1. YAZARLAR

  2. Namık Çınar

  3. Ölümü hak etmeyen otuz beş genç
Namık Çınar

Namık Çınar

Yazarın Tüm Yazıları >

Ölümü hak etmeyen otuz beş genç

A+A-

İdam cezasının kaldırıldığı koşullarda, savaş usûllerine göre silah kullanmak, suçla ve suçluyla mücadelede doğru bir yol-yordam olabilir mi? Öldürme yetkisi elinden alınmış bir devlet, suçları sübuta eriyor olsa dahi, o insanların üstüne bomba atabilir mi? İşlenen suçlar bakımından, ölümün hak edildiğine yargı yolu ile karar verilebiliyor iken, bu idam hükmünün anayasal olarak artık kaldırılmış olduğu hâllerde, öldürmek amacıyla silah kullanmak hâlâ mümkün müdür? Eğer yakalansalardı, her ne yapmış olurlarsa olsunlar, zaten idam edilemeyecek idiyseler, ne diye öldürülebilsinler ki? Suçluyla mücadele etmenin yöntemleri de, araçları da artık başka şeyler olmak gerekmez mi?

Kaldı ki bunlar suçlu da değildiler. Ya da, karşımıza her yerde çıkabilen bir işportacı veya kaçak CD film satıcısı yahut kasa fişi kesmeyerek KDV kaçırmaya kalkışan çaresiz bir küçük esnaf kadarlık suçluydular.

Siz hiç “bugün 35 tane işportacı, yanlışlıkla kurşuna dizildi” dendiğini duydunuz mu? “Kasa fişi kesmedikleri görülerek derdest edilen 35 tane esnaf, dün sabaha karşı asılarak, hataen infaz edildiler.” Ya bu nasıl geliyor kulağa, komik mi? “Çoğu lise öğrencisi olan 35 tane sigara ve mazot kaçakçısı genç, birer yevmiyelik karın tokluğu uğruna Irak hududunu geçerlerken, yanlış istihbarat yüzünden, kendi uçaklarımızın bombardımanıyla paramparça edildiler.” Pekiyi, bu nasıl; matrak mı gene hâlâ?

“İyi de, bu meseleyi niçin kaşıyıp duruyorsun bu kadar? Bırak da bir an önce kapanıp gitsin” diyorsanız, bunu anlamam. Madem öyle, gelin başka türlü konuşalım. Tanrı herkesinkini esirgesin; ama Etiler’in, Ataköy’ün, Bağdat Caddesi’nin, uyur uykusuna kıyamadığınız her biri lise çağındaki 35 yavrunuzun başına geldiğini tasavvur edin ve kendinizi koyun oradaki ana-babaların yerine. Bakalım hâlâ aynı şekilde mi düşüneceksiniz, o zaman da? O hâlde, başkalarının akıl almaz acıları üzerinden metanet ve soğukkanlılıklar önermeyin kimselere. Bari susun.

Bütün bunların birer ihmal mi, yoksa devletteki derin ilişkilerin, istihbarat üzerinden bitmek bilmeyen güç kavgaları mı olduklarını, bakalım öğrenebilecek miyiz?

İstihbarat zafiyetinden dem vuruluyor. Fakat benim kafamda sorular da birikiyor. İnsansız Hava Araçları daha dünkü iş. Ondan önce n’apıyordu, bu ordu? Ayrıca, İnsanlı Hava Araçlarına ne oldu; yani uçaklara? Hava Kuvvetleri’nin keşif uçakları yok mu artık? Hâttâ Kara Havacılığı’nın özü keşif değil midir? Nerede Kara Kuvvetleri’ne ait keşif uçakları, helikopterler? Amerika’nın güdümündeki birkaç İHA’dan mı ibaret herşey?

Tümen ve kolordulardaki keşif bölükleri, keşif taburları lağv mı edildiler? Bizim zamanımızda yoktu, ama şimdi biliyorum ki hanidir varlar; Piyade gibi, Topçu, Tankçı gibi, artık uzmanlaşmış İstihbarat sınıfı subaylar neredeler? Yanlış mı biliyorum, armut mu topluyor bunlar?

Hani kibrit kutusu dahi okunabiliyordu yukarıdan? Koskoca katır yükleri ve insanlar mı algılanamadılar da, doğru değerlendirilemediler? Kaçakçı kafilesini ikaz maksadıyla topçu ateşi de açılmış, aydınlatma mermisi de kullanılmış, hava kararınca. İyi ya işte, belli ki ortalık zaman zaman aydınlatılıp gözetleme de yapılmış, seyir de edilmiş; ondan bu anlaşılıyor. Herhalde, katırların önlerini görmelerini sağlamak için, kolaylık olsun diye atılmadı o tenvir mayınları? Hiç yoksa, Topçu İleri Gözetleyicileri vardı, bir yerlerde en azından, değil mi? Hiç kimsenin aklının ucundan geçmedi mi pekiyi, onların terörist olmayabilecekleri? Bu kadar mı basiretsizleşti ya da lâçkalaştı, bu koca ordu?

Hepimizin kursağında kalan reformların hiç birini doğru dürüst yapmayarak, muazzam bir on yılı heba etti ya AKP, işte şimdi yakıtı bitmiş bir uçak gibi yalpalayıp duruyor. Lastik gibi uzayan ve inandırıcılıklarına giderek gölge düşüren, sadece kağnı hızındaki şu yargılama süreçleri bile yeter, keyfimizi kaçırmaya. Neymiş... 12 Eylül’ü de yargılatacaklarmış. Neymiş... 28 Şubat’ı, Susurluk’u, velhasıl vesayet döneminin tüm darbe süreçlerini de yargılatacaklarmış. Daha siz, bütün dünyanın gözü önünde işlenen Hrant Dink cinayetinin bile senelerdir sonunu getiremediniz ki, diğerlerini yapabilesiniz.

Darbe süreçlerinin asıl sorumluları olan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanı emekli orgeneraller dışarıdalar, ama birçoğu zurnanın son deliği olan subaylar içerideler. Kim inanır artık size, Allah aşkına?

Fakat küçümsemeyip lâf dinlerseniz, gene de bir şeyler yapmaya hâlâ şansınız var. O da Kürt sorununu çözmekten geçiyor, tabii. Bu mesele, harp silah ve araçlarıyla halledilebilecek bir şey değil, artık bunu kafanıza sokun, lütfen! Terörizmle dahi mücadelenin en zor usulü, askerî olan usuldür.

Topraklarınızda terör olmasını istemiyorsanız, mutlu olmadıklarını söyleyen Kürtlerin isteklerini bir bir yapmalısınız. Halkın bölünme isteği duymamasının panzehiri, tıpkı mutlu olanlar gibi, onların da mutluluk duyumsamalarından geçiyor. Bunun bir başka seçeneği de yok üstelik. Eğer bunu başaramazsanız, yola en iddialı koyulup, en fazla umut veren olduğunuz için, tarihe de “en büyük palavracı” olarak geçeceksiniz.

Dost olan böyle eleştirel söyler. Ama siz, yalakalıkları dostluk sanma safhasına gelmişseniz, bakın ona bir şey diyemem.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT