1. YAZARLAR

  2. Oktay Altın

  3. Tarihte Günümüze “İmamet" Sorunu

Tarihte Günümüze “İmamet" Sorunu

Aralık 1998A+A-

Kur'an'ın müminleri toptan Allah'ın ipine sarılmaya, tefrikaya düşmemeye çağırmasına ve onları bir binanın kenetlenmiş tuğlaları gibi vasfedip kardeş olduklarını ilan etmesine rağmen müslümanların yüzlerce gruba ayrılıp paramparça olmaları büyük bir çelişkidir. Müslümanların, birbirlerinin kanını helal saymış olmaları/saymaya devam etmeleri trajik bir görüntü arz eder.

Müslümanlar arasında var olan ihtilaflara bakıldığında bunların başlangıcının Hz. Peygamber'in ölüm tarihine kadar uzandığı görülmektedir. Başlangıçta küçük ihtilaflar gibi görülen ayrılıklar, süreç içerisinde ekseninden ayrılıp, büyüyerek içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Elbette bu ihtilafların nassları algılamada farklılaşma, heva ve hevese uyma. değişik kültürlerden etkilenme, asabiyenin getirdiği olumsuzluklar gibi birçok değişik nedenleri vardır.1 Fakat ihtilafların başlangıcı, tartışmaların yoğunlaştığı en önemli mesele, 'yönetim' meselesidir.

Hz. Peygamber döneminde 'yönetim' sorunu yaşanmamıştı. Çünkü Kur'an, Hz. Peygamberi güzel örnek olarak niteliyor, O'na itaat etmenin gerekliliğini vurguluyordu. Bu yüzden peygamberlik vasfıyla, emirlik vasfını bünyesinde birleştiren Rasule tüm müminler seksiz itaat ediyorlardı. Hz. Peygamberin vefatından sonra doğal olarak kimin 'yönetici' olacağı, yönetici olmanın şartları, görevleri, yetkileri üzerinde ciddi tartışmalar ve gruplaşmalar başladı.

İslam tarihi boyunca çok az konu, 'imamet', 'hilafet', 'emirlik', 'sultanlık' gibi değişik kavramlarla ifade edilen 'iktidar olma' konusu kadar tartışılmış, gündem tutmuştur. İslam mezhepleri arasındaki ihtilafların en önemlisi olan 'iktidar olma' ile ilgili yüzlerce risale, kitap, reddiye yazılmıştır. Ebu Ali Cubai'nin 'Kitabü'l-İmame'si, buna reddiye olarak yazılan Ebu Abdullah İsfehani'nın reddiyesi; Kadı Abdulcabbar Mutezili'nin konuyla alakalı yirmi cilti tutan 'Kitabü'l-Muğni'si ve buna reddiye olarak yazılan Seyyid Murteza İlmü'l-Huda'nın 'Kitabü'ş-Şafî fî'l İmame'si bunlara örnek olarak gösterilebilir.2

Esasen bütün insanları tek bir görüş üzerine toplamak mümkün olmadığına göre, ilk dönem müslümanlar arasında da ihtilafların olması doğaldır. Doğal olmayan, müslümanların bu tür ihtilaf ve sorunları çözecek müesseseleri oluşturup sonraki devirlere aktaramamalarıdır. Kur'an'da da zaman zaman övülen, Hz. Peygamberin oluşturduğu neslin, ihtilaflar yüzünden büyük kavgalar yaşaması, sonraki nesillerin ise bir kutsallık halesi çerçevesinde olayları makul değerlendirememesi sorunların giriftleşmesine katkıda bulunmuştur.

Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra Ensar, Sa'd bin Ubade'yi devlet başkanı seçmek üzere Beni Saide gölgeliğinde toplandı. Muhacirlerin toplantıya katılması halife Ensar'dan mı olacak, Muhacirlerden mi tartışmasına yol açtı. Hz. Ebu Bekir, Muhacirlerin Ensar'dan daha önce müslüman olduklarını, Peygamber'in aşiretinden olduklarını dolayısıyla hilafete Muhacirlerin layık olduğunu ileri sürdü. Netice itibariyle ufak tefek bazı kırgınlıklar dışında Beni Saide'de ciddi sorun yaşanmadı, ümmetin vahdeti bozulmadı. Asıl sorun üçüncü halife Osman'ın katledilmesinden sonra başladı. Muaviye'nin Hz. Ali'ye isyan etmesi bu isyana Talha ve Zübeyr gibi isimlerin destek vermesi, sonucu kan dökmeye varacak ciddi gruplaşmayı beraberinde getirdi. Ortada Ali taraftarları ve Muaviye taraftarları olmak üzere iki grup vardır. Tahkim olayından sonra bunlara bir de Harici grup eklenecektir.

İktidar olmayı Ehli Sünnet, 'hilafet' kavramıyla tanımlarken, Şia, Hariciler, Mutezile gibi gruplar da 'imamet' kavramıyla tanımlamaktadırlar. Her iki terim de Kur'an'da zikredilmekte olup Kur'ani kavramlardır.

Hilafet

Hilafet, 'arka ard' anlamına gelen 'half kelimesiyle kökteş olup başkasının yerine geçmek demektir. Başkasının yerine geçme; yerine geçilen kişinin yokluğundan, ölümünden veya acizliğinden olur. Halife ise başkasının yerine makama geçene denir.3

Bakara Suresi 30. ayette: "Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. Melekler de: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birilerini mi yaratacaksın? Oysa biz seni durmadan hamd ile teşbih ve takdis ediyoruz' dediler..." ayetinde insanın yeryüzünde bir halife, olarak yaratıldığı belirtilmektedir. Hiçbir ayette halife Allah'a izafe edilmemiştir, 'Allah'ın halifesi' gibi bir terkip kullanılmamıştır. Kelime, 'yeryüzünde halife' ve 'yeryüzünün halifeleri' biçiminde kullanılmaktadır. İnsanın halifeliği, Allah'ın vekilliği anlamında değil, yeryüzüne hakimiyet ve orasını yönetmekle ilgilidir.4 Halife, yeryüzünün emanetini üstlenen, ona sahip çıkan ve birbirini izleyen nesillerdir.5

İmamet

İmam, insanlara öncülük eden, çevresinde bir ümmet,6 yani kendi yolunca giden ve peşinden gelen bir topluluk oluşturan önder demektir.7 İsfehani'ye göre imam, söz ve davranışlarında kendisine uyulan kişi olabileceği gibi, kitap veya başka bir şey de olabilir.8 Bu uyulan, hak bir kaynak olabileceği gibi, batıl da olabilir. İmam kelimesinin çoğulu 'eimme'dir.

Lisanü'l-Arab'ta İmam, "'Küfrün önderleriyle savaşın" ayetinde olduğu gibi, başkan, reis gibi kendisine uyulan' demektir. Ayrıca, duvarın düzgünlüğünü sağlamak için bina yapımında uzatılan ipe de imam (kendisine uyulan) denir.9

el-Müncid'e göre ise 'İmanı, hem eril, hem de dişil olarak kullanılır, kendisine uyulan, iktida edilen kişi, umumun başkanı" demektir.10

Mime, ön anlamını ifade eden "emam", bir şeyin aslı manasına taşıyan "ümm", kast anlamını taşıyan "emm" kelimesinden de türemiş olabilir.

Bütün bu ihtimallerle birlikte imam sözcüğü çeşidi karineler/deliller yardımıyla kavmin lideri, komutan, vali, imam, sultan, hakim ve emir manalarına kullanılabilir. Yetkisini kullandığından dolayı, ona 'vali', önde bulunduğu için 'imam', Otoritesi ve saltanatıyla hükmettiği için 'hakim', emir verdiği 'emir' denilir.11 İmam kavramı Kur'an'da bir kaç anlamda kullanılmaktadır:

1. Kur'an, Tevrat ve İncil'in indirilme nedeni, yeryüzünde Allah'ın yolundan çıkan insanlara öncülük yapmak, onlara Allah'ın yolunu göstermek ve bu yolda gitmelerini sağlamaktır. Kitap yeryüzünde insanlar için imanıdır.12

"O (Kur'an)'ndan önce de bir önder (imam) ve rahmet olarak Musa'nın kitabı var"(Hud, 17).

Kur'an asla kendisinde şüphe olmayan, asla yanılmayan ve imameti kıyamete kadar geçerli tek imamdır. Beşer imamlara ancak 'hadi ve furkan' olan Kur'an'ın imameti, fikri önderliği ile uyulur. Beşer imamlar da Kur'an'ın imametiyle sınırlandırılmış olup O'na uymak zorundadırlar.

Peygamberler de insanlara yol gösteren, onları Allah'ın hidayetine ulaştıran birer rehber, yol gösterici toplulukturlar: "Rabbi İbrahimi bir takım hükümlerle imtihan etmiş, o da onları tamamen yerine getirince: 'Seni insanlara önder (imam) yapacağım' buyurmuş, İbrahim de 'soyumdan gelenlerden de önderler yap' demişti. Allah ise 'zalimler benim ahdime erişmez' demişti." (Bakara, 124).

"Bütün insanları liderleriyle (imamlarıyla) birlikte çağırdığımız gün, kimin kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve onlara en küçük bir haksızlık yapılmaz." (İsra, 71).

Bir kavim içindeki bir topluluğun, öne geçirilmesi, diğer insanlara önderler kılınmaları anlamında: "Biz ise ülkede güçsüz bırakılanlara (mustazaflara) iyilik etmek ve onları önderler yapmak ve onları oraya mirasçı kılmak istiyorduk." (Kasas, 5).

Şer üzerinde birleşmiş ümmetlerini ateşe götüren imamlar da vardır: "Biz onları ateşe çağıran imamlar kıldık ve kıyamet gününde yardım olunmazlar." (Kasas, 41).

2. İmam kelimesi Yasin Suresi 12. ayette apaçık kayıt, Allah'ın ilmi, vahiy, levh-i mahfuz anlamında kullanılmaktadır:

"Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan biziz. Her şeyi apaçık bir imamda (levh-i mahfuzda) saymışızdır."

3. Ana yol gibi kolayca gözlenebilecek yer anlamında: "Ve bu yüzden onları da hak ettikleri cezaya uğrattık. Gerçek şu ki, sözü geçen her iki (günahkar toplum) da, görülebilen bir ana yol (imamin mübin) üzerinde yaşamaktadır." (Hicr79)

Ulu'l-Emr

Kur'an'da, 'yönetici' anlamına gelebilecek diğer bir kelime 'ulu'l-emr'dir. Nisa 59. ayette: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden emir sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız onun hallini Allah'a ve Peygambere bırakın" denilmektedir. Aynı surenin 83. ayetinde ise: "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu Elçi'ye ve aralarında buyruk sahiplerine götürselerdi, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi..." denilmekte. Bir sonraki ayet ise Rasul'ü savaşa teşvik etmekte, müminleri de savaşa teşvik etmekle Rasul'ü görevlendirmektedir.

Ayetlerde çoğul siganın kullanılması, emir sahiplerinin birden fazla olduğunu göstermektedir. Devlet başkanı bir tane olacağına göre burada sadece devlet başkanı değil, komutanlar, valiler, hakimler vs. üst düzey devlet ricali kastedilmiş olabilir.13 Fakat bu, ayetlerde devlet başkanının kastedilmediği anlamına gelmemeli. Devlet ricaline itaat emredildiğine göre en üst seviyede devlet başkanına itaat de zaten emredilmiş olmaktadır. Nisa 83. ayetteki 'ulu'l-emr' ifadesinden genellikle rey sahipleri, ileri gelen sahabenin, yani haberlerden akıl yürüterek bir takım sonuçlar çıkarma gücüne sahip uzman kişilerin (ulemanın) kastedildiği belirtilmektedir.14 Fakat buradaki uzmanlık, dini alanlarda uzman ulema değil, savaş, strateji alanlarında uzman emir sahipleridir, çünkü ayetin siyakı ve sibakı savaştan bahsetmekte, insanların yaydıkları güven ve korku da savaşıp savaşmamaktan duyulan güven ve korkudur.

İsfehani, ulu'l-emr ile Hz. Peygamber'in dönemindeki yöneticilerin kastedildiğini belirtir. Ulu'l-emr'in ise dört gruba ayrıldığını, bunların sırayla şunlar olduğunu belirtir: Hem bu dünya hem de ahiret konusunda itaat edilmesi gereken peygamberler, sadece bu dünya hususunda itaat edilmesi gereken yöneticiler, hukema ve vaizlerdir.15

İster imam, halife, ulu'l-emr isterse başka kelimelerle ifade edilsin ümmetin 'iktidar olma, yönetici olma' anlamında bir imamet, hilafet sorunu daima olagelmiştir. İmamet ve hilafet terimleri genellikle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

İmam ve Halife kavramları, doğrudan Kur'an'da müslümanların yöneticisi, başkanı, lideri anlamında kullanılmaz. Kelime bu anlamı tarih içinde kazanmıştır.

İslam tarihi boyunca imamet ve hilafet kavramlarının çok değişik tanımlan yapılmıştır. Mesela İbn Haldun Mukaddimesi'nde hilafet ve imameti, "Dini korumak ve dünya işlerini dini bir siyasetle idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmekten ibarettir" diye tanımlamaktadır.16

Halifelik, siyasal ve dünyevi bir mesele olup, Hz. Peygamberin ölümünden sonra doğan yönetim modelini göstermek için kullanılmıştır. Bütün saygınlığına rağmen ilk dönemlerde hilafet makamına kutsallık atfedilmiyor, bir riyaset makamı olarak görülüyordu. Hz. Ebu Bekir, kendisine 'halifetullah' diye seslenenlere kendisinin Allah'ın değil, Rasul'ün halefi olduğunu belirterek 'halifetü Rasulullah' unvanını kullanıyordu. Peygamber'e haleflik ise müslümanların lideri, olmak hususundaydı.

İslam Ekollerin Meseleye Yaklaşımları a. İmamiye Şiası'nın Yaklaşımı:

İmamiye'ye göre imamet lafzından oniki imam anlaşılmalıdır: "Oniki imamın imameti bizce nass ile sabit olduğu, bunların ancak gerçek olarak imamet şartlarını nefislerinde bulundurduklarına inandığımız için imam lafzı söylendiği zaman, bu lafızdan ancak bunları (oniki imamı) anlarız. Bize göre imam sözcüğü sanki onlar için va'z edilmiştir:.. Ancak gerek namaz, gerek cihad, gerek hac işlerinde kendisine uyulan kimse anlamında olduğunu da bilmemiz lazımdır."17 Şiiler, imameti imanın asıl rükünlerinden ve inanılması zorunlu bir konu olarak kabul etmektedirler. Peygamberi Allah'ın seçtiği gibi imamı da Allah seçer. Dolayısıyla imamet verasetle olur. İmamlar, hata yapmaktan, unutmaktan ve günah işlemekten beri olduklarına ve imamın, kendisine hiçbir şüphe arız olmayan, temiz ve temizleyen bir zat olduğuna inanırlar. Bu hususta İmamiler ittifak içindedirler.18

Hz. Ali istisna edilecek olursa zaten oh iki imam da sağlıklarında yönetimi hiçbir zaman ellerinde bulunduramamışlardır. İmamiye'de imamet vesayetle olduğu için imamın azledilmesi diye bir şey yoktur.

On ikinci imamın gaybubeti ile tekrar zuhuruna kadar imamet fiilen bitmiş durumdadır. Hükümetin ve hükmetmenin İslam'ın bir parçası olduğuna binaen ve bundan hiçbir zaman vazgeçilemeyeceği için son asırda "velayet-i fakih" kurumu geliştirilmiştir.19

b. Hariciler, Mutezile ve Zeydiye

Haricilere göre halife, ancak serbest ve sağlıklı bir seçimle başa gelir. Seçime müslümanlann sadece bir kısmı değil, bütün müslümanlar katılmalıdır.20 Haricilere göre imamet, Kureyş'e ait bir hak değildir. Halife Kureyş'ten olabileceği gibi başka kabileden veya Arap olmayanlardan da seçilebilir.21 Halife, adaletli davrandığı, şeriatı ayakta tuttuğu, hata ve ayağının kaymasından uzak bulunduğu sürece halife olarak başta kalır. Doğru yoldan ayrılırsa azledilmesi veya öldürülmesi gerekir.22

Haricilerin Necedat fırkasının ihtiyaç olmadığında imamın bulunmayabileceğine dair görüşleri kendileri tarafından da uygulamaya konamamış ve teorik bir görüş olmaktan öteye gidememiştir.23

Mutezile de imamet hususunda Haricilere yakın düşünmekteydi. Mutezile'ye göre de imamette nesep şartı aranmaz.24 İmam, seçimle işbaşına getirilir. Allah'a itaatsizlik olmadığı müddetçe imama itaat gerekir. Ümmet imamı seçebildiği gibi azledebilir de. Hatta azli gerektiren bir durum söz konusu olduğunda azl, görev olmaktadır.25

Zeydiye mezhebine mensup olanlar, imamın, isim ve şahsiyet olarak değil, sıfatlar zikredilerek tayin edildiğine inanırlar. Bu sıfatlara en layık olan ise Hz. Ali'dir. Ali'den sonra da imametin Fatma'nın soyundan gelenlerce sürdürülmesi gerektiğini ileri sürerler. Fakat nesep üzerinde ısrardan ziyade imamet için konulan şartlar üzerinde ısrar etmişlerdir. İmam Zeyd, daha üstün bir şahıs bulunduğu halde, ondan daha aşağı derecede olan birinin halife olabileceğini kabul eder. Dolayısıyla Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in hilafetini kabul eder. Zeydiye mezhebine göre aynı devirde iki ayrı bölgede iki ayrı imama biat etmek caizdir.26

Ehl-i Sünnet'in Görüşü:

Ehl-i Sünnet, dört halife dönemi uygulamalarını örnek alarak hilafetin bu dönemde uygulandığı gibi uygulanması gerektiğini savunur. Fakat dört halifenin seçimlerinde ayrı yöntemler kullanılması, Ehli Sünnetin, hangi yöntemi esas olarak benimsediği hususunda soru işaretleri oluşturmaktadır.

Halifenin vasiyetle atanmadığına, inan Ehl-i Sünnet, bir taraftan ilk halife Hz. Ebu Bekir'in Sakife toplantısında müslümanlar tarafından seçildiğini öne sürerken diğer taraftan Şiilerin iddialarını cevaplamak için Hz. Peygamberin hayattayken Ebu Bekir'i atadığına dair nasslar öne sürer.

Ehl-i Sünnet, halifenin Kureyşten olması, kendisine biat edilmesi, istişare ile seçilmiş olması, adil davranması hususunda ittifak etmişlerdir.27 Ehl-i Sünnet alimleri halifenin şura ile seçilmesi gerektiğinde görüş birliği içindedirler. Fakat seçimin nasıllığı hususunda aralarında ihtilaf vardır. Seçim, dört halife döneminden sonra pratikte hiç uygulanmamış, sürekli oldu bitlilerle ya da saltanat sistemiyle yöneticiler iş başına gelmişlerdir. Teoride seçimi benimseyen Ehl-i Sünnetin -Ehl-i Sünnetten sayılan Numan bin Sabit gibi bir kaç istisnayı hariç tutacak olursak-bu oldu-bittilere ya da saltanat sistemine tavrı; göz yummak, meşrulaştırmak şeklinde olmuştur. Haricilerde olduğu gibi tavır alma hiç söz konusu olmamıştır. Tersine fitne çıkarmamak için zalim imama itaatin gerekliliği akaid kitaplarına bile sokulmuştur.

Şia, imameti bir aileyle sınırlandırırken, Ehli Sünnet de halifenin Kureyş'ten olması gerektiğini savunarak hilafeti bir kabileyle sınırlandırmaktadır. İmamın Kureyşiliği hakkında ümmetin icması olduğundan bahsedilir.28 İbn Haldun, halifenin Kureyş neshinden gelmesinin Rasulün neslinden geldikleri için onları kutsamak değil, devleti koruma ve idare etme kudretinin kendilerinde bulunmasından dolayıdır diyerek hakim anlayışı farklı yorumlamıştır.29

Peygamberin ölümünden kısa süre sonra iktidarı elde etme usulü olan şura, yerini güce bırakmıştır. İsim olarak her ne kadar 'halife', 'emirül müminin' gibi sıfatlar kullanılmaya devam edilse de ümmetin liderliği, özel mülk gibi babadan oğula bırakılmaya başlandı. Abbasiler dönemine gelindiğinde, 'zilullah', 'halifetullah' gibi sıfatların kullanılmasıyla sultanların sanki Allah tarafından görevlendirildiği, bunların Allah'ın yeryüzündeki temsilcileri olduğu kanaati yerleştirilmeye çalışılmıştır.

Vahyin, kültüre dönüştürülmesinin ilk ve en önemli adımı olan hilafetin saltanata dönüştürmesine karşı Harici, Mutezili ve Şii kıyamlar uzun süre devam etmişti.30

Fiili olarak varlığını sürdüren saltanata, daha sonraki dönemlerde teorik meşruiyet de sağlanmıştır. Bu çerçevede Maverdi'nin ümmet birliğinin devamı için kaçınılmaz olarak gördüğü hilafet kurumunu savunmasının yanı sıra Bağdat'a girerek yönetimi ele geçiren Selçukluların yeni saltanat düzenini İslami meşruiyet sınırları içerisinde göstermesi zikredilebilir. Maverdi'nin istilacı emirlikler tecrübesi (Büveyhoğulları ve Selçuklular) üzerine kurduğu fıkhı ictihad ile hilafetin melikliğe dönüşümü gerçekleştirildi ve saltanat kurumu meşru hilafet konumuna yükseltildi.31

Yine orta dönem alimlerinden Muhammed bin Muhammed el-Gazzali'nin 'hiç kimse başka birine seçme hakkını şart koşamaz' şeklindeki sözleri cemaat birliği için kaim olan sultanlara saygılı olmayı gerektiriyor. Gazzali'ye göre yönetime müdahale fiili değil sözle olmalıdır ve fakihin görevi iyiliği emretme ve güzeli nasihat etme ile sınırlıdır. Gazzali'nin düşüncesinde imamet, usul ile furu arasında bir yer işgal eder ve ümmeti, sahabeyi parçalayan çatışmaların başlamasından sakındırır.32

Şii dünyada ise Allame el-Hilli, Cengizhan'ın soyundan olan İlhanlılar'ın hükümdarı Hüdabende'nin İmamiye mezhebini seçmesini sağlayarak, 'Minhacu Kerrame" isimli eserini ona takdim ediyordu. Böylece İmamiye mezhebinin imamet teorisine uygun olarak on iki imamın masumiyeti, gaib imam görüşünü sultan vasıtasıyla yaygınlaştırmaya çalışırken, sultanı tanıma ve kabul etmeyi de meşrulaştırıyordu.

Makrizi, zamanındaki insanların şeriat, namaz, oruç, hac gibi şeylerin Allah tarafından dinde emredildiğini, siyasetin ise görgü, maslahat ve durumların düzelmesi hususunda konulmuş kanunlar olduğu inancına sahip olduklarını ve böylece dini devletten ayıran saltanat düzenini fiilen kabullendiklerini söylemektedir.33

Makrizi'nin tasvirleri, İslam dünyasının genel görüntüsünü vermekteydi. Özellikle sultanlar, vüzera, ümera gibi üst sınıfın yaşantısında din, çok fazla bir fonksiyona sahip değildi. Din, işlerin yürütülmesinde, tüm olumsuzluklara rağmen dini en meşru referans kaynağı olarak gören halkın ikna edilmesinde bir araç konumundaydı.34 Hilafet ve imametin sembolik olmaktan öteye gitmediği, 'zorla biatin geçerli biat' sayıldığı, dini kurumların sultanın ihtiyaç duyduğu alanlarda yapacağı icraatlara meşruiyet kazandırma konumlarında olduğu bu dönemlerde İbn Teymiye, din-devlet arasında siyaset-şeriat arasında uyumun olduğunu savunarak işkencelere maruz kalıyordu.

Osmanlı ve Safeviler'de de bu tecrübe güçlenerek devam ettirildi ve saltanatın meşruiyetine dair tartışmalar bitirildi. 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından ismen de olsa devam eden hilafet kaldırılınca tartışmalar yeniden alevlendi. Yeni tartışmaların geçmişte görülen benzerlerinden en önemli farkı, İslam'da ne hilafet, ne yargı kurumları, ne de idari görevler olduğunu savunan Şeyh Ali Abdurrazık ve dini hükümetin despotizmin vasıtalarından biri olmaktan öteye geçemeyeceğini savunan Halid Muhammed Halici gibi modernistlerin de tartışmaya katılmış olmasıdır. Türkiye'deki uygulamayı savunan batıcı, modernist kanada karşı Reşit Rıza, Hasan el-Benna, Mevdudi gibi birçok düşünür hilafeti savunuyordu. Hilafet tartışmalarının beraberinde getirdiği dini yönelişe hilafet müessesini diriltmek isteyen Takiyyuddin Ncbhani 'Hizbu't-Tahriri'l-İslami' adındaki örgütünü kurarak yeni bir boyut kazandırıyordu.35

'İslami yönetim müessesinin olmayabileceği' gibi görüşler, İslam tarihi boyunca istisna kalmış ve pratikte hiç uygulanmamıştır. Çok çeşitli mezheplere mensup ümmetin tümü, hilafet/imamet müessesinin gerekliliği hususunda görüş birliği etmişlerdir. Temel kaynak, Kur'an'ın sosyal, siyasal boyutu çok açık ve ortada olduğuna göre İslam'ın Hristiyanlaştırılması veya laikleştirilmesi kolay değildir. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de asıl sorun, İslami yönetimin 'nasıl gerçekleşeceği' ve 'nasıl olacağı' hususundadır.

Bugün de İslami yönetimin nasıllığı konusundaki tartışmaların bitmediğine ve bitmeyeceğine şahit olmaktayız. İçinde bulunulan konjonktürle alakalı, sultanlık, despotizim, meşrutiyet kavramları yerine bugün cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlarla İslami yönetim tartışılmaktadır.

Islahatı evvelemirde kendimizde, sonrada çevremizde gerçekleştirerek iktidara yönelik bir eylemlilik içinde bulunularak yapılan yönetim tartışmaları anlamlı olabilir. Tarihte bolca örneği görüldüğü gibi olması gerekeni değil de içinde bulunulan hali meşrulaştırma amacına matuf olarak yapılan tartışmalar yine sonuçsuz kalmaya mahkumdur, öncelikle bir bünye oluşturmadan, iç bünyede sağlıklı bir işleyiş mekanizması oluşturmadan ileride mevhum bir şekilde başımıza konacak iktidarın nasıllığım tartışmak, havanda su dövmek olmalı.

İslam gibi bireysel tezkiyeden savaş hukukuna kadar hayatın her alanına müdahale eden bir dinin elbette ki toplumsal hedefleri vardır, olmalıdır. Toplumsal dönüşüm soyut düşüncelerle değil, planlı ve programlı bir şekilde oluşturulan birlikteliklerle gerçekleştirilebilir. "İyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet" (Al-i İmran, 104, 110) oluşturmak Rabbimizin emridir.

Tarih içinde tevhidi bilincini yitirmiş, ümmet olma vasfını kaybetmiş müslümanların öncelikli konusu bu ümmetin yeniden inşası olmalıdır. Bu inşa ise ancak Kitab'ın imametiyle (Hud, 17) olabilir. Kitabın imameti, fikri önderliğiyle velayet görevdi üstelenen lider de yine Kur'ani ilkeler çerçevesinde denetlenmeli, istişare temelli birliktelikler oluşturulmalıdır.

Emanetlerin en büyüğü olarak telakki edilmesi gereken idare yetkisi, ancak ehline teslim edilmelidir (Nisa, 58). Bunun da beraberinde liyakat şartını getireceği muhakkaktır. Ancak burada öncelikli olan; emir sahiplerini yetiştiren ve destekleyen istişari işleyişi temel alan (Şura. 38) birlikteliğin oluşturulması ve var olan tüm enerjinin işbu birlikteliğin oluşmasına teksif edilmesidir.

Dipnotlar:

1- Bkz. Muhammed Ebu Zehra, "Mezhepler Tarihi", s. 13-27. Hisar Yay. İstanbul

2- Yakup Caferi, Havaric Der Tarih', s. 260, Defter-i Neşru Ferhengi İslami, Tahran.

3- Ragıp el-İsfehani. "Müfredat", sh. 293-94. Darü'l-Kalem. Şam, 1996

4- Vecdi Akyüz, "Siyasi Kavramlar", sh. 133, Kitabevi Yay., İstanbul

5- Halife kavramıyla ilgili daha geniş bir çalışma için bkz. Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi, "Allah'ın Halifeleri miyiz?" Aralık, 1992

6- İmam kavramının ümmetle ilgisi için bkz. Vahdettin Işık, Haksöz Dergisi, "Bir İman Toplumu Olarak Ümmet". Mart 1996

7- Ali Ünal, 'Kur'an'da Temel Kavramlar, sh. 586, Beyan Yay. İstanbul.

8- Ragıp İsfehani, age., sh. 87

9- Allame ibn Manzur, "Lisanü'l-Arab", c. 12, s. 24-25, Neşrü Edebi Havze, Kum, H. 1405

10- Yusuf Maluf, "el-Müncid", s. 18, D. Meşrik. Beyrut.

11- Ayetullah el-Uzma Hüseyn Ali el-Muntazeri, "Velayet-i Fakih -İslam Devlet Fıkhı-", s. 162, Endişe Yay., Ankara, 1991

12- Ali Ünal, age.. s. 584

13-  Ahmet Akbulut, "Sahabe Devri Siyasi Hadiselerin Kelami Problemlere Etkileri", sh. 92-94, Birleşik Yay., İstanbul, 1992)

14- Vecdi Akyüz, age., sh. 135-136

15- İsfehani, age., s. 90

16- İbn Haldun. 'Mukaddime', Çev. Zakir Kadiri Ugan, c. I. s. 510-511, MEB. Yay. 1954, İstanbul. Değişik tanımlar için bkz. Dr. Nevin A. Mustafa, "İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet", s. 148-149, Çev. Vecdi Akyüz, İz. Yay., İstanbul, 1990.

17- el-Muntazeri, age., s. 174

18- Bkz. Muhammed Ebu Zehra, age.,   s.60-61; Ahmet Akbulut, age., s. 100-101

19- Bkz. el-Muntazari, age..

20- Ebu Zehra, age. s. 77

21- Adnan Demircan, "Haricilerin Siyasi Faaliyetleri", sh. 46, Beyan Yay.. İstanbul, 1996.

22- Ebu Zehra, age., s. 77

23- Adnan Demircan, age., s. 48-49

24- Adnan Demircan, age., s. 47

25- Bkz. Muhammed Ammara, "Mutezile ve Devrim", Yöneliş Yay., İstanbul, 1990

26- Ebu Zehra, age., s. 54-55

27- Ebu Zehra, age., s. 95

28- Ebu Zehra, age, s.94

29- İbn Haldun, 'Mukaddime', c. 1, s. 520-523

30- Bkz. Ahmet Ağırakça, 'Emeviler Döneminde Kıyamlar'. Şafak Yay. İstanbul

31- Vecih Kevserani, 'Osmanlı ve Safevilerde Din Devlet İlişkisi', s. 36, Denge Yay., İstanbul, 1992

32- Vecih Kevserani, age., sh. 42-43

33- Vecih Kevserani, age., s. 49

34- Bkz. Ali Mazrui, "Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları", Varlık Yay. İstanbul.

35- Bkz. Fehmi Ced'an. 'İslami Yönetim Tartışmaları', Yöneliş Yay., İstanbul, 1989,

Bu yazı toplam 3314 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR