyn’e yapılan bu müdahalenin müslümanlar arasında yeni bir kardeş kavgasına dönüşebileceği endişesinin dışa vurumuydu.. Nitekim, 15 Mart günü Moskova’ya gitmek üzere havaalanında yaptığı açıklamada, bu sözlerinin sadece Libya’daki iç-savaşla ilgili olmadığını, Bahreyn için de olduğunu açıkça da belirtti, Erdoğan..

Öte yandan, Suûdîlerin Bahreyn’e asker gönderme işini, Amerika’ya haber vermeden gerçekleştirdiğinin Washington tarafından açıklanması da bir ayrı durum.. Washington, bir oldu-bitti’yle karşı karşıya bırakıldıklarını hissettiriyor.. Bu bilgisizliğin gerçek mi, yoksa bir taktik mi olduğu ileride anlaşılabilecektir.. Unutmamak gerekir ki, Saddam da Ağustos-1990 başında Kuveyt’e saldırmadan önce, Bağdad’daki Amerikan B. Elçisi’yle Kuveyt’le olan ihtilaflarını münasib bir dille konuşmuş ve Amerikan B.Elçisi de, ’Biz, iki tarafı da dostumuz olan ihtilaflarda taraf olmayız..’ diyerek Saddam’ı Kuveyt’e saldırmak için daha bir yüreklendirmişti.. Bu umutlandırıcı sözlerle harekete geçen Saddam’ın başına sonra neler geldiği ve o sözlerin, Amerikan emperyalizminin kendi hedef ve planlarını uygulamak için bir yanıltmaca olduğu daha sonra acı bir denemeyle anlaşılacaktı..

Şimdi de, Amerikan emperyalizminin, Suûdî ve İran’ı karşı karşıya getirip, müslüman coğrafyalarında yeni plan ve hedeflerini gerçekleştirmek için yeni pozisyonlar yakalama peşinde olduğu düşünülemez mi?

*

SUÛD REJİMİ, İÇ BUHRANI GİDEREK DERİNLEŞEN YEMEN İÇİN DE TETİKTE!

Yemen’de de siyasî buhran giderek derinleşiyor.. Kuzey Yemen’in Devlet Başkanı iken, daha sonra 15 yıldan fazla bir zamandır marksist bir rejimle idare olunan Güney Yemen’i yenilgiye uğratıp, ülkeyi birleştirdiği için, popularitesi epeyce bir yükselen Ali Abdullah Salih, daha geçen seneye kadar, 32 senedir sürdürdüğü başkanlığını, ömür boyu devlet başkanlığına dönüştürmek için gereken kanun değişikliklerini yaptırmayı düşünüyordu.. Şimdi ise, 2014 yılında yenilenecek olan Başkanlık seçimlerine kadar durumunu kazasız-belâsız sürdürüp sürdüremiyeceğinin hesabında.. Hattâ o kadar ki, şimdiden, o seçimlerde tekrar aday olmayacağının da garantisini veriyor.. Ama, kitleler yine de tatmin olmuyorlar.. Çünkü, zaman kazanınca, yarınlarda biraz güçlenip, muhalefetin biraz gevşemesi halinde yeni taktikler geliştirebileceğinin endişesini yaşatıyor kendi halkına..

Konunun ilginç bir tarafı da, geçen sene bu sıralarda, Salih rejiminin, onu diktatör olarak niteleyen (ve bağlılarının 2 milyondan fazla olduğu bildirilen) Husî Kabilesinin isyancılarıyla kıyasıya bir savaşta olmasıydı..

Daha da ilginç olanı ise, o iç boğuşmanın, dışardan, Salih’in şiî katliâmı yaptığı şeklinde değerlendirilmesiydi..

Çünkü, Yemen’in kuzeyinde, Suûdî’lerle sınır komşusu olan Husî Kabilesi, şiî olarak niteleniyordu, uzaktan.. Ve amma, geçen sene bu sıralarda, Salih ile Husî Kabilesi liderleri anlaşma yapınca, bir anda unutuluvermişti, şii katliâmı..

Gerçek ise, daha da ilginçti..

Birincisi, Yemen halkının hemen tamamı gibi, Husî Kabilesi de zeydiyye veya 5 İmam mezhebinden idiler.. Ve, zeydîler, şiî kabul edilmezken, siyasî şartlar gerektirince, hemen onlara şiî oldukları gerekçesiyle sahib çıkma eğilimleri yükseltilmişti.. Üstelik, Ali Abdullah Salih de Husî Kabilesi’ne mensub idi ve de tabiatiyle, zeydîyye mezhebinden..

Ama, onun bu özellikleri o içi boğuşma yıllarında unutulmuştu..

Salih, kabile içi çatışmayı uzlaşmayla noktaladı.. Yani, mes’elenin özü, kabile içi iktidar savaşıydı, kesinlikle mezheb savaşı değildi..

Ne var ki, kabile içi iktidar savaşı olduğunu bile görmeyip veya görmezlikten gelip, şiîler öldürülüyor diye değerlendirenler, Husîlerin kendi içlerindeki o derin ihtilafı halletmelerinden sonra, Yemen’in mezhebini unuttulardı.. Ama, şimdi, Yemen halkı da herhangi bir mezhebî hedefle değil, müslüman bir halk olarak, kendilerinin hak ve özgürlüklerini 32 yıldır gasbetmiş olan Salih’e karşı itirazlarını en yüksek seviyeye çıkarmış bulunuyor ve zaman zaman ağır can kayıpları bile meydana geliyor ve Ali Abdullah Salih de yelkenleri epeyce indirmiş bulunuyor, ama, arada bir güç gösterisinden de geri durmuyor.. Ayrıca, Yemen’deki bir halk ayaklanmasının kendisini de etkileyeceğini düşünen Suûdî rejimi, Yemen’de Salih’in direnmesi için her türlü desteği sağlıyor..

Suûdî rejimi, yapyıllardır yaptığı dev silah yığınağıyla, şimdilerde hele de Arab Yarımadası’nda komşu olduğu rejimlerin, diktatörlüklerin devrilmemesi için elinden geleni yapmaya hazır bir vaziyette, teyakkuz halinde bekliyor.. Yani, Suûdî rejimi, dev Arab Yarımadası’nın etrafındaki irili ufaklı rejimler üzerinde, bir koruma şemsiyesi açmış vaziyette duruyor ve bu da onu, iç çatışma ve iç itirazlardan da koruyor, kendi iç kamuoyunada bir güç itminaniı veriyor, en azından şimdilik.. Onun için geçen Cuma günü yapılacağı umulan Hışım Günü gösterilerinde Suûd halkının hışımlandırılamadığı görüldü..

Bu neticenin alınmasında, , Gaddafî’nin Libya halkına karşı işlediği cinayetler, sindirme ve ezme operasyonları, Suûd halkının gözünü korkutmuş olabilir.. Gaddafî’nin kasablığı, ayrıca Ali Abdullah Salih gibilere bir örnek de oluşturacağa benzemekte..

Her ne kadar Arab Birliği’nin 12 Mart günü yaptığı toplantıda, Gaddafî suçlanıp, Libya hava sahası üzerine uçuş yasağı getirilmesi için Güvenlik Konseyi’ne teklifte bulunulmasına oybirliğiyle karar verildiyse de, bunun bile, kendi halklarını tahrik etmemek için ikiyüzlü bir karar olduğu biliniyor..

*BU HUŞÛNET’İN SAHİ VAR MI, BİR İZAHI?

’Hemen bütün arab dünyası tam bir uyuşukluk içinde..’ derken, beklenmiyen bir anda, yağmur sonu mantarları gibi, her yerde, arab toplumlarının tarih sahnesine geri dönmesi ve üzerlerine düşen insanî sorumlulukları ifa etmeye hazır olduğunu göstermek istercesine ayağa kalkması, dünyada özellikle de bu müslüman halklar için, yeni bir kanaat oluşturmaya başlamışken..

Bilhassa Pakistan, Afganistan ve de Irak’ta meydana gelen ve sonu gelmez şekilde devam edip giden ’intihar saldırıları’nın, Filistin’de çaresizlik içinde, düşmana saldırmakta geliştirilen ve tamamen başka şartlarda cereyan eden eylemler gibi, ’istişhad eylemi’ olarak isimlendirilmesi mümkün olamıyor..

Hele de şu son on yıllarda giderek daha bir artan ve bir moda çılgınlığı haline dönüşme eğilimi gösteren ’intihar saldırıları’nda, eylemcilerin kendi canlarını da fedâ etmeyi taa baştan göze almaları ve kurtulmak için herhangi bir tedbire tevessül etmemeleri ve bu eylemcilerin bilhassa Afganistan, Pakistan ve Irak medreselerinde eğitim gören talebeler arasından çıkmaları üzerinde durulmalı değil mi?

Eylemi yapanlar kendilerini müslüman olarak niteliyor; eylemin muhatabı olanlar da aynı şekilde, büyük çapta ’müslüman..’

Ve müslümanlara saldıran bir askerî güce karşı değil; Pazar yerlerinde, ekmek fırınları önlerinde ve benzeri kalabalık yerlerdeki sivil kalabalıkların arasına dalan bir kişi, üzerindeki patlayıcıları kendisiyle birlikte patlatıyor.. Ve uzak diyarlardan hadiseye bakan bazıları da, bunun som imanın gereği olarak yapıldığını dile getirebiliyor.. Sahiden de öyle mi?

Ve bu gibi eylemlerin cihad kavramıyla izah edilebilir bir tarafının olup olmadığı üzerinde ciddî-ciddî durulmalı değil mi?

Bu gibi saldırıları müslüman olmayanlar anlamıyor da; müslüman olanlar anlıyabiliyor mu sanki?

Bu gibi eylemlerin herbirisine de‚ ’istişhad eylemi’ denilebilir mi sahi ve nasıl?

14 Mart günü, Afganistan’da, Kunduz eyaletinde gerçekleştirilen ’intihar saldırısı’nda 40 kadar insan daha can verdi.. Yüzlerce de yaralı.. Ölenlerin çoğunun polis olmak için başvuruda bulunmak için orada oldukları bildiriliyor.. Aynı gün, Irak’da ve Pakistan’da gerçekleşen benzer saldırılarda da, müslüman olarak bilinen onlarca sivil insan veya asker-polis gibi güvenlik güçleri öldü.. Ve bunların hemen tamamı da kendilerini ’müslüman’ olarak niteleyen kimselerdi, büyük çapta..

Müslümanın, kendisine şehidliğin nasib olmasını arzu ve niyaz etmesi ile, saldırgan küffara karşı savaşmak üzere, ölüm tehlikesini taa baştan göze alarak meydana atılması ile, ’şehid olayım deyip, tedbirsizce mücadeleye atılması arasındaki farkı farketmek gerekir..

Hem de âcilen..

*

Söz huşûnetten açılmışken, bir de Papa’nın ilginç bir yaklaşımından sözedelim:

Katolik hristiyanların ruhanî lideri olarak bilinen Papa 16. Benedickticus’un son olarak yayınlanan bir kitabında, ’Hz. Îsâ Mesîh’in yahudilerce öldürüldüğü’ şeklindeki hristiyan iddialarının gerçek olmayabileceğini düşündüğünü dile getirmekte ve ’Şahsen, Îsâ Mesîh’i yahudilerin öldürmediğine inanıyorum..’ da demekte.. Reuters Ajansı’nın 11 Mart 2011 tarihli haber-yorumunda, Papa’nın bu görüşünün, ’bir Papa tarafından ilk kez dile getirildiği ve yahudilerin ikibin yıllık bir suçlamadan tebrie olunduğu, temize çıkarıldığı’ belirtilmekte..

Papa ayrıca, ’Tanrı’nın zâtında huşûnet yoktur. Onun içindir ki, mesihîler de, tıpkı Tanrı gibi, huşûnetsiz olmalı ve kendileri ve diğerleri aleyhine huşûnet ten kaçınmalıdırlar..

Şahsen inanıyorum ki, zorbalık ve huşûnet, dinin zayıflamasına müncer olmuştur..’ da demekte..

Şimdi, bu konuya, ayrı bir dinin liderinin sözü olarak dudak büküp geçebiliriz; ama, günümüz dünyasında, iki Dünya Savaşı başta olmak üzere, hemen bütün büyük savaşları çıkaranların ve en kanlı savaş sahnelerini sergileyenlerin hristiyanlar olduğu bilindiği halde; Katolik dünyasının liderinin huşûnetten kaçınılması çağrısı yaptığı bir sırada, müslüman coğrafyalarından dünyaya yayılan haberlerin, hem de bizzat müslüman kitleleri hedef alan bazı ’müslüman eylemciler’ eliyle parça parça edilmesini, evet, nasıl izah etmeli?

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim