Ordu, siyaset ve demokratikleşme

11.11.2009 05:28

M. Naci Bostancı

Albay Dursun Çiçek'in hazırladığı ifade edilen belge, ordu-siyaset ilişkileri üzerine yürütülen tartışmaya yeni bir boyut kattı. Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde geldiğimiz aşamada hâlâ bu tür belgeler söz konusu olabiliyorsa durum vahimdi.

Ordunun siyaset üzerindeki vesayetçi yaklaşımı acaba hangi boyutlarda varlığını sürdürüyordu? Bu belge "sıradan ve alışılageldik bir zihni temrin" miydi, yoksa emir komuta zinciri içinde hazırlığı sürdürülen bir çalışmanın parçası mıydı? Ortada disipline bir durum mu, yoksa bir disiplinsizlik mi vardı? Ya da hiç böyle bir belge çalışması olmadığı halde "birileri" suları mı bulandırıyordu? Olay henüz yeterince açıklığa kavuşmadığı ve işin hukuki süreci devam ettiği için şimdilik her şey varsayım. Konuşmalar, ihtimaller tarafından şekillendiriliyor.

Çiçek vakasını bir kenara bırakıp, onun da bir parçası olduğu genel resmi ele alalım. Orduların olmadığı bir dünya düşünemiyoruz. Kişisel olarak barışın hüküm sürdüğü, savaşların son bulduğu, orduların terhis edildiği bir cennet hayal edebiliriz. Ama en azından hâlihazırda bu imkânsız... Ordular, en temel görevleri olan ülke savunması için elzem. 1918'deki Mondros Mütarekesi'nin en önemli maddelerinden birisi Osmanlı ordusunun terhisiydi. Böylelikle işgal güçleri Anadolu'yu rahatça işgal edebileceklerdi. Nitekim Mütareke'nin ardından işgal de başladı. Orduların milli ordular haline gelmeleri de önemli. Üstat Machiavelli, paralı askerlerin iş başında olduğu bir zamanda, onların kendilerinden beklenen görevleri yerine getirmedeki başarısızlıkları nedeniyle ilk defa milli ordu fikrini telaffuz etmişti. Parayı değil onuru esas alan ve anlamını ülke savunmasında bulan bir silahlı yapı hayal etmişti.

TÜRK ORDUSUNUN AYIRT EDİCİ NİTELİĞİ!

Milli devletlerle birlikte milli ordular da sahneye çıktı. Ancak tıpkı milletler gibi milli ordular da kendilerine uzun bir tarih atfettiler. Cumhuriyetimiz 86 yaşında fakat ordumuzun tarihi bundan çok daha uzun kabul ediliyor. Kimilerine göre başlangıç 1363, kimilerine göre ise Mete'nin ordusunu oluşturduğu tarih. Her halükarda geçmişinin çok daha derinlerde olduğu var sayılıyor. Elbette milletler varlıklarını, meşruiyetlerini, güçlerini "çok eskilerden beri var olmaktan" alıyorlarsa, aynı şekilde milli ordular da kendilerini, kolektif kimliklerini, anlamlarını "eskilik" üzerine kurarlarken "milleti temsil etme" iddialarını da tahkim etmektedirler. İşte orduların siyaset üzerindeki vesayetçi tutumlarını pekiştiren, en azından kendi iç dünyalarında "haklılaştıran" iki önemli unsur, "milletin manevi varlığını temsil etme" ve "hayatın riske edilerek millet savunmasının bahşettiği onur"dur. Paradoksal şekilde, bu iki nitelik hem orduların işlevlerini yerine getirmeleri bakımından hayatidir hem de onların siyasette rol oynamalarını tahrik eden önemli değerlerdir.

Ancak ordunun siyasete bir aktör olarak katılması için bu iki nitelik yetmez. Bir ülkede sivil toplum zayıfsa, partiler toplumun derinliklerine yeterince nüfuz edememişlerse, nihayet en temelde şehirleşmeden iş bölümüne, modern dünyaya entegre olmaya kadar her alanda gelişme sağlanamamışsa en merkezî güç kaçınılmaz şekilde ordudur. Diğer kurumlara nispetle ordunun sahip olduğu bu güç, onu siyasetin de en merkezî unsuru yapar. Türkiye'de yakın zamanlara kadar sosyopolitik yapı ve ordunun konumu bu şekildeydi. Milleti temsil etme, onur, merkezî güç, siyasete müdahale için gereklidir ancak yeterli değildir. Tabir caizse, güncel şartlar içinde pratik meşruiyet gerekçelerinin üretilmesi şarttır. Türk ordusunu benzer darbeci geleneklere sahip diğer milli ordulardan ayıran çizgi bir bakıma tam buradadır. Birçok ülkede ordunun komuta kademesini oluşturan insanlar o ülkedeki iktidar elitlerinin içinden gelirlerken Türkiye'de bu gözlenmez. Ordunun üst kademesinde görev yapmış generallere ilişkin bir çalışma bize, onların çoğunun alt orta sınıftan ailelerden geldiklerini gösterecektir. O yüzden Türk ordusunun birinci ayırt edici niteliği, iktidar elitleriyle ortak bir asabiye içinde yer almamasıdır. İkincisi ise kimi ülkelerde gözlendiği gibi, ordu kendi asabiyesine ait sosyoekonomik çıkarları olan bir kesim değildir.

DEĞİŞEN ŞARTLARLA ORDUNUN ROLÜ

O zaman sorulması gereken soru şudur: Ordu niçin darbe yapar? Bunun cevabı, yakın tarihin ağır şartlarında teşekkül etmiş beka sendromudur. Osmanlı'nın yıkılış süreci, Balkan faciası, Kurtuluş Savaşı, isyanlar, sosyal çalkantılar, bir ulus devlet oluşturma projesi gibi kilometre taşları olan geçmiş, beka sendromunu tetiklemekte, bunu sürekli bir gerilim haline getirmektedir. Bu ülkede insanların en çok duydukları sözlerden birisi, "milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu zamanda" sözüdür. Daha yakın zamana kadar "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur," "Etrafımız düşmanlarla çevrili" klişeleri sık sık tekrarlanırdı. Bu tür tezleri siyasete müdahil olmak için hususen piyasaya sürülmüş görüşler olarak değerlendirmek doğru olmaz. Toplumda karşılığı olmayan görüşlerin "propagandasını" yapmak kolay değildir.

Beka sendromunu esas alan ve mücadeleyi, disipline dayalı bürokratik bir aklın muhakemesine dayandıran yaklaşımın, "merkezkaç unsurlar"a karşı tahammülsüz bir politika uygulaması beklenir. Türkiye'de ordunun konsepti de "aşırı uçlar" olarak tanımlanan "dinci ve bölücü" çevrelere karşı durmaya, toplumsal birliğin merkezi olarak da "Atatürk milliyetçiliğini" almaya dayalıdır. Ancak darbeler ve vesayetçi girişimler, burada ifade edildiği kadar yalın değildir ve sadece bu temalarla açıklanamaz. Her iktidar asabiyesi, ideolojik olarak kendini kurgularken sivil kesimlerin içinden tabii müttefikler ve aynı ölçüde hasımlar oluşturur. Keza aralıklarla da olsa "iktidarı kontrol etme", gelecek kuşaklara da bir görev ve "uygun şartlarda" üstlenilmesi gereken bir misyon olarak bunu miras bırakır. Onlar da görev şartlarını ve misyonu kendi zamanlarında takdir ederler. Türkiye'de ordu, iktidarı kontrol ettiği her girişimde, "tarafsızlığını" vurgulamakla birlikte sivil kesimlerle farklı ilişkilere açık olmuştur. Keza bir gelenek olarak ordudaki görevle siyaset yapma arasındaki mesafenin başka mesleklere göre çok daha kısa olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Türkiye'nin yaşadığı sosyoekonomik dönüşüm ve buna paralel olarak demokratikleşme, bir yandan sivil toplumu güçlendirmekte, toplumu haklarına sahip çıkmada daha aktif hale getirmekte, diğer yandan ise Türkiye'yi medeni dünyaya daha derin bir şekilde bağlamaktadır. Bu gelişmeler ordunun mukayese kabul etmez şekilde en merkezî güç olarak öne çıkış şartlarını değiştirmektedir. İkincisi, Türkiye'nin kendi toplumsal realitesiyle yüzleşerek bunu siyasete taşıması kadar çevre ülkelerle daha barışçı bir iklim kurmaya çalışması beka sendromunu önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Herkesin reşit birey sayıldığı, örgütlenebildiği, fikirlerinin ve haklarının mücadelesini kamusal alanda verdiği bir ülkede maceracı merkezkaç unsurların varlığından bahsetmek ve onlara karşı "ordunun görev aldığı" bir mücadele tasarlamak mümkün değildir.

Nihayet ordunun kendisi de bu ülkenin bir parçası olarak demokratikleşme sürecinden ve bunun sonuçlarından derin bir şekilde etkilenmektedir.

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde bir gelenek ve miras olarak ordunun içinde kimi çevreler güncel vesayet projeleri üzerine zihni temrinler yapıyor olsalar dahi, bunlar ancak sınırlı ve inkıtalar düzeyinde olabilir. Vesayete ilişkin maddi şartların ve ikna gerekçelerinin yitirildiği bir ortamda, stratejik bir kurum olarak ordudan hata beklenemez. O yüzden bir geçiş dönemini yaşadığımız şu aşamada, Albay Çiçek'in adı çerçevesinde yaşanan tartışmayı usuletle yürütmek, orduyu var eden en temel kurumsal niteliklere özen göstermek, hukukun da sonuna kadar işlemesine destek vermek, ordu kadar başkaları için de önemli ve hayatidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim