Ortadoğu'da Yeni Haritalar... -1

16.03.2003 05:18

Ayşe Hür

SUNUŞ
Bugün dünyada bir kez daha savaş tamtamları çalıyor. Birçok kişi ABD'nin Irak'a karşı yürüteceği savaşın esas amacının, bölgede sınırların yeniden çizilmesi ve kaynakların yeniden bölüşülmesi olduğunu düşünüyor. Ortadoğu bölgesinde sınırlar aslında pek çok kez değişmiştir.
Milattan önce 1479 yılında Mısır'dan gelen orduları, Pers akınları, Büyük
İskender'in seferleri, Yunan, Romalı ve Bizanslıların saldırıları izlemişti.
Emevi ve Abbasi ordularının ardından Haçlı Seferleri tarafından sınırları defalarca yeniden çizilen bölgede modern zamanlardaki ilk harita
değişikliği 1. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere ve Fransa tarafından yapıldı.
İkinci değişiklik, 2. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, 1948-1949'da Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasıyla yapıldı.
Üçüncüsü 1956'da İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır'daki 'Nasırcılığı' yok etmeye kalktığında yaşandı. Bu müdahalenin en önemli sonucu İngiltere ve Fransa'nın yerini ABD'nin almaya başlaması oldu.
Dördüncü harita değişikliğiyse Mısır, Suriye, Ürdün ve Filistin'in sınırlarının, İsrail tarafından sadece altı gün içinde değiştirildiği 1967'de oldu.
Beşinci harita değişikliği de İsrail'in, ABD'nin verdiği destekle 1982 yılında Lübnan'ı işgal ettiğinde yaşandı.
Şimdi oğul Bush yönetimi haritayı yeniden çizmek istiyor. Acaba daha önce başarılamayanlar bu kez başarılabilecek mi? Bu yazı dizisinde, bunun
ipuçlarını bulmak için ilk haritanın oluşturulduğu 100 yıl öncesine kadar gideceğiz ve Ortadoğu'nun hâlâ kanayan yaralarının tarihine bir göz atacağız.



Osmanlı İmparatorluğu'nun, 19. yüzyıl sonlarında 'Avrupa'nın hasta adamı' olarak tanımladığı yıllarda merkezi otorite zayıflamış, her tarafta büyük toprak kayıpları yaşanmıştı. Ortadoğu itibarıyla, Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa bağımsızlığını ilan etmiş, Irak'ta Memluk kökenli paşalar, Suriye'de yerel valiler Babıâli'ye göstermelik bir bağlılık içindeydiler.
Lübnan Dağları'nda özerk bir yönetim hâkimdi, Arabistan Yarımadası'nın yaklaşık dörtte üçlük bölümü Vahabi tarikatından Suud ailesinin otoritesi altına girmişti. Bunlara rağmen Ortadoğu hâlâ Osmanlı egemenlik
alanı içinde sayılıyordu. Bu İngiltere'nin hoşuna gitmiyordu; çünkü Mısır'da 1869'da açılan, Hindistan yolu üzerinde deniz ulaşımı yönünden
İngiltere açısından stratejik bir konuma sahip olan Süveyş Kanalı'nın, Osmanlı ile Almanya ve Rusya'ya karşı korunması özel önem taşımaktaydı.
İngiltere ve Fransa'nın genel olarak dünyanın çeşitli bölgelerindeki, özel olarak da Mısır'daki çıkarlarını korumak için 1902'de dostluk antlaşması imzaladı.
İngiltere'nin gizli planları
Böylece Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasına yavaş yavaş başlanmıştı. Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşlarında içine düştüğü durum İngiltere ile onun en has müttefiki Fransa'ya cesaret verdi ve iki ülke 1912'de Osmanlı topraklarını kendi nüfuz alanları arasında bölen gizli bir anlaşma yaptı.
İngiltere, Fransa'nın bilmediği planlar da yapıyordu: Rusya ile Ortadoğu arasında bazı tampon devletler oluşturmak. İngiltere Savaş Bakanlığı'nın Doğu işleri uzmanı Storrs tarafından 1914 sonlarında yazılan bir mektupta tampon devletler yaratma kavramı şöyle tanımlanıyordu:
"Filistin konusuna ilişkin olarak, yeni toprak ilhakının getireceği ilave sorumlulukları yüklenmeyi istemeyeceğimizi düşünüyorum, ancak, Rusların güneye Suriye'ye inmelerine ya da Lübnan'da kaçınılmaz Fransız himayesinin yayılmasına karşı olmamız da doğal. Fransa, Rusya'dan daha iyi bir komşu olursa da, adı ne kadar dostluk anlaşması olursa olsun hiçbir pakta bel bağlayamayız; özellikle savaş anıları ile yüklü bir kuşak geçip gittikten sonra... Tampon devlet istenen bir şeyse de bunu kurabilir miyiz?"
Anlaşılan, Rudyard Kipling'in deyimiyle 'Asya'daki Büyük Oyun' başlıyordu.
Şerif Hüseyin ve oğulları
Peygamber soyundan geldiğini öne süren ve bu yüzden Mekke ve Medine şehirlerinin muhafız alaylarının başı olan Şerif Hüseyin bin Ali'nin oğlu Emir Abdullah, Şubat 1914'te, İngiltere'nin Mısır Valisi Lord Kitchener'i Kahire'de ziyaret ederek babasının Osmanlılara karşı başlatacağı ayaklanmaya İngilizlerin destek verip vermeyeceğini sormuştu. O sırada henüz Almanya ile Osmanlı Devleti müttefik olmadığı gibi, Almanya
ile İngiltere de henüz savaşta değillerdi. Bu yüzden Kitchener'in cevabı bağlayıcı olmadı ancak Ürdün (Şeria) Nehri ile ikiye bölünmüş olan Filistin
topraklarında, Akdeniz'le Ürdün Nehri arasında kalan bölgenin 'Yahudi
yerleşim alanı' olarak tanımlanması gerektiğini, Ürdün Nehri'nin doğusundaki toprakların ise, İngiltere'nin denetiminde, Hüseyin'in büyük oğlu Abdullah tarafından yönetilmesine izin vereceğini ima etti.
Ağustos 1914'de savaş patlak verdiğinde Kitchener dışişleri bakanı olmak üzere Londra'ya çağrılmıştı. 1915'e gelindiğinde, İngiliz kuvvetleri Osmanlılar karşısında başarısızlığa uğramaya başladığında Kitchener'in aklına Emir Abdullah'ın bu teklifi gelmiş olmalı.
Bunun sonucu olarak da Temmuz 1915 ile Ocak 1916 arasında İngilizlerin Mısır'a atadıkları ilk yüksek komiser Sir Henry Mc Mahon, Hüseyin'in iki oğlu Abdullah ve Faysal ile sıkı bir görüşme trafiği başlattı.
Abdullah'ın Mc Mahon'a getirdiği 14 Temmuz 1915 tarihli mektupta Hüseyin, Arap Yarımadası'nda 'şeriflik idaresi' için düşündüğü alanı tarif ediyordu.
Bu alan, Arap Yarımadası'nda Aden hariç olmak üzere 'bereketli hilal denilen Filistin toprakları, Lübnan, Suriye ve Irak'ı kapsıyordu. 24 Ekim 1915'te Mc Mahon cevabi mesajında savaş sonrasında Arapların bağımsızlığı konusunda İngilizlerin desteğini vaat ediyor, ancak sadece İngiltere'nin değil müttefiki Fransızların da çıkarlarını korumak zorunda olduğunu kaydederek bazı çekincelerini belirtiyordu. İngilizlere göre kendileri tarafından kontrol edilen bölgelerden Mersin ve İskenderiye bölgeleri ile Şam'ın batısındaki Hama, Humus ve Halep ne yazık ki (!) sadece Arapların yaşadığı topraklar değildi; burada Yahudiler de yaşıyordu.
Ancak Büyük Britanya bu sınırlar çerçevesinde Mekke Şerifi Hüseyin'in talep ettiği bütün yerlerde Arapların bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye söz veriyordu. Bunun ne anlama geldiği çok yakında anlaşılacaktı.

Berlin-Bağdat demiryolu
İlk kez İngiltere'nin önerdiği Bağdat demiryolu, Avrupa'yı petrol yataklarının bulunduğu Basra Körfezi'ne bağlayacaktı. Hattın ilk bölümü olan Haydarpaşa-İzmit hattı, 1873'te hizmete açılmıştı.
Almanya, inşaatının özendirilmesi için II. Abdülhamid'in teknik danışmanı Alman demiryolları mühendisi Wilhelm Von Pressel'i görevlendirdi. Von Pressel, Sultan'ı ikna için demiryollarının Kürt ve Arap ayaklanmaları sırasında ilgili bölgelere kısa sürede güç yollanmasını sağlayarak devlet otoritesinin kurulmasına yardımcı olacağını söylüyordu. Abdülhamid isyan korkusu ve vergi tahsilatını artırma umuduyla projeye sıcak bakıyordu.
Uzun tereddütlerden sonra Ekim 1888'de Almanlarla antlaşma imzalandı.
İnşaat için kilometre başına 15 bin frank kâr garantisi verilmişti. Demiryolunun geçeceği devlete ait olan toprakların mülkiyeti imtiyaz sahiplerine bedelsiz devredilecek, demiryolunun iki yanındaki yirmi kilometre genişliği olan şeritlerdeki madenler işletilebilecek, arkeolojik eserleri aramak, kazılar yapmak B.B.B (Berlin-Bağdat-Basra) şirketi'nin hakkı olacaktı.
1888-1895 arasında Deutshe Bank yardımıyla Konya'ya kadarki 931 kilometre bitti. 1918'e gelindiğinde hat Nusaybin'e kadar tamamlanabilmişti. Söz konusu proje, ileriki yıllarda Başkan Wilson'ın Amerika'yı savaşa girmeye ikna etmek için "Ortadoğu'nun bağrına bir burgu gibi saplanan Almanları söküp almalıyız" demesine neden olacaktı.

Bölgeyi paylaştıran anlaşma: Sykes-Picot
Adını görüşmeleri yürüten İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız George Picot'dan alan 9-16 Mayıs 1916 tarihli bir antlaşma bölgede unutulmaz izler bırakacaktır.
Aslında Sykes-Picot Antlaşması, Rusya'da iktidarı ele geçiren yeni Sovyet hükümeti, Çarlık idaresi tarafından yapılmış tüm gizli anlaşmaları kamuya açıklamasaydı belki de hiçbir zaman bilinmeyecekti.
Buna göre Rusya Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis vilayetleri ile Güneydoğu Anadolu'da bazı yerleri alırken, Fransa'nın payına Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin, Harput ile sınırlanan arazi ile Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Lübnan kıyıları ve Musul; İngiltere'ye ise Bağdat dahil Güney Mezopotamya ile Hayfa ve Akka limanları düşüyordu. Antlaşmaya göre Fransa ve İngiltere kendilerine ayrılan bölümlerde 'arzu ettikleri ve 'Arap devleti ya da Arap devletler konfederasyonu için uygun olduğunu düşündükleri' idareyi kurabileceklerdi.
İskenderun serbest liman olacak, Kudüs ve Filistin ise ayrıntıları sonra tespit edilecek uluslararası bir statüye kavuşturulacaktı. Antlaşmanın esas itibarıyla Almanya ve Rusya'nın ilerde Hindistan Yolu'nun tehdit etmesini önlemek için hazırlandığı anlaşılmaktadır, çünkü o yıllarda Arap Yarımadası'ndaki petrol varlığı bütün boyutları ile ortaya çıkmış değildi.
'Petrolün payı yok gibiydi'
Nitekim 1924'te bölgede irtibat subayı olarak görev yapan İngiliz C. J. Edmonds, "Geriye dönüp bakıldığında, petrol meselesinin hesaplarımızda ne kadar az yer tutmuş olduğunu görmek ilginçtir... Petrolün çok önemli bir unsur olarak yer aldığı bir tek belge bile hatırlamıyorum" der.
Fransa ise o sırada başkan olan G. Clemenceau'nun 'antiemperyalist' tutumundan dolayı bölgede ipleri İngilizlere bırakır. Uygulanmasına 1. Dünya Savaşı'ndan sonra geçilen Sykes-Picot Antlaşması her ne kadar bölgeyi Fransa ile paylaşmak fikrinden hiç hoşlanmayan İngilizlerin kurtulmak için can attıkları bir antlaşma olsa da, ileriki bölümlerde görüleceği gibi bugün Ortadoğu'da yaşanan sorunların tohumlarının atıldığı antlaşma olarak tarihe geçmeyi hak etmiştir.

Osmanlı-Alman ilişkileri
Almanya 1871'de ulusal birliğini kurduğunda dünya, başta İngiltere olmak üzere Avrupa'nın diğer büyük devletleri tarafından nüfuz bölgelerine ayrılmıştı. Almanya kısa sürede sanayiini geliştirdi; fakat ne ürettiklerini satacak bir pazarı ne de yeterli hammadde kaynakları vardı. Osmanlı, geniş toprakları ve sorunlu yönetimiyle Almanya'nın da iştahını kabartmaktaydı. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bir dönüm noktası oldu: Osmanlı, kadim dostu İngiltere'ye eskisi gibi güvenemeyeceğini gördü.
1878'de Kıbrıs ve 1882'de Mısır'ın bu devletçe işgalinden sonra Osmanlı hızla Almanya'ya yakınlaştı. Almanların ünlü 'Drang nach Osten' (Doğuya itilim) politikasının uygulayıcıları, finans devi Deusthe Bank ve silah devi Krupp'tu.
Bunlara Colmar von der Goltz'un başkanlığındaki Alman askeri heyetinin faaliyetleri eşlik ediyordu.
1887'ye Almanya'nın Osmanlı ticaret hacmi içindeki yeri yüzde 6 iken,
İngiltere'ninki yüzde 61, Fransa'nınki yüzde 18'di. 1910'da ise,
İngiltere'nin payı yüzde 35'e düşerken, Almanya'nınki yüzde 21'e çıktı. Almanya'nın yakın müttefiki ve ticaret ortağı Avusturya'nın da payının yüzde 21 olduğunu dikkate alırsak, Osmanlı ticaretindeki 'Germen' payı yüzde 42'yle ilk sıraya çıkmıştı.
Bu yetmemiş olmalıydı ki Kayzer II. Willhelm 30 Temmuz 1914'te Petersburg elçisinden gelen bir telgrafın altına yazdığı notta şöyle diyordu: "... bizim Osmanlı Devleti ve Hindistan'daki adamlarımız tüm İslam âlemini bu tüccar, menfur, yalancı, vicdansız ulusa (İngilizler) karşı vahşi bir ayaklanmaya kışkırtmalı." Osmanlı, farkına varmadan Avrupa devleri arasındaki savaşın tam ortasına düşmüştü.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim