Ortadoğu'da Yeni Haritalar... -3

18.03.2003 05:20

Ayşe Hür

Suriye'nin bağımsızlığı
Yavuz zamanında Osmanlı topraklarına katılan bölge aslında başından beri yarı özerk biçimde idare edilmişti. Cezzar Ahmed Paşa döneminden (1775-1804) itibaren Suriye'de yerel valiler, Osmanlı merkezi otoritesinden iyice uzaklaşmışlardı.
Bölge, Hıristiyan nüfusu yüzünden daha 17. yüzyılda Fransızların ilgi alanına giriyordu. Osmanlıların, bir Batıni mezhebi olan Dürzilere dayanarak, kökleri 5. yüzyıla uzanan bir Hıristiyan mezhebi olan Marunilere
karşı baskı kurma politikaları ciddi gerginlik kaynağıydı. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde çoğu Beyrut'taki Amerikan ve Fransız okullarında eğitim görmüş Suriyeli entelektüeller, Arap bağımsızlığının bayraktarlığına
girişmişti. Kurulan örgütlerin en önemlisi El Cemiyet el Arabiyah el Fatat (Genç Araplar Birliği) adını taşıyordu. Diğeri ise gizli Arap ordusunun çekirdeğini oluşturan El Ahd idi.
Cemal Paşa'nın çalışmaları
1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde iktidardaki İttihat ve Terakki, etkili ismi Cemal Paşa'yı idareyi sıkılaştırmak amacıyla Suriye'ye yolladı.
Cemal Paşa'nın ilk işi El Fatat üyelerini tutuklamak, örgüt üyeliğiyle suçlanan 21 Arap'ı, Şam ve Beyrut'da asmak oldu. Arap milliyetçileri bunun üzerine Mekke Şerifi Hüseyin'le temasa geçti, Hüseyin, 5 Temmuz 1916'da isyana niyetlenen kabile şefleriyle ve bazı İngiliz yetkililerle görüştü. Bunlar arasında daha sonraları 'Arabistanlı Lawrence' olarak ünlenecek olan T. E. Lawrence da vardı. 1917 yılı boyunca Lawrence komutasındaki bedevi kabilelerinin yürüttüğü yıpratma savaşı sonunda Osmanlı birlikleri bölgede kontrolü sağlayamaz hale geldi. Ekim 1918'de Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal, Şam'a İngilizlerle bir kahraman gibi girdiğinde Arap milliyetçileri
amaca ulaşmış gibi görünüyorlardı.
İlk bağımsızlık ilanı
Faysal'ın durumu çok zordu. Deniz-aşırı bir imparatorluk kurmak isteyen Fransa, Akdeniz'e bağlantısı yüzünden Suriye'de hak iddia ederken, buna razı olmayan İngilizler, işi Amerikan mandasını tercih edecek kadar ileri götürmüşlerdi. ABD ise Faysal'ı adam yerine koymuyordu. Bu koşullar altında Faysal'ın ilk işi Fransız birliklerinin kontrolündeki Lübnan dışındaki bölgelerde egemenliğini ilan etmek oldu.
Mart 1920'de Genel Suriye Kongresi toplandı ve Suriye'nin bağımsızlığı ilan edildi. Faysal ve destekçileri, yeni Suriye'yi inşaya girişti. Arapçanın resmi dil olduğu kabul edildi ve Osmanlıca kitaplar Arapçaya çevrilmeye başladı. Ancak olanlar, Fransa ve İngiltere'nin planlarına tersti; onların aklında bağımsız bir Suriye değil, kendilerine tabi bir manda yönetimi vardı.
Nihayet Nisan 1920'de İtalya'nın San Remo şehrinde toplanan konferansta Arap dünyası meşhur Sykes- Picot Andlaşması'nda tanımlanan şekilde yeniden paylaşılmaya başlandı. İngilizler bölgeden ayrıldı, Fransızlar Suriye'yi işgal etti. İngiliz dostu Faysal sürüldü ve İngilizler kendisini Irak Kralı yapana dek İngiltere'de kaldı.
İngilizler, Suriye'nin güneyindeki düzlük araziyi ileride 'Mezopotamya'yı Akdeniz'e bağlayacak bir demiryolu inşası için' ellerinde tutmak kaydıyla güney sınırını onayladı. Filistin-Suriye sınırı, Litani Nehri'nin bir kısmını ve Hermon Tepesi'nden doğup ürdün Nehri'ne dökülen ırmakları içine alacak biçimde Mart 1921'de toplanan Londra Konferansı'nda çizildi.
Fransa, Mezopotamya'yı Hayfa'ya bağlayacak demiryolu hattının kendilerinde kalması ve Litani Nehri'nin kuzeyinde kalan su havzalarından İngilizlerin vazgeçmesi karşılığında, Ürdün Nehri'nden Filistin'e ulaşan suyun Yahudilerin kullanımına vermeye razı oluyordu. İki yıl sonra Fransızlar, Milletler Cemiyeti'nin onayıyla Suriye'yi kuzeyde bir Alevi devleti, merkezde Sunni devleti, güneyde Dürzi devleti olarak üçe bölmeye kalkıştı.
Beş yarı özerk bölge
Sünni devleti hiçbir zaman olmadı, ancak 1926'da Fransızlar, Marunilerin özerk yönetim oluşturmasına izin verdi. Suriye'nin kalanı Cebel Durzi, Halep, Latakia, Şam ve İskenderun olarak beş yarı özerk bölgeye ayrıldı.
Arap milliyetçiliğinin başkenti olan Şam'da ise Fransızların ekonomik ve
idari egemenliği her gün yayılıyor, Fransız bankerler ekonomiyi kontrol ediyorlar, pazarda Fransız Frangı kullanılıyor ve okullarda zorunlu dil olarak Fransızca okutuluyordu. Fransızlar Kuzey Afrika'da uyguladıkları sömürgecilik yöntemlerini burada bütün acımasızlığıyla deniyorlardı.
Ayaklanmalar dizisi
1925'e gelindiğinde Aleviler, Dürziler ve bedeviler art arda ayaklanmaya başladı. Iraklıların 1924'te kazandığı anayasal haklara sahip olamamak Suriyeli aydınların kızgınlığı artıyordu. 1925'teki Dürzi ayaklanması tüm Suriye'ye yayıldı. Fransızlar olayları bastırmak için Şam bölgesini havadan bombaladı. 5 bin Suriyeli öldü. Ayaklanma ancak 1927'de bitti; artık Fransızlar için milliyetçi taleplere boyun eğmekten başka çare kalmamıştı.
1928'de İbrahim Hannanu başkanlığında Milli Cephe oluşturuldu, kurucu meclis açıldı. 1930'da bağımsızlık ilan edildi. Fransa'yla bir dostluk andlaşması imzalandı. Fransa, ülkenin kuzeydoğusundaki petrolün farkına varmıştı. Buna göre Fransa ülkenin dış politikasında söz sahibi olacak, ekonomik alanda önceliklerden yararlanacak ve ülkede iki askeri üs bulunduracaktı. Eylül 1936'da iki ülke arasında Suriye'nin bağımsızlığını onaylayan andlaşma imzalandı: Alevi ve Dürzi bölgeleri yeni ülkeye dahil edilirken, Lübnan dışarıda kalacaktı. Ancak andlaşmayı onaylamayan Fransa, öteden beri Suriye'ye karşı koz olarak kullandığı Hatay sorununda çark etti.
Hatay'ın bağımsızlığı ve sonra Türkiye'ye bağlanmasına razı olarak Suriyeli milliyetçilerden öcünü aldı.


 

Hatay sorunu ve çözüm
Türkiye ile Suriye arasındaki en büyük sorun Hatay meselesi idi. Musul petrollerinin Akdeniz'e açılan kapısı olarak görüldüğü için önem verilen Hatay'da 1. Dünya Savaşı sonunda İngiliz ve Fransızlar arasında büyük bir mücadele yaşanmıştı. 1921'de, büyük bir Türk nüfusu barındıran Hatay'da Ankara Andlaşması ile oluşturulmuş yarı özerk bir idare vardı. Bu anlaşma ile Fransızlara tanınan yönetim biçimi A tipi manda yönetimiydi. Yani Fransa, Hatay'ı bağımsızlığa hazırlayacaktı. Manda yönetimi 1936'da sona erdi. Hatay'ın bağımsızlığı 1937'de Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı
ve Temmuz 1939'da Fransa Hatay'ın Türkiye'ye bağlanmasına razı oldu. Hatay üzerinde tarihsel hakları olduğunu öne süren Suriye, Fransa'yı hiç affetmedi. Türkiye ile Suriye arasındaki sorunlar hâlâ tam çözülebilmiş değil.


 

Sevr'de Ortadoğu'nun hali
1. Dünya Savaşı'nın mağlubu Osmanlı ile galip devletler arasında 10 Ağustos 1920'de bir andlaşma imzalanmıştı. Osmanlı'dan geriye yabancı güçlerin denetiminde bir başkent ve çevresi ile Anadolu kalıyordu. Andlaşmanın en önemli maddeleri arasında Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermeni devleti ile özerk Kürdistan kurulması vardı.
Ermeni devletinin sınırları ABD tarafından çizilecek, Kürdistan ise Milletler Cemiyeti'nin onayıyla son halini alacaktı. Güney sınırları, Antakya, Antep, Urfa ve Mardin, Fransa'ya kalacak şekilde çiziliyordu. Andlaşmanın imzacı devletlerin yetkili organlarınca onaylanması gerekiyordu. Osmanlı, Meclis-i Mebusan'ı 18 Mart 1920'de faaliyetlerine son verdiği için ve Ankara'daki Büyük Millet Meclisi de andlaşmaya kesin olarak karşı çıktığı için Sevr Andlaşması hiçbir zaman onaylanmadı.


 

Özgürlük ülkesi: Cebel Lübnan
Lübnan'daki etnik ve dinsel çeşitlilik, diğer Ortadoğu ülkelerine kıyasla daha zengin. Lübnan Dağları, tarih boyunca hep çeşitli kökenlerden insanlar için sığınma yeri oldu.
Arap dünyasının bir parçası olmasına rağmen karmaşık etnik ve dinsel yapısı yüzünden ayrı bir özellik gösteren Lübnan, hem coğrafi açıdan hem de politik açıdan Suriye'ye benzer.
O günlerdeki adıyla Cebel Lübnan'da kendine has güçlü bir feodal yapı olduğunun farkına varan Osmanlı, buralarda zaten hiçbir zaman sıkı bir merkezi denetim uygulamaya kalkmadı, ancak ilişkiler 1840'lardan sonra zayıflamaya başlamıştı. Bunun nedeni Hıristiyan Maruniler ile Müslüman Dürziler arasındaki bitmez tükenmez çatışmalardı. Osmanlılar Dürzilere dayanarak durumu kontrol etmeye çalışıyorlardı ancak Marunileri sindirmek mümkün olmuyordu.
Kendilerini yıllardır 'Şark'ın kültürel hamisi' olarak tanımlayan Fransızlar, fırsattan istifade Marunileri, İngilizlerse Dürzileri destekledi ve bölgede Osmanlıların kontrolü giderek zayıfladı.
1860'ta 10 bin Maruni'nin ve Rum Katolik ve Ortodoks kiliseleri mensubunun Dürziler tarafından katledilmesi Fransa'ya işe dahil olma fırsatı verdi. Bu tarihten sonra bölgede Osmanlı'nın yerini Avrupalı devletler aldı. 1861'de Marunilere özerklik vererek Bekaa Vadisi ile kıyı bölgelerinde tekrar egemenlik kurmayı başaran Osmanlı, Beyrut'ta Protestan Yüksekokulu (sonradan Beyrut Amerikan Üniversitesi) ile St. Joseph Üniversitesi kurulmasını önleyememişti. Böylece ülkenin aydınları Batı dünyası ile yakınlaşmaya başlamışlardı.
Nüfus yapısı
Tarih boyunca çeşitli din ve etnik kökenlerden insanlar için sığınma bölgesi olan Lübnan Dağları'nda onlarca farklı grup yaşar. 1995 verilerine göre nüfusun yüzde 84'ünü başka etnik gruplarla karışmış Lübnan Arapları oluşturur. Filistinliler yüzde 9, Ermeniler yüzde 6, Süryaniler ve Kürtler de yüzde 1 kadardır.
Ülkenin dinsel mozaiği de çok zengindir. Şii Müslümanlar nüfusun yüzde 34'ünü, Sünni Müslümanlar yüzde 21'ini, Katolik Maruniler yüzde 19'unu, Dürziler yüzde 7'sini, Rum Ortodokslar yüzde 6'sını, Ermeni Apostolikler yüzde 5'ini, Rum Katolikler yüzde 4.5'ini ve Protestanlar binde 5'ini oluşturur. Nüfusun yüzde 95'i Arapça konuşur.
20. yüzyılın başlarında Mısır, Kuzey Afrika, Güney Amerika ve Doğu Asya'ya göç eden Maruniler, anavatanlarına yatırım yaparak Lübnan'ın canlı bir ticaret merkezi olmasına neden olmuşlardır.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim