1. YAZARLAR

  2. Mustafa Bulur

  3. Gözaltı cinayetlerine yeni bir halka: Hasan Ocak

Gözaltı cinayetlerine yeni bir halka: Hasan Ocak

Haziran 1995A+A-

Gazi olaylarının hemen ardından gözaltına alınan ve 21 Mart 1995 tarihinden beri ailesi ve yakınlarınca aranan, ancak tüm girişimlere rağmen bulunamayan Hasan Ocak'ın cesedi 26 Mart'ta Beykoz Buzhane köyü Dedeler mevkiinde bütün vücudunda işkence izleri olduğu halde öldürülmüş olduğu ortaya çıktı. Ocak'ın ağabeyinin bir gazeteye yaptığı açıklamaya göre, Baki Düzgün, Bilge Camekan, Veysel Ceylan adlı tanıkların gözaltındayken Ocak'ı siyasi şubede gördüklerini açıklamalarına rağmen Emniyet Birimleri böyle bir şahsın resmi kayıtlarda bulunmadığını belirtmişlerdir. (Yeni Yüzyıl, 17 Mayıs 1995)

Gözaltında kayıpların 300'lü rakamlara ulaştığı günümüzde, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, ilk yaptığı açıklamalarda Ocak'ın gözaltına alınıp bırakıldığını, ardından da sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek kamuoyunun vicdanını devlete yönelik şüpheler hususunda rahatlattı (!)

Kitlenin bu hususta oldukça duyarsızlaştırıldığı ve gözaltında kayıp ve faili meçhul cinayetler olgusunun kendisini adeta sıradan bir olgu olarak kabul ettirdiği bu süreç artık ülkenin her yanında rahatlıkla işleyebiliyor.

Fidan Güngör ve Sabahattin Talayhan olayıyla müslüman kamuoyunun gündemine yoğun olarak giren JİTEM (Jandarma İstihbarat Merkezi) olgusu bir kez daha göstermektedir ki devletin istihbarat birimleri yalnızca Emniyet Teşkilatı ile sınırlı değildir. Ayrıca bu birimler Ocak'ın katledilmesinden önceki bir takım olaylarda da olduğu gibi, adeta cesetlerin jandarma bölgesinde bulunmasını kendileri arzulamaktadırlar. Ya da istihbarat birimleri, MİT, JİTEM, Kontgerilla denklemi içinde failliklerini gizleyip olayın takibini bilerek bulandırmaktadırlar.

Yaklaşık bir ay önce yaşanan Hasan Polat olayı bu bulanıklık olgusunun çok pratik bir göstergesiydi. İnsan Hakları Bakanlığı yetkililerince "Gözaltında değil" açıklaması yapıldıktan üç saat sonra televizyonda "Gazi provakatörü" olarak tanıtılan Polat cezaevinden gönderdiği mektupta bu gerçeğe şu sözlerle parmak basıyordu: "Karga tulumba arabaya bindirildim.. İçlerinden biri 'Bak oğlum biz siyasi polis değiliz. JİTEM'iz, kont-gerillayız anladın mı? Daha önce elimizden kurtuldun. Şimdi kurtulamayacaksın, seni kaybedeceğiz, zaten seni alırken hiç kimse görmedi." (Cumhuriyet, 29 Nisan 1995) Polat, mektubunda söz konusu kişinin ismini de vererek, bu şahsın 1992'de kendisini kaçırmaya çalışan işkenceci şeflerden biri olduğunu söylüyor.

Devlet, kaçırılma ve kayıp olaylarında zaafiyetini açıkça gözler önüne seren ve vatandaşını ne kadar koruyabildiğini (!) açıkça ilan eden bir yöntem geliştirmiştir. Kayıp bir kişinin resmi kayıtlarda ismi geçiyorsa o kişi gözlem altındadır; eğer geçmiyorsa bu "yasama" ve "yürütme"nin üstündeki güçleri ilgilendiren bir konudur. Dolayısıyla muhatabınız devlet değildir. Buradan şöyle bir sonuç da çıkmaktadır: Devlet istediği insanı zorla alıkoyabilir, bunlardan istediğini resmi kayıtlara geçirebilir, istediğini ise öldürebilir. Hatta aynı süre içerisinde, basında, o kişinin bulunmasıyla ilgili yoğun sözlü ve yazılı bir propaganda yapılsa dahi.

Bu süreç, zamanın İçişleri Bakanı'nın "Benim polisim işini bilir" sözüyle başladı, bugün ise "Ne ben ne de polisim bu işi bilmez, işi bilenleri ise biz tanımayız" gerçeğiyle iyice pekişti.

JİTEM ve DGM'nin sıkıştığı anlarda çeşitli bilgileri açığa vurduğu, ama hemen hepsinin olayları araştıranların yanlış yönlendirilmeleri için yalan bilgiler olduğu bilinen bir gerçek. Bizzat parlamentonun Doğu'yla ilgili araştırmalar yapmak üzere görevlendirdiği insanların bu birimlere bağlı insanlarca nasıl aciz bırakıldıklarını yakın zamanda müşahade ettik. Sözde 'bağımsız yargı'nın içinde görev alan şahsiyetler dahi bu birimlerde çalışan insanlarla ilgili bilmeden de olsa yanlış kararlar verdiklerinde bunun bedeli ağır ödeniyor. Dolayısıyla bu ülkede 'dokunulmazlık' hatta 'haklarında soruşturulma açılamamazlık' gibi bir hakka sahip olan bu birimler laik-küfür sistemlerinin zihniyetleri gereği bünyelerinde ürettikleri ancak sonrasında kendilerinin dahi tam olarak kontrol edemedikleri terör odakları haline gelmekteler.

Gerek İslami hareketler bazında, gerekse diğer muhalif unsurlar açısından olsun eriyen ve eridikçe zulmünü daha da artıran devlete yönelik eleştiriler arttıkça faili meçhullerin de (!) artacağı bir gerçek. Ve bizler zulmün her çeşidine karşı tevhidi sorumluluğumuz gereği mazlumdan yana olan tavrımızı sürekli kılmalıyız.

Çünkü bir gün gelecek iki eli kuruyası Ebterler döktükleri kanda boğulacaktır.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR