Operasyonlar dursun, peki ya KCK

07.10.2011 14:40

Melih Altınok

“AKP devleti” zırvalıklarına prim vermeden KCK operasyonlarının durdurulmasını savunan demokratların iki temel dayanağı var.

İlki ceberut yargı sisteminin niteliği ve işleyişiyle ilgili.

Konuyla ilgili özet geçilen AB Türkiye 2011 İlerleme Raporu’ndan bir alıntılamayla bu eleştirilere katıldığımı belirteyim

“Adli denetim yerine sıkça başvurulan gözaltılar, dosyalara erişimin kısıtlanması, tutuklama kararlarına ve bu kararların gözden geçirilmesine ilişkin ayrıntılı gerekçe verilmeyişi, Türk ceza hukuku sisteminin uluslararası standartlar çizgisine getirilmesi ve terörle mücadele yasalarının değiştirilmesi gerekliliğini ortaya çıkartmaktadır.”

Üstüne üstlük KCK sanıklarının Kürtçe savunma yapma taleplerinin mahkeme tarafından kararlılıkla reddedilmesi gibi “teknik” sorunlar da cabası.

Operasyonlara son verilmesini talep edenlerin ikinci dayanağı ise, “ovada siyasetin” bir yöntemi olarak gördükleri KCK’nın üzerine gidilmesinin diyalog zeminine zarar vereceği tezi.

İşte bu noktada önümüze bazı sorular çıkıyor.

Birincisi, ovada siyaset yapmanın tek yolu olarak gösterilen KCK tarzı siyasetin tartışılmaz bir meşruiyeti olduğunu düşünmüyorum. Ayaklarındaki mekabı çıkarttıkları halde tişörtlerinin bel kısmındaki kabarıklık fark edilenlerin, muhataplarını damarlarındaki asil Kandil kanıyla tehdit etmesi sivil siyasete soyunmak olmasa gerek.

Zaten ovada siyaset için yasal ve meşru bir zeminde faaliyet gösteren, silahlı ve gizli birimleri olmayan adres de malum. Eksiklerine ve hatalarına rağmen, bu işe meyletmiş milyonları barındıracak kadar büyük bir mekân BDP.

Kandil’in “özova partisi KCK”yi kurmasının gerekçeleri arasında yer alan, BDP’nin dağın açtığı yolda cicim demokrasiciliği oynaması, kısmen güvenilmez ve denetlenemez olması gibi hususlar da Türkiye demokrasisinin değil, kendi iç iktidar mücadelelerinin bir sorunu.

Bir kitle tarafından desteklenmesi KCK’nın realite olarak kabul edilip, şiddet içeren illegal faaliyetlerine müsamaha gösterilmesi zorunluluğunu da doğurmuyor. Öyle ya, Ergenekon’un destekçisi az mı?

KCK’yı, dağdan inenlerin siyaset yapmalarının önündeki yasal engellerin aşılması için bir ara formül olarak lanse etmenin de demokrasilerde yeri olamaz. Temsiliyet sorunu önündeki ceberut rejimin engellerini kaldıracak da yine BDP’nin de yer aldığı parlamentodur. Demokratik siyasi mücadele de zaten bu yüzden var, değil mi?

KCK iddianamesinde “maktul” olmaması ya da mağdurlardan “şikâyet” gelmemesi gibi gerekçeler de hukuki sürecin başlatılmasının yanlış olduğunu göstermez. Zira dünyanın en demokratik devletlerinde bile hukuk, haraç almak, tehdit etmek, gözaltına almak, adam kaçırmak gibi faaliyetleri örgütlü olarak yürüttükleri iddia edilen bir yapılanmanın üzerine gider. Böyle bir yapılanmanın mutlak hâkimiyeti altındaki bir bölgede yaşayan insanlara “şikâyetçi misiniz” ya da “ölünüz var mı ölünüz” diye sormak da, Reha Muhtar’ın dağda donma tehlikesi yaşayan haber kaynaklarına “acı var mı acı” demesinden farksızdır.

Bakın, onca cinayet işleyen, katliamlar gerçekleştiren, HPG’nin ya da TAK’ın, KCK şemsiyesinin ne kadar dışında olduğu konusuna hiç girmiyorum bile.

KCK operasyonlarının son bulmasını talep edenlerin, soruşturma sürecindeki hukuksuzluklar ve kentte demokratik eylemlere katılan çocukların bile örgüt üyeliğinden yargılanması gibi sakatlıkları dillendirmelerine sonuna kadar katılıyorum. Ancak KCK’nın anti-demokratik yapısı, faşizan faaliyetleri de atlanmamalı ve KCK’nın sonlandırılarak BDP’ye iltihak etmesinin artık bir zorunluluk olduğu da muhataplarına cesurca ifade edilmeli.

Bu taleplerimizin zor olduğunun farkındayım. Ancak ses kayıtlarında da yer aldığı üzere “Gençler arabaları yakarak kendini yakalatmalı... Bugünden itibaren kıyamet kopartmalıyız... Nevruz şenlik havasından çıkmalıydı” talimatları veren bir yapıya hâlâ barış ve sivil-demokratik siyaset için “eyvallah” denmeli diyorsanız boş verin gitsin zaten.

 


Diğer gençlerimizi de “rahat” bırakın

Bir panelde parasız eğitim pankartı açtıkları için tutuklanan ve haklarında 15 yıl istenen Ankara Üniversitesi öğrencileri Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in mağduriyetlerini, yaklaşık bir yıl önce “Majestelerin yargıçları ve kraldan fazla kralcılar” başlıklı yazımda duyurmaya çalışmıştım. Berna ve Ferhat aylarca süren tutukluğun ardından dün nihayet serbest bırakıldılar.

Taleplerini barışçı ve meşru yöntemlerle dile getirdikleri halde cezaevlerinde hayatları karartılan daha binlerce genç var. Yasalarınızla gençlere zulmederek hukukun ve demokrasinin kuyusunu kazıyorsunuz. Sizler de anlayın artık Sayın Yargıçlar, “yorumlarınızla” bizleri “rahat” bırakmadıkça, ne size ne de majestelerinize rahat var.


melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim