“Oku”mak Olmazsa Olmazdır –2

12.10.2009 17:01

Mustafa Atav

“Hz. Muhammed’in ilk okuması Mekke toplumunun şirke, isyana bulaşmış kabullerini fark etmesidir,yani bir anlamda kendi varlık bilincine vakıf olmasıdır.. İkinci okuması vahiyle müşerref kılınması ve cahili sitemi vahiy merkezli yeniden inşa etmesi için görev alanına, yani Mekke’ye yönlenmesidir… Sonra Medine ve sonra Mekke’nin fethi ve sonra işte bugünler…”

İçinde yaşadığımız toplumun, siyasal erkin müdafisi ve aynı zamanda tufeylisi olan sistem mühendislerinin manipülasyonlarıyla okuma macerasına yönelmesinin engellenmeye çalışıldığı bir vakıadır.

Akıllı uslu insanların da dile getirdiği gibi, kapitalizmin öngörüsüyle albenili reklâmlarla hayata sadece tüketici kompleksiyle bakan bireyler oluşturmak; kulağa değil de klip adı altında göze ve belden aşağıya hitap eden müzik üretmek; yine pornoyu erotizmle modifiye edip güya sanatlaştırmak ve bununla adeta haz toplumu inşa etmenin enstrümanı olmuş sinema ve televizyonu bu halleriyle vazgeçilmez kılmak; kumarın, tüketimin tetikçisi ve tapınacak ilahlar üretme merkezi sayılan spor dallarını(örneğin futbol) gündemde tutmak ve yine, tüketilen nesnelerde marka/moda boyutunda tapınılacak fenomenler üretmek sistem mühendislerinin uzmanlık alanlarına girmektedir. Darbe, muhtıra, ihtilal gibi toplumların düşünce ve eylem reflekslerini baskılayan enstrümanların sık aralıklarla akordunun yapılarak notalarına basılması ise hakeza…

Bu kuşatılmışlığın içinden baş kaldırıp sahici okumaya yönelmek, yönelebilmek, insanın insan olduğunun farkına varabilmesi, bireysel ve sosyal anlamda şuur/bilinç sahibi olması demektir ki bu, demeye çalıştığımız gibi siyasal erk tarafından kesinlikle istenilen bir şey değildir.

Bugün çeşitli gazetelerin kültür sayfalarında, TV kanallarının haber programlarında “en çok satan ve okunanlar”  kandırmacasıyla topluma şuur/ bilinç kazandırma derdi olmayan kitapların, yönlendirici reyting ölçüleriyle çok izlendiği söylenen film ve dizi isimlerinin zikredilerek insanların ilgisine dayatılmasının, aslında sistem sorgulaması yap-a-mayacak bir neslin inşası için ve özellikle toplumları bu çerçevede yönlendirmek niyetiyle olduğu gerçeği ortadadır.

Peki, bir önceki yazıda verdiğimiz istatiksel verilerden de anlaşılacağı üzre, evlerde Kur’an/mushaf bulundurma ve meal okuma yüzdesi diğer kitap okumalarından fazla olduğuna göre, istenilen anlamda sosyal ve siyasal bilincin ve hatta vicdanın oluşmamasını sadece bu sebeplere bağlayabilir miyiz?

Kanaatimize göre hayır…

Çünkü İslami kesim de, okuma süreci ve çeşitliliği konusunda henüz olabildiğince özgür değildir. Cemaat, tarikat ve benzeri oluşumların, geçmişe ve sahih İslam düşüncesinin çok da onaylamadığını varsaydığımız geleneğe özgü önyargılarıyla dar alana sıkıştırdıkları bilgiden başkasını tahammül edemedikleri ve bu sebeple, tabi durumda olanlara kendi istekleri doğrultusunda kitap, dergi ve gazeteler yoluyla bilgi servis ettikleri, kendi düşün dünyalarına aykırı olanların seslendirildiği neşriyatın da dolaylı yollarla yasaklandığı gerçeği ortadadır. Çizilen sınırları zorlayan veya dışına çıkmaya çalışanların hangi kavramlarla suçlandığı da hiçbirimize yabancı değildir.

Biliyoruz ki yakın geçmiş, Kur’an okumanın, İslami neşriyatın zinhar yasak olduğu; İslam Dininden bahsetmenin, İslama özgü ibadetlerin yapılmasının engellendiği bir vasatı hatırlattığı için pek hayırla yâd edilmez. Tabii ki o dönemin iktidarı ve siyasal kahramanları da haklı olarak yerden yere vurulur.

Ama maalesef, üzülerek söyleyelim ki İslami düşünce geleneği mensupları da, kendi yapısı içinde, eleştirdiği yasakçı zihniyet kadar olmasa da, kendilerine rağmen “okuma” gerçekleştirenleri, önceki satırlarda da ihsas ettirdiğimiz gibi eleştiri ön başlığıyla “öteki” ilan etmekten geri durmamaktadır. İdeolojik önyargı sahiplerinin, bu dünyaya özgü bir şekilde ötekileştirme ameliyeleri kendi kurguları çerçevesince anlamlıdır ama İslami kesimin, sanki bir yerlerden yetki almışçasına , kendilerine rağmen düşünenleri, hem dünyevi ve hem de  uhrevi anlamda ötekileştirme çabaları anlamlı değildir.. Çünkü bunu bizatihi sahih İslam düşüncesi öngörmemektedir.

Özetle diyebileceğimiz şey şudur:

Kastettiğimiz okumak, özgür iradeyi, özgür aklı ve talepkar olmayı gerektirir. Zamanı iyi kullanmayı, şahsi zevklerimizden(!) fedakârlık yapmayı, araştırmayı, iyi bir gözlemci olmayı, gündemi takip etmeyi, sabır/mücadeleyi ve bildiğini paylaşmayı zorunlu kılar. Ataleti, bana neciliği, sadece ben bilirim tavrının sergilenmesini, duyarsızlığı, bildiğini mutlaklaştırmayı, eylemsizliği ise asla kabul etmez.

Uyarmak kabilinden hatırlatırsak, neredeyse at gözlüğü takmayı icbar eden baskıcı, otoriteryen merkezlerin etkisinde kalmış akıl, tabi olup durduğu lider-lerin, hesap gününde kendi dertleri peşine düşeceklerini ve onu yalnız bırakacaklarını bilmelidir. Baskı kurmaya, otorite olmaya çalışanlar da büyük bir mesuliyetin altına girdiklerinin farkında olmalıdırlar.

Bugün, bu vasatta, içe kapanmacı, çevresine geçilmez sınırlar çizmiş oluşumların bu tutumlarını eleştirenlerin de aslında yukarıda da değinmeye çalıştığımız gibi, kendi yapılarında da benzer tavırlar sergilediklerini uzun yıllardır gözlem yapmaya çalışan biri olarak söylemek durumundayım.

Kabul edelim ki Vahiy, metin olarak elimizdedir ama herkesin de katıldığı gibi O’nu anlama sorunu da tarihi bir vaka olarak önümüzde durmaktadır. Yani henüz anlama süreci, şekilde görüldüğü gibi noktalanmış değildir. Bu söylemi haklı kılan sebepler hangi birimize yabancıdır ki?. İyi niyetle söylersek, sırf bu sebeple üretildiğini varsaydığımız onlarca tefsir, yaklaşık ikiyüz yirmi meal okunmayı, yeni çalışmalar da piyasaya çıkmayı beklediğine göre demek ki anlama konusunda eksik taraflarımız var. Yeni yeni ortaya çıkan dergi ve kitaplar ve farklı isimlerle tezahür eden dernek, vakıf, platform vs. gibi oluşumlar da adeta eksik kalan taraflarımıza sosyal ve siyasal boyutlarıyla işaret etmek durumundadırlar. Çünkü sorulduğunda öyle söyleniyor…

Bilelim ki sadece özgür irade, özgür akıl, özgün okumalar yapabilir. Ancak bu okumalar sonucunda arzu edilen seviyeye gelinebilir. Aksi halde biz, bize hükmedenlerden daha çoook şikâyet eder ve meydanlarda İslam Dünyasının yitikleri için olsun, zorla elden alınmaya çalışılanlar için olsun daha çoook sloganlar atıp dururuz. Acı ama gerçek budur. Siyasal ve sosyal bilincin dışa vurumu ve hak aramanın, Hakk’ı ifade etmenin enstrumanı olarak görebileceğimiz meydanlar aslında okuma sürecinin eylem boyutlarından biridir. % 99’u Müslüman kabul edilen bir toplum, meydanlarda İslami hassasiyetler noktasında tepki göstermiyorsa, Üniversitelerde başörtüsü bağlamında yapılan eylemlere destek vermiyorsa ama maaşa verilen zammı yeterli görmeyerek yolları ve meydanları aşındırıyorsa, bu okuma ameliyesinin tam olarak hakkının verilmediği ve cemaatsel yapılanmaların mensuplarını ters istikamette baskıladığının bir göstergesidir. İddiamız o dur ki; eylemlerin sürekliliği, kalıcılığı ve en önemlisi sonuç getirici olması bahsetmeye çalıştığımız okumalara bağlıdır. Ne sadece tek başına düşünmek, ne sadece metin okumak ve ne de sadece meydanlarda eylem yapmak tek başına yeterli değildir.

Bırakalım insanlar okusunlar, bırakalım insanlar düşünsünler, bırakalım insanlar düşündüklerini ifade etsinler, eyleme koysunlar. Bazıları kabullerimize ters olsa da yapsınlar bunu… Yoksa şikâyet edip durduklarımızdan ne farkımız kalır ki?

İstişare, danışma, meşveret vb.ne için var. Dostluk, kardeşlik, arkadaşlık bize niye tavsiye edilmiş? Sosyal birliktelik bu çerçevede geliştirildiği sürece endişe etmeyelim, inanın ayrışma olmaz. “Aklın yolu birdir” sözü hakikati ifade ediyorsa samimi olanlar Hakk’ı bulurlar, niye korkuyoruz ki?

Umarız, toplumun yeknesaklığının farkında olan insanımız, yani bizler  “oku” çağrısının hakkını veririz.

***

Not: Bartın Bilgider seminerleri kapsamında ilk konuşmayı yapan bir abimizi dinlerken, doğrusu okuma eyleminin hakkını verme konusunda daha çok gayret göstermemiz gerektiğini bir kez daha kendi adıma anlamış durumundayım. Okunduğu ve her sayfasına not düşüldüğü söylenen kitapların -ki bunlar farklı renkleri de içinde barındıran kitaplar- ve geçmişte İslami harekete bir şekilde kendi tarihsel şartlarında katkı sağlamış insanların isimlerinin, içinde duygu barındıran hatıralar eklenerek zikredildiği bir konuşmayı dinlemek doğrusu içimizi burktu. Yaşına rağmen gençlerden daha fazla heyecanlı olan ve herkesten daha gayretli bir şekilde kütüphanelerde araştırma yapan, yer yer propagandasını yapsa da, metodolojisini tutmadığımız bir siyasal oluşumun içinde ta gençlik yıllarından beri İslami kaygılarla aktif rol alan ve mutad bir şekilde hala tefsir okumalarına katıldığını söyleyen birine, kabul edelim ki ancak saygı duyulur. En güzeli, en iyisi ve bize en çok lazım olanı, ümmet bilinci çerçevesince asgari müşterekleri merkeze alarak Müslümanları, Müslüman dünyayı kendi içinde birliğe davet eden sözleriydi. Tutmadığımız, kabul etmediğimiz, edemediğimiz tarafları yok muydu konuşmanın? Elbette vardı ama inanın toplumsal çatışmalara, sosyal ayrışmalara, itişip kakışmalara sebep olacak şeyler değildi bunlar. Özetle söyleyeyim ki; tecrübeli ve aynı zamanda birikimli, bir o kadar da heyecanlı insanları dinlemek zevkli. Onlardan öğreneceğimiz çok şeyler var ve onlar hemen yakınımızdalar, bilelim. Ve bir kez daha vurgulayalım ki dinlemeyi bilmek erdemdir ve aynı zamanda okumalardan bir cüzdür.

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim