1. YAZARLAR

  2. MURAT AYDOĞDU

  3. Okumak, Konuşmak ve Yazmak Üzerine Hasbihal
MURAT AYDOĞDU

MURAT AYDOĞDU

Yazarın Tüm Yazıları >

Okumak, Konuşmak ve Yazmak Üzerine Hasbihal

A+A-

Yazıyoruz, yazmanın bazı olumlu yönleri var. Çalakalem konuştuğumuz birçok sözcük için silgi yok, yazıda ise defalarca revize edebiliyorsunuz. Aynı zamanda sözünüzü kesen kimseler yok ve unutmak yok. Konuşmalarda karşıdaki bazen inkâr eder “Öyle demedim” diye, yazıda ise kayıt var. Ama bu olumlu yönler aynı zamanda olumsuzlukları da birlikte içeriyor. Nesnel olarak inkâr edemez, buna karşılık “Onu kastetmedim” diye sıyrılmaya çalışır. Öyle ya! Konuşmada olduğu gibi bir diyalog, katılım yok, sima, mimik ve hareketlerin uyumunu göremiyorsunuz, özellikle arka plan/manzara, eşyalar da yok. Ben bunlara iç ve dış mekân diyorum, tam anlamı ile yazıya dökülemeyecek kadar detaylı.  Yazıda, göz teması olmaması özellikle muhataplarla ilişkiyi sınırlıyor. Yazının, beyni tembelleştirme etkisi de var, hem faktörlerin sınırlanması hem de hafızanın tembelleşmesi açısından. İnsanların tamamı hatırlar, ama kaç kişi yazılan arşivleri karıştırabilir ki? Yazmak karşılıklı konuşmanın yerini tutamaz hiçbir zaman.

İyi bir öykücü arkadaşımın vurguladığı bir söz var “Yazarken muhataba soru soracak açıklık bırakmamalısın.” Tabi bu anlatım yönünden, yoksa yazıda içerik, düşünce yönünden, özellikle sorgulatacak, öncelikle kendine soru sorduracak bir farkındalık içermesini önemsiyorum.

İnsan doğal olan yönü ile önce okumayı, sonra yazmayı öğrenir. Yazmanın eğitici bir yönü var. Düşüncenizi ya da yaşadıklarınızı kayıt altına almanın yanında, tekrar kontrolünü sağlayan da yazmak. Kendi yazınızı okurken başka birisini dinliyormuş gibi yapınca düzenleme ve düzeltme olanakları var. Bazen anlaşılmayan bir üslubunuzu yakalayabiliyorsunuz. Birçok kimse de okumadan yazma hali gözlüyorum. Hele okuduğu bir yazıyı anlamadan değerlendirmek ya da itirazlarda bu çok belli oluyor. Bu durumla karşılaştığımda suçu yine yazarda arıyorum, anlaşılır olmaya, açık ve mübin olmaya çalışmalı, muhatabın seviyesini aşmamalı diye düşünüyorum. Ama diğer yandan, yazan kişi okuyucuyu zorlamalı ve teşvik etmeli fikri bu yargıyla çelişiyor.

Konuşma ve yazının muhatapta bıraktığı etki nasıldır. Önemsediğim nokta o kişinin hayatında ne değişiklik getirdiği, yani ameli boyutudur. Muhakkak ki, yazının kişide oluşturacağı değişikliği beklemek iddialı ve kibirli bir beklentidir. Ama hem hitap edenin, hem de muhatabın niteliklerine bağlı böyle bir beklenti, yazının bir amacı olmalının sonucu işte. Yoksa sadece duygusallaştırma, iki damla gözyaşı ya da kazandırdığı geçici coşkunun pek anlamı yok. Hatta kanıksama gibi tehlikeli bir yan etkisi var. Bunlar profesyonel demagog/lafazan haline gelmiş hatipler, arsızlaşmış yazarlar dinleyici ve okuyucularında eyyamcılığa varan etkiler oluşturuyor.

Engelli insanlarla ilgili bir sohbetin ardından, önündeki yürüme engelli bir kişiyi geçmeye utanarak, adımlarını yavaşlatan bir kardeşimi gözlemledim. Konuyu açtığımda, bir insana acımanın bile o kişiye karşı kibir içerdiğini, bundan çekindiğini ve temel olarak yapabileceği şeylere odaklanmak istediğini söyledi. Gündemin, bu kardeşim üzerindeki ameli etkisine gıpta ettim.

Bir çocukla masada oturuyorum. Gazetedeki insanlara sakal ve bıyık gibi şeyler çiziyoruz,  sonra bir çöl resmine yağmur damlaları, ardından çiçekler. Galiba değiştirme isteğimiz bu şekilde yansıyor. Asık suratlı bir adamın ağzına, uçları yukarı kıvrık yay ekliyoruz, onun dört küçük, ters halini gözlerine ve kaşlarına. Çocuk, yüzünü adamın yeni haline benzetmeye çalışıyor. Bir resimdeki palyaçoya, bir de yüzünü o şekle sokmaya çalışan tabula rasa/bembeyaz kâğıda, meleğe bakıyorum. Beş Yaşında bir çocuk, okuması, yazması yok, bildiği kelimeler sınırlı, çizerek anlaşıyoruz. İletişim bazen çok farklı şekillerde gerçekleşebiliyor. Diğer yandan, çocuklar bir kaçış yolu, yazmaktan, okumaktan ve ciddi sandığımız birçok şeyden.

Hitabın bilgi içermesi, kararlılık ve kesinlik belirtmeli diyoruz. Bu, bana “Erkek Egemen Dil” dil gibi geliyor. Duygusallığın ve patriğin olmadığı, buyurgan bir dil kastediyorum. Örnekleme gerekir ama sübjektif yorumlara dayalı örnekler at gözlüğü oluşturuyor, muhatap ile zihni farklılaşmayı derinleştiriyor. Sayısal ya da yorumu muhataba bırakacak örneklendirme olsun diyoruz, bu da erkek egemen dili aşamıyor. Söz ya da yazı şeklindeki bir hitap’ta duygu ve coşku oluşturmalı diye düşünüyoruz. “Duygusal coşku bazen öfke ve heyecan, bazen kararlılık ve direnç getiriyor, bu iki etkinin hangisine yönelik bir coşku?” sorusu anlamlı bir ayrım olarak yer ediyor zihnimde. Tüm etkileri birbirini köstek olmayan, destek olan biçimde kullanmak, Vasat bir ümmet olmamızın içselleştirilmesi bu olsa gerek.

Buyurgan ve kendini aşamayan dile karşı bir dostum “Kanımca” kelimesini oldukça sık kullanıyor. Bu söz etkili bir savunma mekanizması. Muhatabına katılmayabilirsin, farklı değerlendirebilirsin ya da konuya değişik açılardan yaklaşabilirsin mesajı veriyor. Hani düşünüyorum da, bütün fikri söz ve yazılarımda bu kelime mahfuz bir giriş cümlesi olsun. Ancak ortak ruhun oluştuğu, istişari sonuçlar ve eylemsel boyutta manifestolarımız farklı, bu bireyselliği aşan bir durum. Bazı agresif/saldırgan kişilerin kendi kararlarını böyle bir dille dayatmalarını yadırgıyorum.

Hissetmeden yazan ve konuşanlar var, onları geçelim. Bir de muhatabının hissetiklerinden farklı hissedişler var. “Yazar için apaçık olan, okur için de apaçık mıdır?” Diye sorar Moissej Kagan, bunu hissetmek için de söyleyebiliriz. Empati/kendini karşısındakinin yerine koymak diyoruz, her ne kadar bu tam olarak imkânsız olsa da.

Biraz da spontan/doğal ol, akışına bırak deniyor, bu uyumsuz ve muhatapları ile bütünleşmemiş kimselerde problem çıkarıyor. Bu problem, pasif kişilerde, kendi dünyalarına kapanan, agresif/saldırgan kişiliklerde ise diktatörleşmelere yol açıyor. Topluma yabancılaşan zamanla kendine de yabancılaşıyor, diktatörlerin sonları da bu olsa gerek.

Çoğumuzun protestan bir kişiliği var. İçimizde bizi dizginleyen bir zincir yok gibi. Aslında var ve farkında değiliz gibi geliyor bana. Zincirler insanı cesur yapar, zincir kopup silleyi yiyince görmeliyiz kendimizi. Kurumsal, kurallara ve kanunlara dayalı bir baskı altında yaşıyoruz. Tutarsız da olsa bunlar bizim haricimizdeki kişileri de etkilemektedir, bize karşı dengeli davranmaya itilirler. Kurumsal baskı ortadan kalkınca, kuralsız kabadayılarında zincirleri kırılınca sert bir muhataba çarpınca çok olur insan. Kaos denilen ortam böyle bir şeydir işte. Kaos’u talep edenler, çoğu kez onun içinde dayanamazlar, talep etmese de dik ve kararlı duranlar daha sonuç alıcıdır bu durumlarda. Gençliğimde düşünce dünyasındaki zincirleri kıran birçok arkadaşım oldu, toplumsallık bir yana çoğu kendi düzensiz sorgulamaları arasında savrulup gittiler, artık okumak, konuşmak ve yazmak diye bir şey kalmadı. Söz ettiğim gibi hırslı ve agresif olanlar da öyle bir fitne odağı oldular ki, keşke küsüp kabuklarına kapılsalardı diyorum.

Trende bir genç, karşımda gazeteden bir makale okuyor ve arada bir paragraflardan bana kısa cümleler aktarıyor. Makaleyi bitirince bana uzatıyor, hızlıca inceliyorum; Bütün sloganik ve olumsuz eleştirel cümlelerin altını çizmiş, benim daha çok diğer kısımlar ilgimi çekiyor. Sonra bu tavrımın gizli bir kibir ve ukalalık oluşturmasından çekinerek, gençle konuşmaya çalışıyorum, “Bu gençle meydanları arşınlamalı, birlikte yürüyebilmeliyim” diyorum kendi kendime, bir gün benim ismimin üzerini de çizene kadar… Gençliğimizde bizde böyleydik galiba, umut içimizde tükenmeyen bir utku işte.

Bazen bir şiir okuyorsunuz, bir resme bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki bunlardan sonra dünya yüzünde zulüm kalmamalı, kimse nemelazımcılık yapamamalı, yalan ve hile yok olmalı artık. Afrika’da açlığın fotoğrafını çeken gazetecinin intihar eden ruh halini düşünüyorsunuz da, bu resim ekranlarda ve sayfalarda çıktıktan sonra yeryüzünde aç insan kalmamalı diyorsunuz kendi kendinize. En güzel sözler söylendi, en güzel yazılar yazıldı, en güzel sanat eserleri yapıldı diye düşünüyorsunuz. Herkes tarafından değil, her yerde değil açıklamaları tatmin etmiyor ruh dünyamızı. Her seferinde yenilenen dünyada ve tekrar zemin bulmalı diyorlar, yine tatmin olmuyorsunuz. Ancak, “İnsanoğlu unutkandır” uyarısı bir şeyler çağrıştırıyor. Unutmamak için yazıya döküyorsunuz, döküyorsunuz da, okuyup durdukları halde hala anlamayan/yaşamayan insanoğlunun ruh yapısının bir kenarı da bize dokunuyor. Biz de öyle miyiz yoksa!?

Bu kadar söz üzerine; “Ben bunları yapabiliyor muyum?” İşte bu bir öz eleştiri, dostlarla hasbıhal olsun. Belki birileri bana (Bu, “Ben” kelimesi içimde oldukça rahatsız edici olsa da) teskin edecek ve nasihat edecek şeyler ortaya koyar.

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum