Onuru ve İffeti Yağmalayan Adam

21.02.2013 12:57

KENAN ALPAY

İnsan ve toplumlar için hayatın her safhası ama özellikle de zorlu süreçleri imtihan vesilesi oluyor.

Zorlu yollar, belirsiz gelecekler, yüksek riskler imtihanları ağırlaştırıyor. Tutkuya dönüşen hayal ve hedefler, ıslah edilemeyen zaaflar insan ve toplumları bir vesileyle ekarte ediyor, saf dışı bırakıyor.

Hangisi kolay hangisi zor, zamana ve muhatabına göre değişkenlik gösterse de her bir imtihan insanlar için “ahlaki ve itikadi kontrol” mekanizması olarak işlev görüyor. Kalbinin içini değil, kalbinin içinden sadır olanı gösteriyor. Kişinin ahlakına ve karakterine ayna tutuyor bütün imtihanlar. Ama bir halkın onulmaz acıları üzerinden imtihan edilmek insanın ahlak ve karakterine öyle bir derinlemesine ayna tutar ki onu saklamak veya başka bir şekilde sunmak mümkün olmaz. Tıpkı Suriye halkının acıları karşısında sürdürülen tutumlar gibi.

Esed’in Suriyesi, Esed’in Pinokyosu

Suriye halkına kan kusturarak son yarım asrını kâbusa döndüren kim? Bu sorunun “Hafız ve Beşşar Esed yönetimindeki Baas despotizmi”nden başkaca bir cevabı yok. Gidip görenler bilir, hemen her yerde “Esed’in Suriyesine Hoş Geldiniz” tabela ve sloganlarıyla ülkenin nasıl olup da özel bir mülk diye takdim edildiğini.

Arap Nasyonal Sosyalizmi ideolojisine yaslanan Esed hanedanının Suriye halkını işkence ve cinayetlerle sindirdiğini, yolsuzluk ve iltimaslarla soyup soğana çevirdiğini tevil edebilecek bir babayiğit çıkabilir mi acaba, diye düşünüyorduk. Biz yok zannediyorduk. Ama varmış meğer böyle bir babayiğit! Üstelik bu babayiğit sadece Suriye’de işlenen cinayetlerin adresini değil nasıl ve kimler tarafından da yağmalandığını da anlatıyor bize.

Radikal’in yazı işleri müdürü Fehim Taştekin’in “Yağmalanan Ülke Suriye” (18 Şubat 2013) başlıklı yazısını bu bahiste anmakta büyük faydalar olur kanaatimce. Bugüne kadar kendisi Suriye’de dökülen kanlardan yıkılan şehirlerde Esed rejimi aklayıp İslami muhalefeti karalamanın istikrarlı bir örneğini oluşturdu. Şimdi de hiç şaşırtmadan yağma, gasp ve kaçakçılık gibi en adi suçları İslamcı örgütlerin üzerine yıkma ihalesini üstelenmiş. Maşallah bu konuda da fena sayılmaz!

Elbette Cumhuriyet, Birgün, Sol, Aydınlık, Yurt gibi gazetelerin muhabir ve yazarlarından farkı var. En azından onlar gibi beceriksiz ve itici bir tarzda sloganlar atıp, Baas şefleriyle pozlar vererek iş halletmeye kalkışmıyor. Biraz daha sofistike sayılırsa da kullanmış olduğu yöntemle “zırva tevil götürmez” ilkesinin kurbanı oluyor o da.

Ne de olsa o da bir insan, gazeteci olmaktan önce. Vicdanı var ki Suriye’nin başına gelenler karşısında yüreği sızlıyor. Suriye’nin harap olması, tarihi değerlerinin yağmalanması karşısında gücü yettiğince feryad ediyor. Demek ki insanlık ölmemiş, ne güzel!

Suriye’de sürüp giden savaşın ortasındaki yağmanın failleri kimmiş, niçin yağmalıyorlarmış zenginlikleri, Taştekin’in penceresinden şöyle bir bakalım isterseniz? Taştekin aktardıklarının hiç birine şahit olmamış, hepsi dolaylı anlatımlarmış. Sağ olsun “ben aktaranların yalancısıyım” diyerek çok yerinde bir uyarı yapmayı da ihmal etmemiş! Ama olsun, bu dolaylı aktarımları bile ürkütücü bir talan resmi çizmeye yetiyor.

Şehir şehir, isim isim talan ve gaspın faillerini de mağdurları da anlatılıyor. Mesela muhalif İslamcı örgütlerden Ahrar-u Şam’ın Halep’teki zeytinyağı fabrikasına, Cephetun Nusra’nın tekstil fabrikalarına nasıl el koyduğuna dair rivayetler aktarılıyor.

 

Tarihi ve Gerçeği Yağmalamak Kolay mı?

Guardian, Washington Post veya AFP’ye dayandırdığı haberlere yağmanın tarihi eserlere kadar uzandığını okuyoruz. “Ülkenin geleceği için savaş yoğunlaşırken asiler ülkenin geçmişini satıyor” gibi çok çarpıcı cümleler kuruluyor. Hatta İdlibli Cihad Ebu Saud (ne güzel ve fonksiyonel bir isim değil mi?) şöyle diyormuş: “Bazı günler savaşçıyız, bazı günler arkeolog.” Savaşın bin bir türlü acısını roman tadında anlatıyor mübarek.


İlerleyen satırlarda Fransa merkezli Suriye Arkeolojisini Koruma Derneği’ne yapılan dramatik atıflar Ürdün’lü bir antikacının şu cümlesiyle zirveye taşınıyor: “Her gün Suriyeli altın, mozaik ve heykellerle ilgili aranıyoruz. Şam, Amman’da parça parça satılıyor.”

Hakkaniyeti gözeterek her muhalifi yağmacı olarak nitelemiyor Taştekin. Çünkü bazıları kandırıldığını henüz fark ederek cephe liderlerini yağmacılık yapmak ve ‘şehitlerin kanı pahasına zenginleşmekle’ suçluyormuş.

Hatta saf saf devrim hayalleri kurup, “Dimyad'a pirince giderken evdeki bulgurdan olan”, geçmişi ve geleceği talan edilen bir harabenin ortasında kalan insanlar şöyle döküyorlarmış içlerini: “Gerçek devrim bitti, ihanete uğradık. Güzel devrimimiz hırsızlar ve yolsuzlar tarafından çalındı. Bizi ölüme gönderirken kendileri ceplerini şişirmek için arkada kaldı. Nereye gittilerse yağmaladılar, taşıyabilecekleri her şeyi çalıp Türkiye’de sattılar; ister araba, ister elektronik eşya, ister petrol ve antika olsun hayal edebileceğin her şeyi sattılar.”

Taştekin’in de içinde yer aldığı lobi İslamcı muhalifler tarafından Türkiye’den çalınan araçların Suriye’ye götürüldüğünü yazıyorlardı şimdiye kadar. Meğer çift taraflı çalışıyorlarmış: Orada çalıp burada satış, burada çalıp orada satış. İş artık Hatay’da kaldıkları evin kirasını, lokantada yedikleri yemeğin parasını veya bindikleri minibüsün ücretini ödememe meselesini fersah fersah aşmış demek ki!

İslamcı muhalif örgütleri katliam, hırsızlık, yağma, yolsuzluk, gasp, tarihi eser kaçakçılığı vs. gibi hemen her türlü suçla eşitlemek için Taştekin şevkle ve şehvetle hiç durmadan yazıyor, konuşuyor. Ancak çürük elmaları da gözden kaçırmadığını şu müthiş cümlesiyle gözler önüne seriyor: “Tabi kaçakçılık ya da talanda asker, istihbaratçı ya da ‘şebbiha’nın olmadığı söylenemez.” Az da olsa rejim muhafızları arasında da rastlanıyormuş bu suçlara karışanlara. Taştekin aktarmayı unutmuş ancak muhtemelen onlar hakkında da bağımsız yargı tarafından soruşturma, görevden el çektirme vs. gibi mekanizmalar devreye sokuluyordur.

Mazlumun İffet ve Şerefine Tecavüz Saplantısı

Kısa bir zaman önce patenti Taştekin’e ait olan “Hatay Peşaver Oluyor” ajitasyonuyla ne hedeflediyse şimdilerde yapılan yağma ve gasp haberleriyle de o hedeflenmiştir. Yani bir taraftan AB ve ABD’nin diğer taraftan Kemalist, sol-sosyalist, İrancı ve Alevi-Bektaşi çevrelerin el-Kaide tarzı diye nitelediği İslamcı muhalefete karşı nefret ve düşmanlığını alabildiğine tırmandırmak ve Baas rejiminin bölgede oynadığı kritik role razı etmek. Çünkü Suriye raporu olarak takdim ettiği yazılarında sadece Cephetun Nusra’yı değil diğerlerini de el-Kaideci olarak tasvir edip sözü şöyle bağlıyor: “Nusracılarla birlikte Ahrar el Şam, Ensar el Şam, ‘Taliaa’ ve ‘Mukatile’ gibi 30 kadar örgütün tek amacı rejimi yıkıp şeriat devleti kurmak.

Peki, bu şeriat devleti kurmak hedefindeki Kaideci örgütleri kim besliyor? Türkiye’de imal edilip Suriye’ye sokulan patlayıcılar konusu üzerinden cevabı Taştekin versin: “Çift yönlü olarak sınırdan geçirilmeyen şey kalmadı. Bu konuda dudak uçuklatacak bilgiler mevcut. Cilvegözü ile Bab el Heva arasında 2900 metrelik ara bölgede dönmeyen alış veriş yok.” (14 Şubat, Radikal) Asıl tehlike Baas-Esed despotizmi değil şeriatçı örgütler ve sırtlarını sıvazlayan AK Parti Hükümetidir demenin ne güzel ve etkileyici yolları varmış, değil mi?

Zalimi değil mazlumu, katili değil maktülü, hırsızı değil ev sahibini suçlama tarihinde eşini ender rastlanacak örnekler okuyoruz. Unutulması ve affedilmesi mümkün olmayan şeytanlıkların gazetecilik faaliyeti olarak pazarlandığı günlerden geçiyoruz. Çağdaş Vesvasil Hannas’ların Suriye’deki zalim rejimin (asıl olarak Rusya ve İran’ın) bekası adına Suriye halkının iffet ve şerefine musallat olduğu, adalet ve özgürlük mücadelesine iğrenç tuzaklar kurduğu zaman şahitlik ediyoruz. Zaten “tuzak kuranlara en hayırlı bir şekilde mukabele eden Allah”a tevekkül edenler kaybederler mi hiç?

Esed-Baas rejimi tarafından evlatları katledilen Houla’lı bir kadın geçen hafta şöyle haykırıyordu: “Kanım ve şerefim kıymetli. Ey Beşşar! Houla halkının şerefini çiğnedin. Seni Allah’a şikâyet ediyorum.”

Enteresan olan şu ki; Türkiye’de eli kalem tutan birileri için Suriye halkının kanı ve şerefi son derece kıymetsiz. İffetini ve onuru korumak isteyen bir halka adeta orta malı muamelesi yapılıyor. Zannediyorlar ki Esed-Baas rejiminin katliam ve yıkımları bir takım manipülasyonlarla İslamcı muhaliflere fatura edilebilir. Zannediyorlar ki Şebbiha ve Muhaberat çetelerinin Suriye topraklarını yağmalamak ve halkını vesayet altında tutmak üzere kurduğu şeytani düzen ayakta tutulabilir.

Tarihi ve gerçekleri yağmalamak üzere Baas-Esed cuntası adına psikolojik harp faaliyeti yürütenlerin, Rusya ve İran adına nüfuz casusluğuna soyunanların, TÜSİAD sermayesine ve Kemalizmin kuyruğuna takılmış sol-sosyalist cepheye aynı anda göz kırpmayı becerebilenlerin hesabı tutar mı? Kesinlikle tutmayacak. Çünkü zulmün bekası adına konuşan, mazlumu kirletmeyi şiar edinenlerin sonu değişmez: Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun.

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim