Ölümü Yakıştırmayın, Ahireti Hatırla(t)mayın

27.09.2012 00:04

Kenan Alpay

Hastalık ve ölümü dahi imaj yaratmak üzere kullanmayı marifet bilen bir tarz giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki bu imaj yaratma tutkusu ideolojik-siyasi kimlik ayrımı yapmaksızın hemen herkesi sekülerize ediyor. Yani en çok kendisini hatırlatması gereken zamanda ahireti, hesap gününü unutuyor ve unutturuyor.

Hatta her türlü zaaf belirtisi, en doğal zayıflık görüntüsü hatta ihtimali karşısında tüm imkânlar biricik hedef için seferber ediliyor: İmajı korumak. Siyasetçisi, sanatçısı, akademisyeni, sporcusu hatta sıradan her hangi bir insanı en çok kaygılandıran meselelerin başında ‘imaj kaybı’ geliyor. Hastalığında ya da ölümünde imajından bir şeyler kaybetmemeyi merkeze alan psikoloji her açıdan sakatlıklar ihtiva ediyor.  Ama imaj üzerine kurulan bu algı ve duygu biçimi en başta kendine yani insanın varoluş amacına yabancılaştırıcı bir dünyaya mahkûm ediyor muhataplarını.

Eserin ve Bedenin Ölümsüzlük Arzusu

Neşet Ertaş’ın hastalığı ve ölümü üzerinden topluma takdim edilmek istenen sanat ve sanatçı imajını tartışma imkânı bulabilir miyiz acaba? Yoksa insan ve varoluş amacını ıskalamak ve ıskalatmakta kararlı seküler/dünyevi söylemlerle yarışa girip ‘Bozkırın Tezenesi’ne övgüler düzmekle mi meşgul olacağız? Anlaşılan o ki biz istesek de istemesek de Anadoluya, Neşet Ertaş’a, kişiliğine, sazına, türkülerine dair övgüler düzmek için fırsat kollayanların güzellemelerinden asıl gerçeğe, ölüme ve ölüm sonrasına sıra gelmeyecek.

Neşet Ertaş’ın hastalık ve ölümü bir kez daha gösterdi ki âlemlerin Rabbi Allah-u Teala’yı fikren ve fiziken hayatın dışına atma siyaseti kamuoyunu şekillendiren araç ve aktörlerde bir hayli ağırlık kazanmış. Ertaş’ın ölümü yaratan ve yaşatan, öldüren ve dirilten Allah’ı anmaksızın, hesaba katmaksızın inşa edilen hayat tasavvurunu bir kez daha karşımıza dikti.

Karşı konulamaz bir moda olmuş. Sanatçı her ne yapmışsa sadece ve sadece sanatıyla, eseriyle anılıyor ve anlatılıyor. Sorumluluk çizgisi ve çerçevesi sanattan ve o sanatın halk nezdinde edindiği itibardan ibaret olarak kritik ediliyor. Sanat, sanatçı ve eseri için telkin edilen laik-seküler formlar üzerinden düşünme biçimi kısa bir zaman zarfında hayatın tamamını kapsam alanına alıyor. Sonrasında unutulmamak, unutturmamak en matah iş olarak addediliyor. Ölümsüzlük duygusu ve arzusu, hayranlardan başkasına hesap vermeme kibir ve gururunu kabarttıkça kabartıyor. İmaj bunun için merkeze alınıyor. Bunun için imaj merkezli hesaplar bütün hesapların üstünde tutuluyor. Ölümü ve sonrasını değil ölüyü ve eserlerini seküler imajlarla güzelleştirmenin peşine düşülmesinin sebebi de bu öncelikten kaynaklıyor.

Ebedi İstirahatgâh mı Dediniz?

Barış Manço’nun ‘zamansız’ ölümüyle birlikte ciddi bir start almıştı sanatçılara mahsus cenaze törenleri. Alkışların mumlara, sahne ışıklarının okunan şiir ve şarkılara eşlik ettiği nevzuhur cenaze merasimleri elbette ki devlet sınıflarının topluma telkin ettiği aydınlanma, ilerleme ve laikleşme siyasetinin tezahürüydü.

Hayatı ve ölümü sekülerize edenin mezarı da sekülerize etmesinde bir gariplik aranmaz. Bu sebeple mezar/kabir ölen kişi için bütün meşakkatlerin bittiği bir yer, ebedi istirahatgâh olarak anılır ve anlatılır. Rahat uyumanın, gözleri arkada kalmamanın, arkadan gelenler eliyle bayrağın daha ileriye taşınacak olduğunun bilindiği yer olarak tasvir edilir ebedi istirahatgâh.

Bu söylem ve mantıkta ölümden sonra dirilişi, Allah tarafından yaşanan hayata dair hesap çekilmeyi en azından önemsizleştiren bir duygu belirleyicidir. Neden? Çünkü Allah ve ahiret günü inkâr edilmese de hayatı şekillendiren bir inanç olarak kalplerde yer etmemiştir de ondan.

Allah’ın kadir-i mutlak olması gözardı edilince ne yapılır? Mesela bunun için Ertaş’ın menajeri Gülsüm Sarıkaya’nın yaptığı açıklamaya bakabiliriz: “O hastalığı kendisine kesinlikle yakıştırmıyor ve sağlığına yeniden kavuşarak konserlere çıkacağına emin.” Ya da ölüm döşeğinde yatan Ertaş adına atılan bir Twitteki şu ifadelere ne demeli: "İki gündür bazı yerlerde öldü haberlerim çıkmakta. Daha sizlere çok konserler vereceğim. Sevgiyle kalın".

Belli ki ‘menajer’ sadece mesleki konularda değil mesleki konular bağlamında değerlendirdiği hastalık ve ölüm meselesini dahi düzenleme ve yönetmeye yetkili kılınmış. Profesyonellik denilen bu olsa gerek.

Biz ise profesyonel ve seküler olmadığımıza göre “ışıklar içinde yatsın, toprağı bol olsun” jargonuyla kimseyi kandırmaya çalışmayacağız.

Kimseye ebedi istirahatgâh filan lütfedilmeyecek. Hesaba çekilmeme üzerine kurulan ahiret inancı düşülebilecek en büyük tuzaktır. Hesap gününden kaçışın sanatı icad ve icra edilemeyecek kadar boş bir ütopyadır.

  • Yorumlar 15
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim