1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Öncü Olanlar, Her Koşulda İlkeleri ve Adaleti Gözetirler
Öncü Olanlar, Her Koşulda İlkeleri ve Adaleti Gözetirler

Öncü Olanlar, Her Koşulda İlkeleri ve Adaleti Gözetirler

​​​​​​​Evet herkesle iyi geçinelim ama muhataplarımızın yanlışlarına tavır alalım. Kimsenin zulmüne, haksızlığına, yanlışına ortak olmayalım. İlişkimiz, yanlış yapan kimseyi tezkiye etme, temize çıkarma sonucu doğurmasın!

A+A-

"Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir." (Nisa/58)

Güzel işler, salih yani ıslah edici ameller, güzel örnekliklere ve güzel örneklikleri sergileyecek öncülere ihtiyaç duyar. Sıradanlığı aşmak; davayı ileriye taşıyabilmek; yanlışların yaygınlaşmasını, fahşanın, münkerin kurumsallaşmasını önleyebilmek ancak öncü çabalar ve erlerle mümkündür. Bunun içinse fedakarlık, samimiyet ve sorumluluk bilinci elzemdir. Yetmez, ilaveten inisiyatif yüklenmek, öne çıkmak gerekir.

Genel manada insanlar arasında olduğu gibi, yaşadığımız toplumda da insanlar kalabalıklara uymaya, uyum göstermeye meyyaldirler. Bunu daha güvenli ve sağlam bir yol olarak kabul ederler.

Bilhassa riskli, tehlikeli ve ürkütücü ortamlarda bu eğilim daha fazla belirginlik kazanır. “Neden ben ya da biz bu sorumluluğu üstlenelim ki?” soruları yaygınlaşır. “Bu dünyanın, bu mahallenin delisi biz miyiz?” eleştirileri, yakınmaları artar. Oysa mümin olmak her durumda hakkın şahitliğini üstlenmek ve haktan, adaletten, doğruluktan ayrılmamak demektir. Tam da Rabbimizin, Nisa suresi 58. ayeti kerimede "adaletle hükmedin" buyruğuna verilecek karşılıkta olduğu gibi.

Adalet gerektiğinde sevdiklerimizden, alışkanlıklarımızdan, itibar ve kârımızdan vazgeçebilmeyi, haktan yana tavır adına fedakarlık ve bedel ödemeyi göze almak demektir. İlkesizce kalabalık toplama ya da kalabalıklarla olma telaşından, ilişkileri bozmama, herkesle iyi geçinme kaygısıyla yanlışa göz yummaktan kaçınmayı gerektirir.

Gözlerimizin önünde cereyan eden yanlışlara "başımıza bir iş gelebilir", "sevdiklerimiz yaralanabilir", "insanların bize bakışı değişebilir" kaygılarıyla göz yumamayız!

Adalet talebimizi; adaletsizliğe saptığı düşünülenlerin bize yakınlığı ya da iyi niyetleri üzerinden tartışamayız. Aynı şekilde; haksızlığa maruz kalanların adaleti hak edip etmedikleri üzerinden de değerlendiremeyiz. Bizi ilgilendiren şey zulme, haksızlığa göz yummanın bize yakışmadığıdır, bizim kimliğimizle çelişmesidir.

Adalet talebi ve vasfı, alameti farikası "şahitlik" olan kimliğimizin, "emrolunduğumuz gibi dosdoğru olma" vazifemizin bize yüklediği temel, varoluşsal bir sorumluluktur. Muhataplardan önce kendimizle ilgili olan, kendimiz için tesis etmemiz gereken bir tutumdur.

İlkelerimizi konjonktürel gelişmeler, şartlar, dünyevi kaygı ve beklentiler belirlememelidir.  Bilakis hayatımızı, fikir ve eylemlerimizi ilkelerimiz yönlendirmelidir. Aksi durum; pazarlığa açık olma, rüzgara göre tutum belirleme, dolayısıyla da savrulma riskini getirir.

Ne demek istediğimizi bir-iki farklı örnekle somutlaştıralım:

Bakıyorsunuz birileri açıkça tağuti bir dikta rejimini savunuyor ya da zalimlerin katliamlarını sırf bölge ülkesi olması hasebiyle “birlikte uluslar arası komploları boşa çıkartma”, “mezhepçilik fitnesini bertaraf etme” gibi süslü tekliflerle yalanlar eşliğinde savunuyor. Buna rağmen tüm bu zulümlere şahitlik eden, hatta bunlara karşı duyarlı bir tavır içinde olan bir kısım Müslüman dahi bu tavrın sahipleriyle ilişkilerinde, diyaloglarında hiçbir sorun yaşamıyorlar. Ortak oturumlar yapabiliyorlar, konferanslarına çağırıp "değerli fikirlerinden" kendi mensuplarını istifade ettiriyorlar.

Ne garip değil mi? Kendi nefsine yönelik en küçük bir saldırı, bir hakaretten ötürü yıllarca küsebilen, muhatabını asla affetmeye yanaşmayan, intikam hırsı içinde kıvranan insanlar biliyoruz. Cemaatine, grubuna, kuruluşuna yönelik haklı ya da haksız bir eleştiriyi, tavrı asla unutmayan, her fırsatta hesabını soran insanlardan kimileri, yine ne tuhaftır ki Allah’ın dinine düşmanlık yapanların, Ümmetin evlatlarını katleden, hanımlarını kirleten zalimlere destek verenlerin, zulme arka çıkanların tutumlarını, eylemlerini pek de sorun yapmıyor, bu tarz zulümlerin hesabını sormak için hiçbir çaba, duyarlılık içerisine girme gereği duymuyorlar.

Gerçekten de Müslümanlar açısından kardeşlerimize yapılan işkencelerin, tecavüzlerin, katliamların şahsımıza söylenen kötü bir söz kadar nefsimize ağır gelmemesi ilginç değil mi? Oysa müminler için tersi olmalı değil mi? Şüphesiz takva nefsimize dokunanı affetmeyi, Ümmetin hürmetini ise her durumda aziz tutmayı gerektirir.

Bazen nefsimiz, bazen dünyevi hesaplarımız, bezen de cahili bağlılıklar ve öncelikler öne geçebiliyor. Mesela bir Müslüman yazı yazıyor, siyasi endişeleriyle birlikte çözüm öneriyor. Bu kardeşimiz “ülkemizi bekleyen çok yakın bir tehlike mevcut, bunu savuşturmak için İran ve Rusya ile ittifak kurmalıyız, hatta gerekirse Esed’le de masaya oturmalıyız” diye yazabiliyor. Öncelik ne? Türkiye’nin güvenliği!

Faraza dese ki, "bu beldede Müslümanlar ağır kayıplar yaşadılar, fatura daha da ağırlaşacak, buradaki Müslümanların, kardeşlerimizin menfaati için hoş görmediğimiz şu formülü tartışalım,  deneyelim…” Böyle dense, bu tez doğru olmasa da en azından taşınan kaygı saygı değer görülebilir. Ama öyle olmuyor. Önceliğimiz, ülkemizin güvenliği ve geleceği olarak kodlanıyor. Bunun bir tür milliyetçilik olduğu açık değil mi?

Elbette bunun milliyetçilik olduğu kabul edilmiyor. Bir dizi gerekçeyle bu ülkeyi savunmanın İslam’ı savunmak, Ümmeti savunmak olduğu iddia ediliyor.

Bu vesileyle milliyetçiliğin İslami sembollerle süslenmiş türlerine karşı da bilhassa bu dönemde teyakkuzda olmak gerektiğini bir kere daha vurgulamış olalım. Sürekli altını çizdiğimiz tehlikeyi bir kere daha hatırlatalım.

Şüphesiz biz de insanlarla sorun yaşamaktansa, iyi ilişkiler içinde olmayı, herkesle iyi geçinmeyi arzu ederiz. Herkesle iyi geçinme arzusu haddi zatında kötü bir şey de değildir. Ama herkesle iyi geçinme adına hakkı ketmetmek, kimliğimiz ve ilkelerimizle çelişen tavırlar sergilemek kabul edilemez.

Evet herkesle iyi geçinelim ama muhataplarımızın yanlışlarına tavır alalım. Kimsenin zulmüne, haksızlığına, yanlışına ortak olmayalım. İlişkimiz, yanlış yapan kimseyi tezkiye etme, temize çıkarma sonucu doğurmasın!

Peki, bu tavırla yalnız kalma riski yok mu? Vardır elbette ama ilkesizliğe savrulmak çok daha büyük ve vahim bir risktir! Dolayısıyla gerektiğinde az olmayı, hatta yalnız kalmayı göze alabiliriz ama ilkelerimizle, kimliğimizle çelişen bir tavrı asla benimseyemeyiz.

Aynen Resulullah’ın şu hadisinde belirttiği üzere: Tırmizi’nin Sünen’inde Ayşe validemizden rivayet edilmiştir: “Kim insanların gücenmesini göze alarak Allah’ın rızasını gözetirse, insanlardan gelen sıkıntılara karşı Allah ona yeter. Kim de Allah’ın gücenmesini göze alarak insanların rızasını gözetirse, Allah onu insanlar(ın insafın)a bırakır.”

Mücadelemizin, daha ötesi hayatımızın merkezinde Rabbimizi razı etmek vardır. Bu bazen kaybetmeyi göze almayı gerektirir. Şüphesiz savaşın, kavganın hedefi kazanmaktır, düşmanı yenilgiye uğratmaktır ama öyle anlar gelir ki, kimliğimizi, duruşumuzu sürdürmek, mücadeleyi aynen devam ettirebilmek asli hedef halini alır, bizatihi kazanıp-kaybetmenin ölçütü haline gelir. Mücadele belirlenmiş ilkeler temelinde sürüyorsa kazanmış; vazgeçmişseniz, elde ettiğiniz şey ne olursa olsun kaybetmişsiniz demektir.

Ömer Muhtar, İtalyan sömürgeciler tarafından idam edilmek yerine uzlaşsaydı, bugün rahmetle andığımız bir örnek olabilir miydi?

Taliban, ABD işgali ile tehdit edildiğinde boyun eğseydi, Afganistan’da yönetimini sürdürmüş olacağından kazanmış mı sayılacaktı?

Gazze, bir açık hava hapishanesi tamam ama Siyonistlerin dayatmalarına boyun eğse ve elektrik kesintilerinden kurtulsa, hastalar tıbbi yardıma ulaşsa, inşaat malzemeleri daha rahat girebilse bugün olduğundan daha izzetli bir konum kazanır mı?

28 Şubat’ta başlarını açıp okuyan ve mesleki kariyerlerine kesintisiz devam eden bacılar mı, yoksa okullarını, işlerini terk eden bacılar mı kazançlı çıktı? Kazanç ölçümüz ne?

Bir eylemin doğruluğunu sonuçlarıyla ölçemeyiz. Faraza Barcelona’da yapılan eylemi düşünelim. Sonuçta Avrupa’da emniyet hissinin sabote edilmesi hedefine ulaşıldığını kabul edelim. Ne olacak, bu vahşete imza atan zihniyet kazanmış mı sayılacak?

Ülkemizin ekonomik açıdan çok güçlendiğini ama hak, hukuk, adalet kavramlarının beka ve güvenlik meselesine kurban verildiğini ve bizlerin de oturduğu yerden bu vahim gidişatı endişeli hislerle izlediğimizi düşünelim. Kazanç bunun neresinde?

"Sesimiz çıktığında aynı şeyler bizim de başımıza gelebilir ya da kalabalıklarca lince maruz kalabiliriz" veyahut da "uyarsak da uyarmasak da farketmeyecek, sesimizi duyan olmayacak" dediğimizde; yapageldiğimiz tefsir derslerinde Araf suresine sıra geldiğinde, o suredeki şahitlerin şahitlikleriyle ilgili bölümü nasıl öğütleyeceğiz birbirimize: "Umulur ki öğüt alırlar" ve "Rabbimize mazeret olsun için" pasajlarının hayatla ilintisini nasıl kuracağız? O mübarek azınlığın, o çoğunluğun zihin yapısını ihya ve ıslah amacıyla sarfettiği o sözleri ve o kutlu pratiği hayatımızın hangi safhasında örnek alacağız? Ve ne zaman? Hangi uygun vakitte?

Üzerine yemin edilen ve heder edilen zamanın, kimlerce en bereketli ve basiretli şekilde değerlendirildiğinden bahseden Asr suresi, yalnızca sohbetlerin nihayete erdiğini "müjdeleyen" kısa surelerden biri olarak mı anılacak hayatımızda, yoksa mesajını işittiğimizde ruhumuzu tir tir titretmesi gereken bir hakikat olarak mı çınlayacak kalplerimizde! Şüphesiz, bizler kendi özgür iradelerimizle ve amellerimizle bunun cevabını vereceğiz kendimize.

Amacımız, hedefimiz yaşadığımız anda ve beldede mevzii kazanmak ve başımıza gelecekte nelerin geleceğinin hesabını yapmaktan öte, gelecek nesiller için sahih ve tutarlı bir hat inşa etmek olmalıdır. Bu doğrultuda çaba sarfeden, Rabbin rızasını hayatının temel hedefi kılan Müslümanlara ne mutlu! Ne mutlu bütün bu şuurlu düşünceler ve hallerle birlikte "ben müslümanlardanım" diyebilenlere!

Allahu Teala bizleri ilkeli, ölçülü, mustakim kullarından kılsın!

HABERE YORUM KAT

3 Yorum