1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Ortadoğu devrimi mi?
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Yazarın Tüm Yazıları >

Ortadoğu devrimi mi?

A+A-

Ortadoğu'da yaşanan son olaylar, ortalama modern siyasal bilinçte "değişim", "devrim" gibi kavramlar üzerinden yankılanmış gözüküyor.

"Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" gibi eğreti bir edebiyat da buna eşlik ediyor. Değerlendirmeler abartılı olup; duygusallık da bu duruma eşlik ettiğinde beklentiler kabarıyor. Tarihsel bir disiplinden yoksun siyasal akılyürütmelerin enikonu geleceği yer burasıdır. Kabaran beklentiler, genellikle bu yoksunluğun göstergesidir.

Oysa devrim ya da değişim kavramlarının tarihsel anlamda sağlamasını yapmak gerekiyor. Çıkarımlarımızı dengelemek, doğabilecek hayal kırıklıklarını önlemek için bu son derece önemlidir.

Devrim kavramı, modern bir kavramdır. Zaman tasavvurumuzdaki bir farklılaşma olmasa bu kavramı seferber etmek imkânsız olurdu. Zaman, zaman, tarih-üstü/aşkın bir gerçeklik değildir. Tam tersine bu "dünyaya" özgüdür. Biz insanlar nasıl inşa edersek odur zaman. Bu ifadeden elbette ki zamanın keyfi bir kurgu olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Zamanı biz kuruyoruz, ama bu tesadüfî, keyfe mâyeşa bir kurgu değildir. Bu dünyadaki eylemelerimizin niteliği belirliyor zamanı. Tarihçi Norbert Elias'ın, "Zaman Üzerine" başlıklı kitabında, zamanı sosyal bir habitus olarak değerlendirmesi bu yüzdendir. Elias'a göre bunu kuran insandır, ama kurduğuna tabi hale gelen yine kendisidir. Zaman, yaptığımız binaların üzerimize çökmesi gibi çöker üzerimize. Onun ağırlığını hissederiz. Kendi örgütlediğimiz vakitler kişiliklerimizi kolonize eder, öğütür. Zamanı nasıl inşa ettiğimiz, yaptığımız işlere kayıtlıdır. İşler dünyasının gevşek, kendi kendine yeterliliği esas alan, düşük yoğunluklu teknolojiye dayanan ve tabiatın rutinlerine bağlı olduğu kadim dünyada, zaman alabildiğine gevşektir ve geçmek bilmez. Hayatın bürokratikleştiği, kapitalist istihdam disiplininin sağlandığı ve teknolojik yoğunluklu rutin işlere gömüldüğümüz modern durumlarda ise bir günü; bir seneyi, hatta on yılları diğerlerinden ayırmak güçleşir. Bu, özünde bir hız artışıdır. Hız, çevrimsellik düşüncesiyle uyuşmuyor. Zamanı doğrusal bir akış olarak kavramsallaştırdığımız durumda, eski ile yeni arasında kesin bir ayırım yapabilmenin imkânları da doğmuş oluyor. Modern düşünce kaçınılmaz olarak ayrımsalcı (analitik) bir nitelik taşır. Çevrimselliğin olduğu yerde her şey başka şeye (özellikle de karşıtına) dönüşebilirken; doğrusallığın hâkim olduğu yerde her şey başkalarından (özellikle de karşıtlarından) ayrışır. Bu bir bakıma, Eflatuncu patristik felsefenin, Aristocu geç dönem skolastik ile geriletilmesinin aldığı son aşamadır.

Zamanı çevrimsel olmaktan çıkarıp, düzçizgisel bir çerçeveye oturtmak, kapitalist iş ve işlemlerin etkinleştirilerek yürütülmesi için son derecede hayatidir. Bunun siyasal-moral dünyada yankısı da hayli sarsıcı olmuştur. Devrim kavramının seferber edilmesi, veri alınan moral değerlerin kılavuzluğunda ve iradi müdahalelerle tarihin yönünü değiştirmek iddiası bunun göstergelerinden birisidir. Başka birisi de, tarihsel birikimlerin yine düz bir çizgide, yeni olanla eklemlenmesini savunan muhafazakârlık; nihayet aynı çizgi üzerinde geriye dönüşü savunan reaksiyoner düşüncedir. Fark etmiyor; bütün bunlar çizgi oyunları. "Devrimci", "muhafazakâr" ya da "gerilemeci" olmak, modern dünyanın armağanlarıdır bize.

Öte yandan devrimler tarihinin dallı budaklı bir tarih olduğuna inanmak için inandırıcı gerekçelerin olmadığını düşünüyorum. Tarihin tanıklık ettiği yegâne devrimin Fransız Devrimi olduğunu düşünmüşümdür. Diğer sözüm ona devrimler şu ya da bu şekilde Fransız Devrimi'ne öykünen, onu taklide ya da tamamlamaya yeltenen hareketlerdir. İkinci olarak "devrim öncesi" dünya ile "devrim sonrası" dünya, artık asla aynı dünya değildir. Fransız Devrimi sonrası bütün "okumalar" şu ya da bu biçimde ona atıfta bulunmak zorundadır. Zaten olan da budur. Fransız Devrimi, tıpkı Schubert'in Bitmemiş Senfoni'si gibi, bitmemiş, tamamlanmamış bir devrimdir. Sadece bu özelliği ile eşsizdir. Modern siyasal zihniyetler, devrimin açık uçlu bıraktığı, başaramadığı, çelişkiye düştüğü hatta yenildiği yerlerde filizleniyor. Fransız Devrimi'nin kavramlarına bulanıyor, onun dilinde şekilleniyor. Bunun gerçekten de kaçarı yok.

Devrim düşüncesi, tarihin tanıklık ettiği ilk örneği olan Fransız Devrimi'nden başlayarak, bu yüzyıla kadar belli bir düzen düşüncesi güttü. Yani, klasik devrimcilik tarihin düzçizgisel akışını bir şekilde akılcılaştırdı. Hegel, bu akılcılaştırma işinin doruk noktasını ifade eder. Devrimciler, tarihin bir amacı olduğunu düşündüler. Tarihin akışının iyiye ya da doğruya doğru olacağına inandılar. Onun yasalarını keşfe koyuldular. Siyasal yönelişler ve bağlılıklar, tarih bilinçleriyle donandı. İkinci Dünya Savaşı'nın acı ve korkunç tabloları bu yoldaki yaygın iyimserliği hayli örseledi. Bazı eski devrimciler, "siyaset-tarih-moral" bağlar üzerinden kurulan ilişkileri sorgulamaya başladı. Bu sorgulamaların "moral" değerleri bu üçlemeden bağımsızlaştırmayı güttüğünü söyleyebiliriz. Varoluşçular, Avanturistler vb. bu yaklaşıma ilk elden verilebilecek örneklerdir. Burada önemli olan, sözü edilen moralizmlerin siyasetten, özellikle de siyasal devrimcilikten soğumayla sonuçlanmasıdır. Son büyük devrimci dalga ise 68'li genç kuşakların yürüttüğü, siyaset-tarih-moral üçlemesini en keskin romantizme kavuşturan ve dramatik bir kırılmalarla sonuçlanan hareketlerdir.

DEVRİM SADECE DEVİRMEK Mİ?

Devrim kavramı, son derecede sorunlu bir kavram. Zaman spekülasyonlarına katılacak değilim. Ama bildiğim bir şey var: Tarih, onu hangi zaman yapılandırması üzerinden okursanız okuyun, bir birikim işi. İnsan eylemelerinin birikimleri yok olmuyor. Karl Jaspers'in ifadesiyle neredeyse kaya gibi kütleleşiyor. Her yeni sanılan tecrübe, eskinin birikimine çarpıyor ve onunla son tahlilde eşleniyor. Mesela Fransız Devrimi aristokrasiyi tarihe gömmek istedi. Bunun yerine eşitlik fikrini hayata geçirmek istedi. Ama bugün Fransa, sokaktaki adamın bile aristokratik tavırlar sergilediği, Fransız olan herkesin aristokrat olmakta eşitlendiği tuhaf bir kültürel durum sergiliyor. Öte yandan devrimler, değiştirmek istedikleri dünyanın yeni bir dil üzerinden pekişmesiyle sonuçlanıyor. Korkunç İvan ve Deli (Akıllı Petro), Rus paternalizmini nomenklaturaya dönüştürdü. Sovyet partitokrasisi ve onu tasfiye eden glasnost ve prestroika süreçleri de nomenklaturanın versiyonları olarak tarihe geçti. Braudel'in dediği gibi tarihi, süreklilikler olarak okumak gerekiyor.

Geç-modernitenin hüküm sürdüğü günümüzde devrim kavramı ayrıca sorunlu. Bir kere klasik içeriğinden tamamen uzaklaştı. Ağırlıklı olarak, klasik modernitenin armağanı olan bürokratik yapılara karşı duruşun odağına yerleşti. Bu karşı duruşun keskinleştiği ve bu yapılarla karşı karşıya geldiği, hatta vuruştuğu noktalarda "devrim" kavramını hatırlar olduk. Eğer bu vuruşma, klasik yapıları ya da bu yapılarla özdeşleşen kadroları alaşağı edebiliyorsa devrimlerin zaferini ilan etmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Oysa bu devrim kavramının devirmek fiiline rücu ettirildiği ve bu fiille sınırlandığı basitçi bir yaklaşımdır. Yakın zamanlara kadar devrim, hiçbir zaman devirmekle sınırlandırılmazdı. Devrimcileri, devirdiklerinin yerine ne koyacakları sorusu her şeyden fazla meşgul ederdi. Marx'ın, Bakunin ile yürüttüğü tartışmalarda en fazla üzerinde durduğu da buydu. Anarşistleri, yerine ne koyacağını bilmeden yıkmak düşüncesiyle malul çevreler olarak aşağılardı.. Bugünün devrimleri daha bir tuhaf. Turuncu Devrim'i hatırlıyor muyuz? Birilerinin devrildiğini biliyoruz. Ama yerine ne konulduğu ya da ne konulmak istendiğini bilen var mı? Bugün Mısır'da ya da Ortadoğu ülkelerindeki "devrim" ya da devrim girişimlerinin devirdiklerinin yerine ne koymak istediklerini biliyor muyuz? Bu konuda tam bir belirsizlik mevcut. Her devrim girişimi şu ya da bu derecede bir hayal kırıklığına açıktır. Eskiden, mesela Paris Komünü sonrasında yaşanan hayalkırıklığını ifade edebilmek için, "Şu devrilip yerine şu konulmak istendi. Bu uğurda şunlar yapıldı ve şu bedeller ödendi. Lakin olmadı," denebilirdi. Ama bugün en fazla, "şunu devirdik; lakin yerine ne konulacağı konusunda tam bir kafa karışıklığı içinde olduğumuz için, ne yapacağımızı bilemedik, savrulduk gittik" demekten başka ne söylenebilir?

Bugün devrim, devirmek fiiliyle sınırlı bir havai fişek gösterisi ve ne yazık ki kanlı bir siyasal ayindir. Devrimin hiç kuşkusuz değiştirme isteği vardır. Bu isteği bir kararlı siyasal iradeden yoksun kılan ve kendi içinde çözen, tuz buz eden ve savuran dinamiklere dikkat etmek gerekiyor. Tarihin tanıklık ettiği en büyük devrimci Karl Marx bile "insanlar tarihlerini kendi yapar; lakin devraldıkları koşullar içinde" demekten kendisini alamamıştı.

Gramsci, devrimin devirmekle sınırlı olmadığını, değişimin toplumun kılcal damarlarında hissedilmediği durumlarda devrimden bahsedilemeyeceğini yazıyordu. Bugün alabildiğine ucuzlamış ve tıpkı savaşlar için olduğu üzere naklen yayınlarla bir gösteriye dönüşmüş postmodern devrimlerle bir şeyleri devirmek mümkün olsa bile, bunlardan bugünden yarına bir tarihsel kazanım ummak safdilliktir. Tek kazanım, üzerine ölü toprağı serpilmiş kütlelerin kendilerine olan güvenin bir süreliğine de olsa elde edilmesidir. Bunu elbette küçümsememek lazım. Ama bu duyguyu, siyasal devrimcilik içinde çarçur etmek yerine; sakin, sessiz, derinden ve sebatlı çabalarla kanatlanabilecek olan; bugünün dünyasına alternatif, yeni bir dünyanın inşasına kazandırmak daha akılcı olmaz mı?

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT