1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Kenardan Sıçramalı Okumalar

Kenardan Sıçramalı Okumalar

Mart 2016A+A-

Mehmet Ali, “Haksöz’ün 300. sayısı için bir şeyler yazar mısın?” dediğinde Haksöz’ün düşünce dünyamızdaki ve hayatımdaki yerini düşündüm. Yayın hayatı çeyrek yüzyılı bulmuş, arada zorunluluktan birleşik çıkardığı sayılar olmasına karşın bugüne dek her ay yayımlanmış bir dergiden söz ediyoruz. Bu süreli yayın üzerine sağlıklı bir görüş geliştirebilmek için imkân (bütün koleksiyonunun matbu şeklinin el altında olması) ve zaman (birkaç ay) gerekir: Oysa ne biri var benim elimde, ne öbürü. Dolayısıyla derginin 300. Sayısı çerçevesinde benden bekleneni kısa bir metinle yerine getirmeye çalışmaktan başka çare yok.

Haksöz üzerine yazmak, birçok anlamlar taşıyabilir. Haksöz’den yola çıkılarak, “dünya”, “İslâm âlemi”, “Türkiye”, “İslâmî hareketler”, “uyanış”, “tarih”, “şahitlik”, “ıslah/tecdit” “siyaset” vs. konuşulabilir. Edebiyat/sanat meraklıları açısından da ayrı bir fasıl açılabilir. Bunların her birinin değerini kolayca takdir edebilirim ama benim için Haksöz, daha çok “kendim”le ilgilidir. Dergiyi 1996 yılından bu yana takip ettiğim düşünülürse, 20 yıllık okuru sayılırım. Ayrıca kişiliğimin oluşum sürecinde katkısı bulunan derginin bana göre ikinci dönemine tekabül eden sayılarında sık sayılabilecek ölçüde yazmayı sürdürdüm. Fakat bu, dergiyle aramdaki ilişkiyi resmiyet havasına büründürmeden ele almamama mani değil.

Evvela Haksöz’ü nasıl anlamamız gerektiği üzerinde durabiliriz. Şüphesiz derginin meselesine eğilirken birkaç noktayı birlikte hesaba katmadan edemeyiz. Bu çerçevede çıkış yazısı başta olmak üzere derginin değişik sayılarına bakılabilir. Sanırım Haksöz’ün temel kaygısını anlamak için şu cümleler yeterli olur: “Hidayet kitabımızın rehberliğinde ve Resulullah'ın örnek uygulamalarından da yararlanarak, vahyi nasslarla bugünkü toplumsal gerçekliğimiz arasında ilişki kurabilmek, İslâm toplumunu yeniden ihya edebilmek...”

Derginin kaynaklara dönüş başta olmak üzere onu var eden konulara dair söyleneceklerin neredeyse tümünün -müspet ve menfi- daha önceki Haksöz üzerine yapılan değerlendirmelerde söylendiğini düşündüğüm için fikrî ve siyasî konuları merkeze alacağımı hemen belirtmeliyim. Zira sadece doğru duruşu temsil etmenin, bir dergiyi değerlendirmek bakımından yeterli bir ölçü sayılamayacağı ortadadır. Bu sebeple, günlük gazete dilinin anonim kalıplarına yüz sürmeden şu soruları sormamız gerekir: 300. Sayısını idrak eden derginin yayımlandığı Türkiye’de öteden beri neler değişti ve dergideki ve yazarlarındaki değişim neydi? Derginin İslâmî kesim içindeki farklılıkları doğal ve meşru sayan daha müsamahalı bir hale geldiği söylenebilir mi? Ekin Yayınları’nın manifesto mahiyetindeki ilk kitabı İslami Kimlik İlkeler ve Hareket’i (devrimciliği ve hayır faaliyetlerini) yirmi yılın ardından değerlendirdiğimizde nasıl bir manzara çıkar karşımıza? İçinde bulunduğumuz yıllara özgü açı daralmasından bahsedilebilir mi? Çok zorlu bir tez konusu olurdu doğrusu bu.

***

Reel satış oranı ve okunurluğu diğer dergilere nazaran hayli fazla olan Haksöz, son yıllarda örneği günden güne artan istikamet mahrumiyetiyle malul çevrelerin “kültürel faaliyet” aracılığıyla makam-mevki edinmek gayesiyle çıkardıkları yayınlardan farklı bir yerde. Türkiye’de İslâmî/İslâmcı düşünce ve birikimi ne derece temsil ettiği konusunda ahkâm kesmek için kendimi ehil görmediğimi de belirtmeliyim. Buna karşın memleketteki kriz ve karar anlarında ortaya koyduğu tavırları merak edilen bir dergi olduğunun altını çizmeliyim. Sözgelimi Türkiye’deki her kesim açısından politik bir milat olarak anılmayı hak eden gelişmeler dizisini başlatan ve devam ettiren 2013 Gezi Parkı “olayı” sonrasında İslâmcıların ne düşündüğünü anlamak isteyenlerin baktıkları dergilerden biriydi. Özel olarak Haksöz’den (ve diğer İslâmcı dergilerden) söz edecek olursak, 2013 sonrasının önceki dönemlerden ciddi ölçüde farklılaştığı açıktır. Haksöz’ün yıllar boyunca ortaya koyduğu çabasını bir ‘hat’tan ‘satıh’a taşıyan en önemli etmenlerden birinin bu olduğu söylenebilir. Dolayısıyla serüvenin genel bir trendini çıkarmak ve bu trendin dergiye belli ölçülerde yansıdığını tespit edebilmek için geriye doğru böyle bir projeksiyon yapılması, dergiyi anlamlandırmak açısından meşru bir başlangıç sayılabilir.

***

Gene Ortadoğu’da, bütün aksi iddialara karşın post-kolonyal dönemi kapatan “tarihî uyanış” çerçevesinde “İslâmcılar ve Arap Baharı” yahut “İslâmcılar ve AKP” konulu incelemelerde derginin kendisi olmasa da haber sitesinde yayımlanan metinler mercek altına alınmıştı. Aslında bu son durum dahi Türkiye’de süreli yayıncılık yapmak yanında bunun takibi bağlamında önemli bir gösterge. Zira işi gücü tahlil olanlar dahi dergileri hatta kitapları takip etmiyorlar, internet dünyasında olup bitenlere kulak kabartarak makale yazıyorlar. Bu sadece onlarla da sınırlı değil; internet ve benzeri iletişim imkânlarının çoğalması süreli yayın faaliyetinin çeşitli zorluklarla karşılaşmasına ve daralma olgusuna yol açıyor. Gene bahsettiğim o yazıda son derece önemli noksanlıklar yanında Hamza Türkmen’in Gelecek Tasavvurumuz ve Ortadoğu kitabı ile Rıdvan Kaya’nın Despotizmin Sonbaharı kitaplarının anılmamış olması bile mevcut durumun içler acısı halini gözler önüne sermeye yeter de artar. Bu noktada son bir hatırlatmamız da şu olsun: AKP ve İslâmcılar konusu irdelenirken meselenin çok afaki bir düzlemde ele alınmasından dolayı Haksöz’ün 2002 ile 2005, 2007 ile 2010 arasındaki sayılarında yer alan yorum ve analizlerin kasıtlı olarak göz ardı edilmesi Türkiye’deki tartışmaların seviyesi açısından önem arz eder. Nitekim AKP’nin merkeze doğru yolculuğu devam ederken Rıdvan Kaya’nın Haksöz’de kaleme aldığı yazılardan oluşan Değişim Sürecinde AK Parti ve Müslümanlar (2007) kitabı o yıllarda Radikal Kitap eki başta olmak üzere AKP’yi anlatan kitapları tanıtan mecralarca göz ardı edilmişti. Oysa 1960’lar ve 1970’ler söz konusu olduğunda araştırmacılar sadece bir yazı, bir değini üzerine devasa analizler yapmaktan geri durmuyorlar.

***

Camiamızda İslâmî kaygılarla oluşturulan çabalar, adet olduğu üzere teşvik edilir ve iyiliklere yönelmesi temennisinde bulunulur. Elbette bu önemlidir ama bunun ötesine de geçilmesi gerekir. Haksöz’ün ne olması gerektiğine de değineceğim az da olsa fakat ağırlıklı olarak ne olduğu ile yetinmek durumundayım. Zaman zaman aktüalitenin tuzağına düşmek, dosya konusunu her zaman lâyıkıyla dolduramamak, bazı yazarların yazı başlıklarını okuyunca peşinen neler söylemiş olabileceğini az buçuk kestirebilmek, –sadece Haksöz’ün değil her siyasi derginin ara sıra düşmekten kurtulamadığı zaaflar olarak– bana özellikle dile getirilmesi gereken eleştiriler cinsinden görünmüyor. Derginin ilk yazısının daima güncel siyasal gelişmelerin tahliline ayrılmış olması da mühimdir. Siyasal gündemi gerçekliğe sahiden derinlemesine nüfuz ederek yorumlayan bu kısmı bizatihi ele alınıp değerlendirilmelidir. Hakeza kamuoyunun ancak 1997’de aşina olduğu MGK konusunda dergi sayfalarında 1993’te yazılanlar da bir kenara not edilmelidir. Bütün bunlar az şey değildir diye düşünüyorum.

Geçerken şunu da kaydetmemek olmaz: Türkiye’de öteden beri hangi akıma mensup olursa olsun, dergileri “okul” olarak görme yönünde bir tutum söz konusudur. Bu yüzden dergiler, dergiden öte bir “düşünce okulu” şeklinde anılır. Bir yönüyle doğru gibi olan bu tutumu Haksöz dergisinin de benimsediği görülüyor. Zira derginin arşiv sayfasına bakıldığında bu başlıkta bir bölüm var. Oysa ben okul/ekol yahut mezhep olmanın öyle hemen başarılabileceği düşüncesinde değilim. Böylesi bir usul birlikteliği başarılmış olsa memleketin fikir hayatının daha gelişkin olması gerekirdi.

***

Haksöz’ün yayın hayatına “Kur’an’ın aydınlığına doğru” alt başlığıyla girdiği 1990’ların başı pek çok açıdan önemli bir kültürel dönemeçtir. Bunun iki boyutu var. İlki İslâmcılar yahut daha geniş bir şemsiye kavram olarak “muhafazakâr” cephede uzun ömürlü dergilerin birkaç istisna dışında genelinin 1990’larda yayın hayatına başlamış olmaları. Türkiye’de fikir, edebiyat ve siyaset dergilerinin iz bırakanlarının yüz sayıyı devirmelerinin çok nadir olduğu dikkate alınırsa, Haksöz dergisinin 300 sayı gibi ciddi bir devamlılık göstermesi başlı başına önemli ve dergiciliğimizin sorunlarını irdelemek açısından da kayda değerdir. Keza bu noktada Haksöz, bir akademik çalışmada 1990 sonrasında radikal siyasal İslâmî düşüncede yaşanan dönüşüm süreci ile ilgili görüşleri incelenen dergilerden biridir. İkinci olarak Soğuk Savaş sonrası şartlarda İslâmcılığın siyaset başta olmak üzere diğer bilgi alanlarına dair neler söylediği, söylemeye çalıştığı bağlamında doksanlar üzerinde nedense pek durulmadı. Oysa kabul etmeliyiz ki bu yıllarda, dünyada ve Türkiye’de İslâmcı tahayyül kitlesel yaygınlaşmaya karşın, ideolojik üstünlüğü yeni toplumsal hareketlerin diline bıraktı. Tarihin sonu tezinin daha yumuşak yorumunu teşkil eden kavramlara yeni yorumlar getirerek İslâmcılığın fikrî buhranı aşılmaya yahut giderilmeye çalışılıyordu. Devrimciliğin ardından ucuz bir “bir arada yaşama” liberalizminin her yerde tartışıldığı yıllardı. [Gerçi aradan geçen uzun zaman zarfında bunların aralarından Gülen hareketinin yayın organlarında saf tutanlar çıktı bir uçta; öteki uçta terk ettiği ‘ev’e döndüklerine inanmamızı isteyenler oldu. Şimdi neden ve nasıl zıt kutuptalar onlara sormak gerekir elbette.]

Sol liberallerin kanaat önderliğini benimseyen ve bugün pek çok hareketin siyasi “folluğu” olarak ele alınabilecek zemini sağlam olmayan dergilerin fikrî dönüşümlerini kamusal ortama çekincesiz taşımaya başladıkları bir dönemde yayın hayatına başlamıştı Haksöz. Dolayısıyla dergi hem İslâmî/İslâmcı çevrelerin pratiklerini sorgulayan hem de İslâmcı düşünce ve tahayyülün doğuşundan beri var olan tartışmalı konuları açmaya çalışan ikili bir uğraş içinde oldu. 1990’lı yıllarda karşımıza çıkan “Siyasal İslâm bitti”, “İkinci Cumhuriyet”, “Sivil Toplum”, “Çoğulculuk”, “Medine Vesikası” ve Fethullah Gülen hareketi bağlamında ilk eleştirilerin yayımlandığı mecralardan biri oldu. Tercüme hareketlerine karşı geliştirilen argümanları sorgulayan, İslâmcılığın 12 Eylül rejimi tarafından desteklendiği şeklindeki çarpıtmalara dair analitik yazılar da dergide yer buldu. Türkiye’de İslâmî hareketin pratikleri ve düşünce dünyasının eleştirel değerlendirmesini yapmaya çalışırken, İslâmcılık konusunda, özellikle Türkiye dışında gelişen tartışmaları aktarmaya çalıştı. Bunların ışığında, Türkiye’de İslâmcı pratiğin ve düşünce dünyasının zaaflarını, hatalarını kimi zaman yeni toplumsal hareketlerin kavramlarını bol kepçe kullanan yazılarla göstermeye çalıştı. Fakat derginin bu yıllardaki önceliklerinin yerli yerinde olup olmadığının bugünden bakılarak yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekir. Zira bu dönemden başlamak üzere uzun yıllar boyunca dergideki tartışma metinlerinde yeni toplumsal hareketlerin, politika olmayan politika arayışlarının yansıması olan temaların başatlığı göze çarpar. Elbette bu hengâmede özgün İslâmcı konumlanışı canlandırmaya/oluşturmaya çalışan çabalara da zaman zaman tanık olunur ama niyet ne olursa olsun son kertede bu temaların yapı çözücü bir işlevi oldu. Aslında, öteden beri bilhassa 2000’lerin başlarında derginin “Kur’an nesli” ve “merhalecilik” olarak ifade ettiği yeni bir insan tasarımı başarılmadan İslâmcıların birliğinin fazla anlam taşımayacağının daha o yıllarda ifade edilmiş olması birtakım eleştirileri beraberinde getirmişti. Ama içinde bulunduğumuz hal bunun İslâmcılık üzerine kafa yoran, düşünce üreten herkes tarafından kabul edildiğinin ispatı mahiyetinde. Dolayısıyla bir büyüğümüzün 1990’larda hatırlattığı şu hakikati yeniden hatırlamalıyız: “Düşünsel ve kültürel bir değişim yaşanmadan, düşünsel ve kültürel bir egemenlik gerçekleştirilmeden bir siyasal değişim/dönüşüme girilemez. Siyasal dönüşüm bir sonuçtur.”

***

Türkiye’nin son dokuz yılı içinde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümün, basını ve kanaat önderi olarak tanımlanan köşe yazarlarını iki buçuk uca savurması üzerine günü geldiğinde daha soğukkanlı bir değerlendirme yapılacaktır. 2007 sonrasında başta gücün medyası olmak üzere çeşitli mahfillerde AKP’ye karşı hurucun alternatifi olarak sunulan yaklaşımların niçin toplumsal bir harekete dönüşemediğini anlamak için pek çok metin var Haksöz’ün 1990’lardaki sayılarında. Söz gelimi sol ve İslâm tartışmalarında ideolojik birliktelik değil hareket birlikteliğini önceleyen çevreler nedense bunu kendileriyle başlatırlar. Oysa Haksöz görebildiğim kadarıyla bu noktada pek çok eyleme katılmış ama son kertede zihniyet farkının belirleyici olduğunu düşünerek bahsettiğimiz yıllarda bu tür yaklaşımlardan uzak kalmayı öncelemiştir. Fakat bu yılların tashih edilebildiği söylenemez.

Haksöz, ideolojik-düşünsel tartışmalarda söyleyecek sözü olan pek çok kişiye sayfalarını açarak çeşitli tartışmalar da yaptı. Bugün pek anlam veremediğim yazılar da yayımlandı bu noktada. Devrimci solun dine yakınlık duyması, İslâmî kesimlerle dayanışması vb. noktalara da temas eden ama aynı zamanda sol içi farklılaşmaları ele alan Dursun Karataş’ın ölümü vesilesiyle yayımlanan metinde olduğu gibi. Bugün Kürt siyasi hareketinin cephesinde resmi veya gönüllü olarak görev üstlenenleri ayrıca hatırlamak gerekir. Bana sorarsanız devrimci solla irtibat noktaları arayan tenkitler ve bu doğrultuda yapılan değerlendirmeler tek tek bazı doğru özellikler taşısalar da prensip itibariyle yanlıştır. Hâsılı siyasî ve fikrî alanlarda mümkün olduğunca daha analitik olmaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum.

Sol liberal ittifak başta olmak üzere pek çok ideolojik konuda Haksöz dergisi mutlaka söz almıştır. Nitekim dergide yer alan bir değerlendirmede bu işbirliği, “son derece dar ve sınırlı düzeyde gerçekleşen diyalog ve işbirliği” olarak tarif edilir. Cumhuriyet rejiminin ve Kemalizm’in ömrünü doldurmuş bir rejim ve ideoloji olduğu konusundaki mutabakatın özgüllükleri fark edilemediğinde derginin başka bir düzleme kolaylıkla dâhil edilebileceği son derece açıktır. Haksöz’ün 2000’lerin başlarında tüm farklılıklara rağmen sol kesimle İslâmcı kesimin insanı ve toplumu dönüştürmeyi amaçlamalarından dolayı ortak bir hedef uğruna gerçekleşmesi arzulanan adeta zımni işbirliğine dikkat çekmiş olması göz ardı edilemez. Nitekim derginin değişik sayılarında yer alan yazılarda her iki kesim arasındaki dayanışmanın ortak paydasının “emperyalizme ve emperyalist yapılanmanın uzantısı olan resmî ideolojiye karşı duruş” olduğu belirtilir. Elbette buradaki “resmî ideoloji” deyimiyle kast edilenin Atatürkçülük ve Kemalizm olduğu aşikârdır. Ne var ki 2010 sonrasında sol çevrelerin AKP ile Kemalizm’i özdeş görmeye başlamaları hatta cephe stratejisinin bir parçası olarak önce CHP’den ardından HDP’den medet umar hale gelmeleri tartışmaların mahiyetini büsbütün değiştirmiştir. Haksöz’ün bu süreçteki siyasî kelime haznesinin İslâmcı dergilerin standart izlekleri ve konu kataloğu dışına çıktığı son derece açıktır. Bu yüzden kendisine dönük hışımlı hasımlıklar katmerlidir. Bununla birlikte Türk milliyetçiliği konusunda kaleme alınan metinlerin önemli bir kısmındaki dilin, 1980 sonrası sol literatürün temel yaklaşımlarını içerdiği kanaatindeyim. Ülkücülük, CHP, Kürt milliyetçiliği, TÜSİAD, sermaye dönüşümleri, medya eleştirileri, Diyanet, okullar, imam hatipler ve diğer kurumsal mekanizmalar hakkında gazete dilinin ötesine geçen çok fazla metin yok dergide. Oysa bugün bu meselelere çok hayatî bir meseleye bakar gibi bakmak gerekiyor. O yüzden bundan sonraki süreçte siyasî ve fikrî konuları ele alırken “hakkın temsilcilerinin vakarıyla ve ilimle” hareket edilmelidir. Planlı, hazırlıklı, derinlemesine yol alan bir değerlendirme zinciri kurulmalıdır.

***

Dergi açısından son yılların belirleyici özelliği, İslâmcılığın küresel isimleri dolayımıyla gündeme gelmesi yanında Said Halim Paşa’dan Necmettin Erbakan’a uzanan bir hat ekseninde çeşitliliği bir arada tutan bir eksenin oluşmaya başlamasıdır. Bu bana kalırsa tarih ve toplum değerlendirmesi bağlamında olumlu bir gelişmedir. Zira Mevdudi’nin en önemli eserlerinden İslâm’da İhya Hareketleri kitabında Hindistan coğrafyasındaki tecdit hareketine mensup isimler, diğerlerine nazaran oldukça fazladır. Bu tercih, tarih toplum vakıasıyla sıkı sıkıya irtibatlıdır bana kalırsa. Öte yandan “yerlilik” konusundaki temel karşıtlığın yahut bu kavrama yüklenen çoğu menfi anlamlandırmanın da gözden geçirilerek tashih edildiğini söyleyebiliriz. Sözgelimi Mehmet Akif başta olmak üzere Türkiyeli diğer isimleri ele alan yazıların dergide 2010 sonrasında arttığı görülmektedir. Önceki yıllara nazaran memlekette İslâm'la ilgili hususlara yaklaşım konusunda derginin “iyi” bir gelişme kaydettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla ideolojik homojenliğe dayalı siyasal bir amaç çerçevesinde kaleme alınan İslâmcılık odaklı kitaplara sonradan yapılan ilaveler de normal ve meşru sayılmalıdır. Derginin (ve yazarların) bu duyarlılığı derinleştirerek daha ileri noktalara taşıması gerektiğini düşünüyorum. Böylesi fikrî çabalara çok fazla katkıda bulunacak olanların ise derginin ikinci kuşak yazarları olduğu açık. Gelgelelim onlar Haksöz’de değil, ya başka yerlerde yazıyorlar/konuşuyorlar ya da yazıyla münasebetlerini koparmış vaziyetteler. Oysa ilk sayılarından itibaren dergide, İslâmî hareketin başarısı için “alanında” yeterli derecede bilgiye sahip, edindiği birikimle meseleleri çözme yeteneğine kavuşacak olan yeni bir öncülük mekanizmasının oluşturulması gerektiği vurgulanmıştı. Bunun uzun ve yorucu bir çaba olmasına karşın "ödünç aydın/ulema" çözümüyle kıyas kabul etmeyecek derecede faydalı olduğu da belirtilmişti. Yakinen tanıdığım bu isimlerin, gazetecilikten ve esas olarak da tembellikten vakit bulup bir şeyler yazmamaları doğrusu beni gelecek açısından biraz kaygılandırmıyor değil.

***

Derginin ısrarla vurgulayıp öne çıkardığı, “kaynaklara dönüş”, “tevhidî uyanış”, “tarih ve toplum değerlendirmesi” vb. kavramların her birinin derginin katıldığı siyasal-toplumsal tartışmalarda bir şekilde gündeme geldiği biliniyor. Sanırım bu noktada derginin kaygılarını yansıtan önemli bir örnek, Hamza Türkmen’in İslâmî Uyanış Sürecimiz (2015) başlığı altında yayımlanan röportaj toplamıdır. Bu yönüyle dergi, teorik bir dergi değil daha ziyade hareket yönelimli. Hareket açısından bakıldığı Haksöz’ün 100. sayısındaki yahut yirminci yıldaki değerlendirmelerde karşımıza çıkan eleştirilerin derginin, kamusal algısındaki hoşnutsuzlukta kayda değer bir yere sahip olduğu hatırlanmalı. Elbette dergi belirli bir amaç doğrultusunda, belirli bir hedefe yönelik örgütlü bir faaliyetin parçasıdır. Haliyle hüneri, samimiyetiyle doğrudan alakalıdır. Adının da etkisiyle okurken de eleştirirken de överken de hep yüksek beklentilerin geçerliliği tabii karşılanmalı Haksöz için. Bence dergi hareket yönünü önemsediği kavramları merkeze alarak ideolojik/teorik kısmını çeşitlendirmelidir.

Öte yandan ancak son yıllarda gündeme gelen 1960 sonrasında İslâmcı dergiler, İslâmcı hafıza ve 60 sonrası yakın tarih bağlamında Haksöz’ün 1990’lardan bu yana gerek dosya, gerek şahitlik, gerek yazı gerekse kitap değerlendirmeleri babında pek çok metne sayfalarında yer verdiğini biliyoruz. Sözgelimi dergileri irdeleyen hayli yekûn tutan (ve kitaplaştırılması gereken) yazılarla, Hayrettin Karaman’ın hatıratını, M. Said Çekmegil’i, Ercüment Özkan’ı, Nihat Armağan’ı, Bahattin Yıldız’ı değerlendiren yazıları anabiliriz. Elbette bu tetkikler bir akademik dergi soğukluğunda yahut mesafesinde değildi fakat sahiciydi.

Sorumluluk bilinciyle kavmî kibre kapılmaksızın, yurdun meselelerini, reel politik diskurdan, trol yerliciliğinden farklı bir zaviyede ve elbette dünyayı ihmal etmeksizin bu minvaldeki çabaları genişleterek sürdürmeliyiz ki amme menfaati sağlanabilsin. Yerli bakışın dar ufku, sorunlu bulunabilir fakat bu başlı başına doğru bir konuma işaret etmez. Memleketin özgül şartlarına, siyasal dokusuna, toplumsal yapılarına, tarihsel sürecine, beşerî coğrafyasına, kültürel değişimine dönük tetkikler, dergide internet dünyasındakilerin ötesine geçecek evsafta sürekli yer bulmalıdır ki tarih ve toplum değerlendirmeleri daha sıhhatli bir biçimde yapılabilsin.

***

Öteden beri derginin alâmet-i farikalarından birisi, İslâm’ın mezhep temelli yorumunun eleştirisiydi. İran İslâm Devrimi’nin de tesiriyle bunun ikna edici pek çok eleştirisi yapıldı. Neticede Haksöz okurları mezhepli olmaya değil ama mezhepçiliğe karşı yeterince donanımlılar. Fakat aradan geçen zaman zarfında fazlaca iyimser ve hayırhah bir yaklaşımı barındıran bu konudaki tartışmaların mahiyeti de değişti, farklılaştı. İran entegrizminin bunun temel sebebi olduğunu anlamak için dünden bugüne Haksöz dergisinde yayımlanan metinlere kronolojik olarak bakılması faydalı olacaktır. Dergiyi ‘sahiden anlama’ derdi olmayanların sağda solda hassaten Twitter tepesinin kendilerine sağladığı güven ve pervasızlıkla kimi zaman ima ile kimi zaman açıktan serdettikleri komplocu ve klişeci açıklamalara itibar etmemek, ajitasyondan medet ummamak gerekiyor. Bu yönüyle derginin özgünlüğünü, Haksöz’ün 1990’lardan bu yana kimsenin söyleyemediği şeyleri söylemesinde ya da kimsenin açmaya cüret edemediği konuları açmasında bulmak mümkün. Haksöz’ün özgünlüğü, Türkiye’de İslâmî çevrelerin yirmi küsur yıllık genel gelişim/değişim (olumsuz manada ise dönüşüm) çizgisini dönemleriyle birlikte en iyi yansıtan dergi olmasından ileri gelmektedir. Son olarak haber sitesine ve başka araçlara ağırlık verilmesinden dolayı derginin zayıfladığını düşünüyorum.

Türkiye İslâmcılığının dar anlamda politize kesimlerinin iyice kısırlaştığı, siyasal strateji oluşturmada büyük önem taşıyan kimi alanlarda oldukça büyük sıkıntılar yaşandığı açık. Bugün Haksöz, haber sitesinin matbu hali şeklinde bir yayın yapmak yerine, gerçekten bir İslâmcı dergi olarak yayın hayatını sürdürmeyi arzuluyorsa, bundan daha fazlasını yapması gerekiyor. Çaresi nedir bilinmez, ama böyle bir sıkıntı mevcut. En azından kültürel birikim konusundaki eleştirel tutumunu terk ederek bu noktada daha güçlü tahlilleri sayfalarına taşımalıdır. Geniş bir alanla iletişim kurmak için bunun gerekli olduğu açıktır. Umarım bu tekliflerim yazı-çiziyle uğraşmanın bir lonca oluşunun doğurduğu yapısal bir zaafa hamledilmez. Artık hepimiz şunun farkındayız; ara dönemlerin dilinin ötesinde başka bir dile ihtiyacımız var. Soğukkanlı gibi gözüken kültür teknisyenlerinin dahi siyasal İslâm’ın yükseliş eğrisinden veya ülkeyi dönüştürme projesinden bahsederek, bu sürece köktenci tavrından ödün vermeksizin diklenmeyi sürdürenlere arka çıkmalarına kanmamak gerekir. Zira Türkiye’de İslâmî yayıncılık, henüz kendinden bir yayıncılık olma seviyesinden yükselerek kendisi için bir yayıncılık kıvamına gelememiştir. Bu hususta mutabık isek Haksöz ilgileri donmamış, tecessüsünü yitirmemiş bir dergi olmalıdır. Ama ne dersek diyelim, kendisinden çok şey beklenen Haksözbağlamında şunu görmek gerekir: Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.”

Derginin bu kısa muhasebesi, kaçınılmaz olarak kısmi ve öznel oldu. 8 yıl 4 ay sonra Haksöz’ün 400. sayısına gönül ferahlığı ile erişmek umuduyla.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR