Ortadoğu’daki satrançta, kim neyi ve nasıl oynuyor?

17.06.2011 23:00

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Bilindiği gibi, bazı ulemâ, satrancı fıqhî açıdan oyun saymış; bazıları ise, beyin jimnastiği  olarak telakki edip, yenen ve yenilen taraflar arasında bir şeyler alıp verme olmaksızın oynanması halinde caiz bilmiştir.. Çünkü, şansa kalan, gizli kapaklı bir tarafı yoktur satrancın, her şey ortadadır.. Ve bir kaç hamle sonrasındaki zaferi hesab ederek, ilk planda birkaç hamlenin yenilgiyle sonuçlanması gibi sahnelerle karşılaşılabilir.. Ama, aslolan, ‘Şah’ın korunması, onun ‘mat’ olmamasıdır.. ‘Şah’ın korunması uğrunda, gerektiğinde, basit taşlar/ piyonlar bile ‘vezir’ yerine geçer ve ‘vezirl’er de harcanabilir, ‘kale’ler verilir, ‘fil’ler işe yaramaz hale gelir.. Ama, bütün bunların hepsinin varoluşunun sebebi, ‘Şah’ın korunması içindir ve değerleri de ancak, ‘Şah’ın korunması hedefine yaptıkları hizmetle sınırlırdır..

(Merhûm) İmam Rûhullah Khomeynî’nin, 25 yıl öncelerde, o zamana kadar nice geçmiş ulemâ tarafından haram diye nitelenen satrancın, alıp verme olmadığı takdirde oynanabileceğine dair fetvasını yayınladığı zaman, nicelerinin ‘Merg ber şatracbâzân! / Satranç oynayanlara ölüm!..’ diye gösteri yaptıklarını ve buna karşı İmam Khomeynî’nin de, ‘satrancın oynanabileceğini söyleyen buradayken, satranç oynayanlara ölüm diye gösteri yapmanın mantıkî tutarsızlığı’na işaretle, o protestocuları ağır şekilde eleştirisini hatırlayabiliriz.

**

Elbette, bu yazıda ele almak istenilen konu, müslüman coğrafyalarında, özellikle de Ortadoğu oynanan çetin satranç oyunudur..

Ancaaak, ‘Ortadoğu’da oynanan bu satrancın hiçbir tarafı aşikar değil; kim neyi, nasıl ve niçin oynuyor veya kimin elini perde gerisinden kim oynatıyor, mechûl..’ denilebilir..

Tunus ve Mısır’da nisbeten kolay ve hafif atlatılan ve 25-29 yıllık tahakküm kadrolarının devrelmesine yol açan hadiseler sonrasınrda, değişenin sadece yönetim kadrolarındaki kişiler olmasına rağmen, yine de o sosyal bünyelerde kısmî bir rahatlama hali yaşandı.

Ama, Libya’da Muammer el’Gaddafî’nin, ülkesi adım adım erimeye sürüklenmesine rağmen direnmesi, öteki arab rejimlerinin de direnmesininin kıvılcımı oldu..  Gaddafî’nin 42 yıllık tahakkümüne karşı, birçok şehirlerdeki hemen bütün halk kitleleri bir anda ayaklanıp, şehirlerin idaresine ve kışlalardaki silahlara el koyunca.. Gaddafî’nin bu ayaklanan kitleleri ve onların şehirlerini ezmek için silaha başvurdu ve karşılığında da, ayaklananlar da silahlı karşılık verdiler.. Belki de, bu oyunun en tehlikeli merhalesi böylece başlamış oldu..

Ve devreye BM Güvenlik Konseyi kararı adına NATO girdi ve aradan üç ay geçtiği halde, o korkunç yıkım hâlâ da devam ediyor ve sonucun ne olacağı belli değil.. Trablus’a sıkışmış olan Gaddafî, oradaki direnişini sürdürüyor.. Bu arada, NATO  ülkelerine mesajlar gönderip, ‘Geliniz, benim statüm üzerinde değil, ama, Libya petrolleri ve diğer her konuda  görüşelim, anlaşabiliriz..’ diyor.. Ama, Libya üzerinde böylesine kendi öz malı gibi sözsahibi olduğun hissettiren bu kişi,  hemen arkasından da,  Ben resmî bir sıfatı olmayan birisiyim, hangi vazifemden, istifa edeyim ki?’ diyor..

Gaddafî’nin, yönetimdeki ikinci isim durumunda olan oğlu Seyf-ul’İslam ise, son olarak, ‘Babam seçime gitmeye hazır.. ‘ diyerek, bir seçim yapılmasını öneriyor..

Daha öncesinde de, zâten krallıkla yönetilen ve  42 yıldır da Gaddafî’in pençesinde bulunan  ve ‘seçim’in ne demek olduğunu bile bilmeyen bir halkın neyi, nasıl seçeceği de bir ayrı konu..

Ne güzel hayallerle, ümidlerle ayaklanıp ülkelerini kurtaracaklarını düşünerek ayaklanan ve Bingazi’yi kendilerine başkent haline getiren muhalif/ isyancı güç ve kitleler ise, bugün geldikleri noktada, emperyalistlerin eline sarılmaktan başka bir çarelerinin olmadığı acı gerçeğine sığınıyorlar,  denize düşen yılana sarılır..’ mantığınca..

Bu arada, gün geçtikte, Gaddafî rejimiyle diplomatik ilişkisini kesip, Bingazi’deki muhalifleri Libya halkının gerçek temsilcisi olarak tanıdıklarını açıklayıp, orada elçilik açan ülkerin sayısı giderek artıyor.. Son olarak, bunlara geçen hafta, Almanya da eklendi..

Türkiye ise, her iki tarafla bağlarını sürdürse de, Gaddafî’nin artık söz dinlemez bir duruma gelmesinden dolayı, Tayyîb Erdoğan’ın onun adını çizdiği biliniyor..

Emperyalist güç odaklarının, yarınlarda Gaddafî’yle mi, yoksa bu muhalif ve ayaklanan güçlerle mi işbirliği yapmak noktasında nasıl bir karar vereceğini ise, yine yarınlar gösterecek..

İlginçtir, 14 Haziran 2011 günü ajanslar, Libya’dan geçtikleri bir haberde, Gaddafî’yi, Rusya’nın müzakereler için başkent Trablusgarb’a gönderdiği Kirsan Ilyumzhinov’la satranç oynarken gösteriyordu.. Bu kişi de, aynı zamanda, Dünya Satranç Federasyonu Başkanı idi..

Ilyumzhinov, Gaddafî’nin barış görüşmelerine hazır olduğunu, ama istifa etmek veya ülkeden ayrılmak gibi bir bir niyeti olmadığını ve "Hiçbir yere gitmeyeceğim. Akrabalarım burada öldü. Ben de bu topraklarda öleceğim" dediğini açıklıyordu..

*

Gaddafî’nin, ‘Benden sonrası isterse tufan olsun, Libya isterse bir küllüğe dönsün..’ mantığıyla sergilediği kanlı oyun, Yemen ve Bahreyn’deki benzerlerine, Ortadoğu coğrafyasında hele de son yüzyıldır hükümfermâ olan  İttihadçı- kemalist- Nâsırcı, Şahçı, Baasçı kandökücülüğün yine de geçerli bir yol olduğunu bir daha hatırlattı..

Ve son olarak da, Suriye’de yankılandı ve oradaki rejimler de Tunus ve Mısır rejimleri gibi çekilip gitmek yerine, gideceklerse bile bunun dövüşe-dövüşe olması gerektiğini sergilemeye başladılar..

Bahreyn’deki Âl-i Khalîfe sultası, durumu, Suûdî ve Qatar’dan getirttiği askerler eliyle kanlı bir şekilde bastırdı.. (Bahreyn konusuyla dünya kamuoyunda yazık ki, İran’dan başka kimse pek ilgilenmiyor.. İran’ın ilgisi de, hem, 1,5 milyonluk bu küçük sultanlığın halkından üçte ikisinin şiî olmasından ve hem de Bahreyn’in, geçmişte yüzyıllarda İran’a olmasından kaynaklanıyor..

İngilizler 1972’de İran Körfezi’nden çekilirken, yığınla petro-dolar şeyhlikleri, kukla sultancıklar bırakmıştı.. O zaman İran Şahı, Bahreyn’i almak için içerde çok teşvik edilmiş ve amma bu olmadığından eleştirilmişti..) 

Yüzbinlerin, milyonların Yemen’de aylarca süren sivil- silahsız direnişi ise, 33 yıllık diktatör Ali Abdullah Sâlih’in makamını terkedeceğine dair verdiği sözlerden üç kez dönmesi ve Sâlih’in yakınlarının dâhil olduğu El’Ahmer  ve Haşit kabilelerinin de Sâlih’e karşı çıkması ve bazı komutanların da halkın tarafına geçmesiyle, silahlı bir mücadeleye doğru yol almaya başladı..

Sonunda.. Ali Abdullah Sâlih’in sarayına Mayıs-2011 başında yapılan bir roket saldırısında Sâlih yaralandı ve yerine, C. Başkanı Yard.  Abddurrabb Mansûr’u  C. Başkanı Vekili’ olarak bırakarak Suûdî rejimine intikal ettirildi.. Orada, tedavisi hâlâ da sürüyor,  bazen de öldüğüne dair haberler veriliyor.. Halbuki, başkent San’a’dan ayrılmak üzere uçağa yürüyerek gitmişti.. Durumu gerçekten de mi ağır; yoksa, Amerikan emperyalizmi ve Suûdî rejimi, ‘Sâlih’siz bir Yemen’ için, yeni yönetici kadroları mı hazırlıyorlar?

Herhalde, bu ikinci ihtimal..

*

Amerikan emperyalizmi, kendisini bu bölgede oynanan satranç oyunlarının da ‘Şah’ı olarak görüyor ve bütün siyasî oyunları, kendi Şah’lığının devamı ve mat olmaması hesabı üzerine kuruyor ve bu uğurda herşeyi göze alacak ve aldıracak bir gözükaralık kararlılığında gözüküyor.. Ve amma, ‘mekerû ve mekerallah, wallahu khayr’ul mâkirîyn..(Onlar bir tuzak kuruyorlar, Allah da bir tuzak kuruyor.. Muhakkak ki, Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır..) (Âl-i Imran,54)..

Ve, Suriye’de neler oluyor?

Ve, Suriye...

Ortadoğu’da, stratejik açıdan en önemli ülkelerden birisi Suriye..

Çünkü, ülkesinin su kaynakları ve buğday ambarı niteliğiyle ayrı bir yeri olan Golan Tepeleri’ni  44 yıldır kurtaramadığı için, siyonist İsrail rejimiyle barış andlaşması yapmayan  ve sadece ‘ateş-kes’ konumunda bulunan bir devlet Suriye..

Lübnan’da etkili.. Hizbullah ve HAMAS’a sağladığı imkanlarla da siyonist İsrail’in ve bütün emperyalist dünyanın hışmını üzerine çekiyor..  Bu açıdan çok önemli bir noktada bulunuyor..

Bu ülke, 50 yıla yakın bir zamandır sıkıyönetimle idare olunuyordu, ordu her yerde herşeye karışıyordu..

Ayrıca, 10’luk bir Nusayrî azlığına mensub olan ‘Esed Ailesi’ (1970-2000 arası -baba- Hâfız Esed, şimdi de -oğul- Beşşar Esed) tarafından yönetilen bir ülkede, sosyal rahatsızlıkların giderek derinleşmesi karşısında, böyle bir aile saltanat ve aile tahakkümünün hatırlanması da tabiîdir..

Kezâ, Baas (diriliş/ rönesans)  ismi taşıyan bir menhus ideolojinin sosyal bünyenin hemen her  biriminde örgütlenmiş olan milis güçleri ve de güçlü bir Muhaberat (İstihbarat) teşkilatının korkuya, sindirmeye dayalı olarak süren karanlık iktidarı..

Bütün bunlar, böyle toplumlarda hiç beklenmiyen anlarda sosyal patlamaların meydana gelivermesinin tabiî karşılanmasını gerektirecek durumlar..

‘Arab Baharı’ rüzgarı rejimleri sarsarken, sıranın Suriye’ye de gelmesi kaçınılmazdı.. Her ne kadar Beşşar Esed, babası Hâfız Esed döneminden kalma devlet yönetimi anlayışına göre epeyce farklı bir profil oluşturuyor idiyse de..

Nitekim..

Önce güneyde, Ürdün sınırındaki Der’a kasabasında başladı karışıklıklar, Mart ortasında..

Böyle zamanlarda, ‘dış mihrakların oynattığı güçler’ suçlaması çok etkili olduğundan, Beşşar Esed rejimi de o propaganda silahına sarıldı.. Ve sonra da kanlı şekilde bastırıldı.. Ama, karışıklık hadiseleri, hele de Cuma namazlarından sonra, -başkent Şam / Dımeşq / Damascus dışındaki- hemen her şehirde tekrarlanmaya başlandı.. Hama’da, Humus’da, Duma’da, Lazqiye’de, Haleb’de, (Nusaybin’in hemen karşısındaki) Kamışlı’da haftalardır süren Cuma gösterileri, bir çığ gibi gelişti.. Ve bu gösterilere karşı, şiddet yöntemleriyle ve protesto gösterisi yapan kitlelerin üzerine ateş açarak karşılık verdi, Suriye rejimi.. Her bir gösteriden geriye 10’larca cenaze kaldı.. Ve her cenaze rejimin temellerini daha bir sarstı.. Ve her cenaze, Esed rejimini daha bir korkuttu.. Korktukça öldürdü ve öldürdükçe daha bir korktu..

Hadiseler gelişme istidadı gösterdikçe.. Tehlikenin büyümekte olduğunu hisseden Tayyîb Erdoğan, yakın  ve karşılıklı güvene dayalı dostluk ilişkileri tesis ettiği Beşşar Esed’e,  ‘Görüntü dünyayı rahatsız ediyor, haberiniz olsun..’ haberi verdi, bir takım sosyal reformları gerçekleştirmesi tavsiyesinde bulundu.. Ama, bu tavsiyeleri dinlemekte  ve gereğince amel etmekte Beşşar Esed başarısız kaldı..

Gerçi, sonunda bir umumî af ilan ederek, bütün siyasî suçluları serbest bıraktı; ve  üye olunması bile idâm cezasıyla karşılık gören ‘İkhvan’ul Muslimiyn (Müslüman Kardeşler) Teşkilatı’nın mensubları da serbest bırakıldılar..

Yarım asırlık Sıkıyönetim kaldırıldı.. Ama, kağıd üzerinde kaldırılmakla, ordunun tahakkümcü gücününün hemen kırılıp, kontrol altına alınabileceğini sanmak safdillik olur..

Ama, artık dağ yamacından yuvarlandıkça daha bir büyüyen ve karşı durulmaz hale gelen bir büyük çığa dönüşen sosyal karışıklıklar  bu gibi düzenleme veya tâvizlerle önlenebilecek gibi değildi.. Aynı şekilde, Muhaberat (İstihbarat) teşkilatınının ve de Baas Partisi’nin milis güçlerinin uygulamaları ve toplumda meydana getirdikleri derin korku ve nefretin bir anda zail olacağı beklenmemeliydi.. (Kendi ülkemizde, bunca çabalara rağmen, kemalist-laiklerin, silahlı güçlerin ve diğer derin devlet kadrolarının kontrol altına alınması tamamiyle sağlanabilmiş midir; böyle bir mukayese yapılmalıdır..)

Karışıklıklar haftalar-aylar boyu devam etti, Suriye’de..

Sonunda, bu kez de kuzeyde, Türkiye sınırına 20 km. uzaklıktaki Cisr’uş’Şugûr kasabasında korkunç hadiseler oldu..

Önce, 120 polisin pusuya düşürülerek katledildiği açıklandı..

Tabiatiyle böylesine bir tuzak karşısında, resmî güçlerin tepkisinin nasıl olacağı da belliydi..

Ancaak, ilgi çekicidir, içerde, nelerin olduğuna dair haberleri doğru dürüst kimse bilmiyordu.. Herkes elyordamıyla haber yapıyor, haber yayıyor ve yorum yayınlıyordu..

Nitekim, Suriye resmî makamları bu büyük katliâmı haber verirken, hattâ TC. medyasından niceleri, bunun gerçek olmadığını, bir tuzak olabileceğini ekranlardan ilan ediverdiler..

Suriye asıllı ve Ortadoğu konularında görüşüne çokça başvurulan H. Mahallî ise, âdeta, Şam Hükûmeti’nin sözcüsü gibi davranmakla suçlanıyordu..

Ama, Beşşar Esed’in kardeşi olan ve sosyal karışıklıkların, babaları Hâfız Esed yöntemiyle, (kemalistlerin TC.’deki yaptığı gibi) imha, yok etme, tenkıl yoluyla bastırılması tarafdarı olduğu bilinen ve ordu kumandanlığını uhdesinde bulunduran Mâhir Esed’in sert tedbirlere başvuracağı tahmin ediliyordu..

Arab diyarlarındaki hemen bütün halk ayaklanmalarını inqılabçı hareket olarak selamlayan İİC ise, Suriye’deki rejimin zaafa uğratılmaması gerektiğini düşünüyor ve bu rejime karşı ortaya çıkan protesto gösterilerini emperyalist odaklara hizmet eden odakların işi olarak suçluyor ve hattâ, İran medyasında da,  Türkiye’nin Suriye konusunda ikiyüzlü bir siyaset izlediğini dile getiren yorumlar yazılıyordu.. Bu yorumlara göre, Türkiye hem Beşşar Esed’i destekliyor gibi gözüküyordu; hem de ayaklanan kitleleri yüreklendirici bir tavır takınıyordu..

Bu arada, Amerika ve müttefikleri, BM. Güvenlik Konseyi’nden, tıpkı Libya Buhranı’nda olduğu gibi bir müdahaleninin yolunu açacak şekilde bir karar çıkartma eğilimine girdiklerini hissettiriyorlardı.. Bu durumda,  Tayyîb Erdoğan da Beşşar Esed’le sık sık görüşerek, sivil halk kitlelerine karşı silah kullanılmamasını, ‘uluslararası hukuk’ adına diye yaklaşmakta olan tehlikeleri hatırlatıyordu.. Ama, bunlar pek etkili olmadı..

Bu arada, uluslararası medyada, Suriye’de olup bitenler üzerine, oraya gitmeksizin, temennilere ve ideolojik tarafdarlıklara paralel bir çizgide, etkileyici, ürpertici cinayet haberleri yayınlanıyordu..

Bunlar ne kadar gerçekti?

Bir-iki örnek zikredelim..

Londra’da Suûdî sermayesiyle yayınlanan ‘Al-Sharq al-Awsat / Ortadoğu’  gazetesi ise, İran askerlerinin de Suriye Ordusu’nun yanında halkı sindirmekte kullanıldığını iddia ediyordu, 15 Haziran günü.. (1982’deki Hama Katliâmı sırasında da, Suriyelilerin yanında İran askerlerinin olduğunu bizzat gördüğünü iddia eden Türkiye’li bir hoca da vardı ve ona, ‘O hassas anda, sen orada ne arıyordun ve İran askerleri olduğunu nereden bildin?’ diyenlere, ‘o kadarcasını biliriz..’ diye karşılık vermişti.. )

Bu arada, Suriye’deki korkunç hadiseleri dünyaya duyurduğu ileri sürülen bir internet sitesi de ilginçti..

Suriye’deki ayaklanma haberlerini bütün fecaatiyle dünyaya duyurduğu ileri sürülen Emine Araf adında ve Suriye asıllı Amerikan vatandaşının sanal âlemde yazdıkları oldukça önemliydi..  Araf, 35 yaşında Şam'da yaşayan bir Suriye-ABD vatandaşı olduğunu söylüyor, (A Gay Girl in Damascus) adlı blogunda Suriye'deki son durumu aktarıyor ve hem Suriyeli, hem kusursuz ingilizce konuşması yazdıkları dünyada ilgi uyandırıyor ve ’Guardian, New York Times, AP, Washington Post, Le Monde’ gibi, dünyanın önde gelen yayın organları Araf ile e-mail üzerinden yaptıkları söyleşileri yayınlıyorlardı.. Ancak, geçen hafta içinde blog üzerinden kuzeni olduğunu söyleyen bir kişi Araf'ın kaçırıldığını duyurunca, onun kurtarılması için uluslararası bir kampanya başlatılması feryadları yükseliyordu.. Ama, blogu yazan ve uzun süredir internet üzerinden Araf kimliğiyle yazan kişinin Amerikan vatandaşı Tom McMaster olduğu anlaşıldı..

McMaster’in tuzağı, tatil için geldiği İstanbul'da, Batı dünyasının ünlü televizlarına telefonla röportajlar verirken açığa çıkmıştı..

14 Haziran 2011 günü Hürriyet’te yayınlanan röportajında, ’Başta bloglara, haberlere, tartışma gruplarına yorum yazmak için yarattım bu kimliği. Bir Amerikalı olarak ABD'nin Ortadoğu politikalarını eleştirdiğimde beni 'Amerikan düşmanlığı' ile suçluyorlardı. Ama Emine olarak yazınca insanlar vermek istediğim mesajı anlıyorlardı. Sonra zaman içinde karakter gelişti. Ama asla bu kadar büyüyeceğini düşünmedim.’

Emine Araf, McMaster'ın bir roman için kurguladığı bir karaktermiş aslında. Suriyeli, hem Doğu hem de Batı kültürünü yakından bilen bir karakter..

’Ben bir yazarım.. 'Ne kadar iyi yazıyorsun' denirse havalara uçarım. İnsanlar yazdıklarımı beğendi ve sonra basın ilgi göstermeye başladı. 'Guardian beni aradı demek ki herkesi kandırabilecek kadar zekiyim' dedim, egom şişti. Bırakmaya çalıştım, ama yapamadım." diyordu bu kişi..

Kendisine yıllarca direniyor gözüken bir Suriye rejimini eline geçirdiği fırsatla, uluslararası entrikalarla sıkıştırmak isteyen emperyalist odakların, bu ülkeyi her tarafından kuşattığını ve o  emperyalist odakların düşündüğü tek hususun, siyonist İsrail rejiminin en büyük faydayı sağlamasını gözetmek olduğunu da unutmamak gerek..

*

Öte yandan, Suriye ordusunun hışmından korkan kitleler, kasabalarının dümdüz edileceğinin endisesi ile, binler halinde, Türkiye sınırına gelmeye başlayınca.. Suriye Hükûmeti, sınırın kapanmasını istedi.. Ancak Tayyîb Erdoğan, o seçim telaşı içinde, yine de Suriye’yle yakından ilgileniyor ve ‘bize sığınmak isteyenler üzerine sınırımızı asla kapatmayız.’ diyordu..

Bu da ayrı bir gerilim konusu oldu. 17 Haziran günü, Suriye’den Türkiye’ye sığınanların sayısı 10 bini bulmuştu.. Ve bunların hemen tamamı, çocuk, kadın ve yaşlılar idi.. Bir müdahale ânında, zarar görmesinler diye aile reisleri tarafından gönderilmişlerdi.. Bu onbinler, sınır civarında, Yayladağ’da kurulan çadırlarda barındırılıyordu.. Aile reisleri ise, bir askerî saldırıya muhatab olmaları halinde, hemen Türkiye tarafına geçmek için bekliyorlardı.. Ve onların da 20 binden fazla olduğu bildiriliyordu..

Ancaak, ilgi çekici olan husus, TRT Türk muhabiri Musa Özuğurlu’nun, bir çok yabancı muhabirle birlikte Cisr’uş’Şugûr’a götürüldüğünde oradan 14-15 Haziran günleri geçtiği haberler çok daha başka bir resim çiziyordu..

Bu TRT muhabirinin, halkla serbestçe yaptığı görüşmelerin sonucu olarak bildirdiğini belirttiği tesbitlerine göre, ‘çoğu yerli olmayan 500 kadar silahlı kişi kasabaya baskın yapmışlar, adliye, hastane, postane gibi bütün resmî binalar yakılıp yıkılmıştı. Tecavüzlere, yağmalamalar da aynı şekilde..  Halk, onların şerrinden korumak için çocuklarını, ailelerini Türkiye tarafını göndermişler.. Ordu kasabaya gelip duruma yeniden hâkim olduğunda, halk kurbanlar keserek, karşılamıştı askerleri..’

Evet, bu muhabirin iddiaları ve kamerasından yansıyan ve yüzlerce insanın gözyaşları içinde, kasabalarının başına gelenleri anlatırken dile getirdikleri karşısında sorumluluğumuz daha bir artıyor..

Sözkonusu TRT muhabiri, ayrıca, ‘Türkiye tarafından da silahlı kişilerin veya silahların geçtiği’ne dair iddiaları da aktarıyordu..

Suriye’de nelerin olup bittiğini anlamak, çok kolay olmasa gerek..

Hele, yükselen birkaç mazlûmâne feryad üzerine, hayal âlemlerindeki inqılab’ın gerçekleşmekte olduğunu zannederek, yükselen her ayaklanmayı sevinçle karşılayanlar, o ateşin içinde bizzat olmaksızın, uzaktan temaşâ yoluyla veya uluslararası medya yoluyla bir çok yanılgılara âlet olabileceklerini unutmamalıdırlar..

Açıktır ki, Suriye’deki rejim bir zulüm rejimidir, ama, ona karşı çıkanlar kimlerdir, bunun net bir ipucu var mı, elimizde? Ve bu santranç oyununda hangi elleri kimler oynatıyor, net olarak bilen var mı?

 

  • Yorumlar 14
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim