1. YAZARLAR

  2. Alptekin Dursunoğlu

  3. El-Aksa İntifadası: Liderlerini Yöneten Bir Halkın Direnişi

Alptekin Dursunoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

El-Aksa İntifadası: Liderlerini Yöneten Bir Halkın Direnişi

Eylül 2003A+A-

Likud-Yeni Muhafazakar İttifakı ve İran'a Yönelik Tehditler

28 Eylül 2000 tarihli el-Aksa intifadasını, 1987 tarihli ilk intifadadan ayıran en önemli özelliğinin, onun Filistin siyasal önderliği konusunda yarattığı yapısal başkalaşım olduğu söylenebilir.

Aksa intifadasıyla birlikte Filistin sorunu tarihinde ilk defa bölgedeki Arap rejimi şeflerinin ve onların müdahalesine ve yönlendirmesine açık diasporadaki liderlerin önderlik temsiliyetleri sona erdi ve işgal altında yaşayan Filistinlilerin içinden çıkan yerel liderler, önderliğin fiili aktörleri haline geldi.

Filistin halkı, el-Aksa intifadası ile birlikte işgal altında yaşadığı sorunu artık kendi inisiyatifiyle çözmek istediğini ortaya koymaktadır.

İşgal altındaki halk, Filistin sorununu İsrail'le olan jeopolitik pazarlıklarında bir araç olarak kullanan Arap rejimlerinin ve hayatının neredeyse tümünü dışarıda geçiren yabancılaşmış profesyonel siyasî aktörlerin çözüm önerilerine teslim olmamaktadır.

Filistin'de artık Arap rejimlerinin ve diasporadaki profesyonel siyasî elitlerin yönlendirdiği ve İsrail'le olan pazarlıklarına konu ettikleri bir Filistin halkı yoktur.

Filistin halkı artık kendi kaderini kendi şartlarından hareketle ürettiği inisiyatiflerle belirleme iradesi göstermekte ve önderliğini kendi içinden çıkaracağını ortaya koymaktadır.

Konumlarını İsrail'le müzakereye muhatap sayılmaktan alan Filistinli profesyonel siyasî seçkinlerin siyasî önderlik rolü, sadece kağıt üzerinde bir rol olarak gözükmektedir.

'Yol Haritası' planıyla ismi dayatılan Ebu Mazin'in Filistin halkı tarafından hiçbir zaman başbakan olarak kabullenilmemesi ve hiçbir siyasî rol oynayamadan gitmesi bunun açık bir göstergesi olmuştur.

Şu an gelinen noktada ismi Filistin'le neredeyse özdeşleşmiş olan Yaser Arafat bile önderlik temsiliyetini sürdürebilmek için yerel önderliklere yakın bir söylem geliştirme zorunluluğu hissetmektedir.

El-Aksa İntifadası'nın, Filistin'de önderlerini yöneten bir halk yarattığı söylenebilir. Bu intifada süreci boyunca Filistin halkının direnişini saptırmaya, bozmaya veya çözmeye dönük hiçbir planın başarıya ulaşmamış olması, direnen halkın kendine özgü bir yol haritasının olduğunu ortaya koymaktadır.

El-Aksa İntifadası'nın yarattığı dev dalga, İsrail'i tam anlamıyla çıkmaza sokarken, merkezdeki Filistinli siyasîleri de yönlendiren bir inisiyatif kazanmıştır.

İntifada ve İsrail'in Çıkmazı

Çıkmaza düşen İsrail'in şiddetlendirdiği terör, Filistin halkının direnişini kıramamakta, tersine bir seyir izleyerek Siyonist rejimin çıkmazını ve çelişkilerini derinleştirmektedir.

Şu an İsrail'de yönetimde olan siyasî kanat, sebep olduğu çözümsüzlüğü terör ve şiddet politikalarıyla aşmaya çalışmaktadır.

Fakat izlenen bu terör ve şiddet politikası, çözüm üretmek yerine İsrail'e çözümsüzlük temelinde bir fasit daire armağan etmiş gözüküyor.

Siyonizm resmî ideolojisinin ana damarı sayılan Likud partisi, Şaron liderliğinde, İsrail'e kuruluş felsefesiyle öngörülen hedeflerinden uzaklaşmak gibi bir çelişki dayatıyor.

Siyonist rejimin, dışarıdan "Yahudi ülkesine göç almak", Filistin halkı ve bölge ülkeleri üzerinde hakimiyet kurmak ve kendini kabul ettirmiş bir bölgesel süper güç olmak hedeflerinin önü, Şaron'un uyguladığı şiddet ve terör politikaları yüzünden kesiliyor.

Haredim ve NRP gibi azınlıktaki radikal siyasî kesimler hariç tutulduğunda Siyonizm'in İsrail'deki ana damarı olan Likud'un, Siyonist hedeflerin önünü tıkayan bir rol oynamaya başlaması ilginç bir çelişki oluşturmaktadır.

İsrail'de binlerce şirket, Şaron'un derinleştirdiği şiddet ve terör ortamı yüzünden iflas etmekte, iflasın eşiğine gelen şirketler işçi çıkarmakta, ekonomik ve toplumsal huzursuzluk Yahudi yerleşimlerini durdurmakta, dışarıdan İsrail'e göçü azaltmakta, hatta içeriden dışarıya göçe sebep olmaktadır.

İsrail toplumunun en seçkin meslek grubunu oluşturan pilotlar, üstlerinden gelen emirlere itaat etmeyeceklerini; çünkü kendilerine verilen sivil hedeflere saldırı emrinin askerlik göreviyle bağdaşmayan ahlak ve insanlık dışı görevler olduğunu açıkça ilan etmektedirler.

Bütün bu yaşananlar, Siyonizm tarihi boyunca görülmemiş iç çelişkilere ve çıkmaza işaret etmektedir.

İntifada ve Filistin Direnişinin Açılımı

El-Aksa İntifadası'nın ateş potası, Siyonistlerin elini yakıp İsrail'i çıkmaza sürüklerken, Filistin direnişini de bu ateşte saflaştırıp bütünleştirmektedir.

İşgal altındaki halkın bağrından çıkan yerel siyasal önderlikler, merkezdeki profesyonel siyasî seçkinler gibi diplomat misyonuyla kendini kirletmemiş arı-duru mücadele insanlarından oluşmaktadır.

Önderlerini mücadelenin ateş potasında saflaştıran yeni Filistin direnişi, farklı siyasal ve ideolojik çizgilerine rağmen İntifadanın öngördüğü yol haritasını adım adım yürüten bir söylem birlikteliği kurmuş bulunuyor.

Hamas ve İslamî Cihat'tan, El-Aksa Şehitleri Tugayı'na, Filistin'in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi'nden, Filistin Kurtuluş Cephesi'ne yani İslamcısıyla, milliyetçisiyle, solcusuyla tüm Filistinliler, en azından yakın vade için bir ortak söylem ve eylem birlikteliği sergilemektedir.

Bu açıdan bakıldığında İsrail ve merkezdeki siyasî elitler için bir çıkmaz oluşturan el-Aksa İntifadası, Filistin halkı için yeni bir açılım yaratmıştır.

 Filistin direnişinin el-Aksa İntifadası'yla ortaya koyduğu yol haritasının ilk maddesinde Siyonist rejimin işgal altında tuttuğu Batı Şeria ve Gazze bölgelerini kayıtsız şartsız terk etmesi bulunmaktadır.

Filistin direnişinin isteği doğrultusunda İsrail'in burayı hiçbir şart ileri sürmeksizin terk etmesi, kendi açısından Lübnan hezimetinden sonra yaşadığı ikinci büyük yenilgi olurken, direnişçiler açısından ise bir zafer olacaktır.

İsrail, Aksa İntifadası'nın bitirilmesi ve Filistinli direnişçilerin silahsızlandırılması koşuluyla buralardan çekilmeyi zaten istemektedir. Nitekim bu, meşhur "Yol Haritası" planında da ortaya konmuştur.

Bununla birlikte İsrail, kendisi için gittikçe daha da yakıcı bir hale gelen işgale, sanki bir lütufmuş gibi son verirken, buna karşılık Filistin direnişini silahsızlandırıp bitirmek gibi bir de taviz almak peşindedir.

Merkezdeki siyasî seçkinlerin arzusunun da bu yönde olduğu söylenebilir. Çünkü silahtan arındırılmış ve yönlendiricilik inisiyatiflerine son verilmiş yerel önderliklerin tasfiyesi, bu merkezdeki siyasî seçkinleri yeniden Filistin sorununa temsilci kılacaktır.

Fakat el-Aksa İntifadası'nın başlangıcından beri yarattığı dalga ve izlediği seyir, İsrail'i de bu siyasî seçkinleri de hizaya getirecek bir nitelik arz etmektedir.

Şu an Filistin'deki direniş, önderlik niteliğinin yerel dinamiklere ve bizatihi mücadele olgusuna dayanıyor olması itibariyle, bölgesel süper güç olan Şah rejimini ve Amerika'yı dize getiren İran İslam Devrimi sürecine benzemektedir.

İntifadaya Karşı Yeni Muhafazakar-Likud Dayanışması

İntifada karşısında tam bir çıkmaz yaşamakta olan İsrail ve Likud yönetimi açısından, Filistin sorunu karşısındaki genel tutumunu kesin bir zafere dönüştürmek için 11 Eylül sonrası şartlar, en uygun ortam olarak gözükmektedir.

Filistin'de direniş önderliği noktasında ciddi bir inisiyatif almış olan İslamî hareket, 11 Eylül sonrasında Amerika'nın 'terörle mücadele'sinin muhatabı olmuştur.

İsrail, Amerika açısından 11 Eylül öncesinde Ortadoğu'daki en önemli stratejik müttefik iken, 11 Eylül'den sonra, Amerika'nın 'terörle mücadele'sinin en sağlam ve aktif ortağı haline gelmiştir.

Stratejik ittifak ilişkisi her ne kadar yakın ekonomik, siyasî ve askerî ilişkileri öngörse de bu, diğer bölge ülkelerini ve dengelerini dikkate almayı yadsımayan bir ilişki biçimiydi.

Kaldı ki Amerika ile İsrail ilişkisi, başından beri hep bu minval üzere gitmiş, Mısır, Ürdün, Suudî Arabistan ve Körfez ülkeleri, Amerika'nın İsrail'le olan denge gözetici stratejik ilişkisine uyum sağlamış görünüyordu.

Fakat George W. Bush'un Cumhuriyetçi kadrosu içerisinde yer alan ve "Hıristiyan Siyonistler" olarak da adlandırılan Yeni Muhafazakar ve Hıristiyan Sağcı kadroların ABD dış politikası üzerinde belirleyici olmaya başlaması, ABD-İsrail stratejik ilişkilerinin, ABD-Likud stratejik ilişkisine dönüşeceğinin habercisi olmuştu.

Hıristiyan Sağ ve Yeni Muhafazakar kadroların belirleyiciliğindeki yeni Cumhuriyetçi iktidarın ABD dış politika söylemi üzerinde yarattığı değişim o kadar ani ve radikal olmuştu ki, bu sert dönüşe George Bush bile uyum sağlayamamıştı.

Hatırlanacağı üzere Bush, İsrail'in Batı Şeria'ya yönelik saldırısının ardından 4 Nisan 2002 tarihli konuşmasında açıkça "İsrail'in Batı Şeria'dan çekilmeyi başlatmasını" istemiş, yaklaşık olarak bir hafta sonra da bu isteğini ikinci kez çok daha vurgulu bir şekilde ifade etmişti.

Fakat, İsrail yanlısı lobiyle Hıristiyan Sağ ve Yeni Muhafazakarların seferber olması yüzünden, bir kenarda durup İsrail'in işgal altındaki topraklarda gerçekleştirdiği operasyonları seyretmekle yetinmişti.1

Hıristiyan Siyonistlerin baskısıyla 4 Nisan'daki konuşmasında söylediklerinin üstüne soğuk su içen Bush, yine aynı çevrelerin etkisiyle 24 Haziran'da bir başka konuşma yaparak, barışın gerçekleşmesinin "yeni ve farklı bir Filistin liderliğine" bağlı olduğunu söylüyordu.

Bush, Colin Powell ve Rumsfeld'i de yanına alarak Beyaz Saray'da yaptığı bu konuşmasında, bölgedeki yedi büyük şehrin İsrail işgali altında olmasına rağmen daha önceki konuşmasının aksine İsrail'in Batı Şeria'dan çekilmesine yönelik olarak hiçbir şey söylememekteydi.

Yeni Muhafazakarların savunma bakanlığında oldukça etkin olduğu ve dışişleri bakanlığı ile de pürüz yaşadıkları düşünüldüğünde Bush'un Colin Powell ve Rumsfeld'i yanına alarak bu konuşmayı yapması Hıristiyan Siyonistlerin zaferi açısından önemlidir.

Bush, bu konuşmasında İsrail'in Eylül 2000 öncesi (İntifadanın başlamasından önceki) duruma dönmesinin güvenlik konusunda sağlanacak ilerlemelere bağlı olduğunu ifade ediyor ve şunları söylüyordu: "İsrail, vatandaşlarının öldürülmesi durumunda kendisini savunmaya devam edecektir."2

Kuroş Ahmedî'nin deyimiyle "Bush'un 24 Haziran 2002'de söyledikleri, Likud partisi tavrının bir Amerikan başkanı tarafından kabul edilmesi demekti ki, böylesi bir şey daha önce hiç gerçekleşmemişti. Bundan daha da önemlisi böylesi bir tutumun Cumhuriyetçi bir hükümet tarafından sergilenmiş olmasıdır. Bu durum yaşanmakta olan değişimin önemini çok daha fazla arttırmıştır."

İsrail'deki Likud yönetimi, ABD'deki Yeni Muhafazakar kadroların ve 11 Eylül sonrası ABD askerî hareketliliğinin oluşturduğu uygun ortamdan sonuna kadar yararlanmak niyetinde gözükmektedir.

ABD'nin, Irak saldırısından önce ve sonra bölgedeki tüm rejimleri tehdit eden açıklamalar yapması; kitle imha silahları, insan hakları, demokratikleşme ve 11 Eylül saldırısında pay sahibi olma gibi bahanelerle bölge ülkelerine yönelik açık tehditler savurması, İsrail'i cesaretlendiren adımlar olarak görülebilir.

Nitekim İsrail'in Suriye'ye yönelik askerî saldırısı ABD'deki hakim siyasal havadan bağımsız gözükmemektedir.

NPT Anlaşması, Ek Protokol ve İran'a Yönelik Tehditler

Başından beri Filistin sorununu bir bölgesel Arap-İsrail sorunu olarak değil, İslam Ümmetinin küresel sorunu olarak ortaya koyan İran İslam Cumhuriyeti, ABD-İsrail saldırganlığının en önemli hedefi durumunda gözükmektedir.

İran, eski senatör Gary Hart ve New Hampshire eyaleti eski senatörü Warren B. Rudman'ın ortak başkanlığındaki komisyonun hazırladığı, Amerika'nın 25 yıllık resmi stratejik planını içeren raporda da açıkça tehdit edilmektedir.3

21. yüzyılın ilk çeyreği için Amerikan güvenlik stratejisini ortaya koymak üzere hazırlanan; bir bölümü, tasnif edilmiş bilgi derecesinde Beyaz Saray'a, Kongreye ve Pentagon'a sunulan, diğer bölümü ise "New World Coming: American Security in the 21st Century" adıyla yayınlanan raporda4, İran'ın hem "Cumhuriyet" hem de "İslamiyet" niteliklerini bir arada barındıramayacağı vurgulanmakta ve üstü örtülü bir şekilde içeriden çökertileceği ifade edilmektedir.

Geçtiğimiz yaz 'öğrenci olayları' adı altında sergilenen olayları, ABD'nin İran'daki 'Cumhuriyet-İslamiyet' ayrımı yönündeki darbe provası olarak okumak mümkündür.

İran İslam Cumhuriyeti'nin sahip olduğu geniş ve etkili halk desteği ile Tahran yönetiminin askerî gücü -bu cümleden menzili İsrail'e ulaşan balistik füzeleri- bu ülkeye yönelik geniş çaplı bir askerî müdahale ihtimalini geçersiz kılmaktadır.

Bununla birlikte her Ortadoğu ülkesi için söz konusu edilen kitle imha silahları meselesi, İran açısından da en azından bir siyasî tehdit olarak sürekli gündemde tutulmaktadır.

İran'ın geliştirdiği nükleer santraller, ABD ve İsrail tarafından "İran'ın nükleer silah edinme çabası" olarak nitelendirilmekte ve uluslararası toplum İran aleyhinde kışkırtılmaktadır.

İran'ın Buşehr kentinde yapımı tamamlanmak üzere olan nükleer santralin inşası, aslında Şah zamanında ABD yardımıyla gerçekleştiriliyordu. İslam Devrimi'nden sonra özellikle de savaş yüzünden ara verilen bu proje, bugün tamamlanma aşamasında bulunmaktadır.

İran, nükleer silahların önlenmesini öngören NPT konvansiyonuna imza koymuş, nükleer programını barışçı amaçlarla sürdürdüğünü açıklamış ve bu çerçevede de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile de işbirliğini sürdürmekte olan bir ülkedir.

Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşması5, nükleer silahlara sahip olan ülkelere, sahip oldukları silahları ve bu silahları üretecek teknolojiyi bu imkanlara sahip olmayan ülkelere satma yasağı getirirken, nükleer teknolojiye sahip ülkeleri bu teknolojiyi barışçı amaçlarla kullanacak diğer ülkelere aktarmaları konusunda serbest bırakmakta, hatta onları nükleer enerjiyi barışçı amaçlarla kullanacak ülkelere yardımda bulunmaya teşvik etmektedir.6

Anlaşmada şöyle deniyor: "Madde 1: Bu anlaşmaya taraf olan her ülke, nükleer silahları ya da diğer nükleer patlayıcı maddeleri doğrudan veya dolaylı olarak başka ülkelere vermemeyi ve bu silahları ve maddeleri onların kontrolüne bırakmamayı taahhüt eder. Ayrıca nükleer silahlara sahip olmayan hiçbir ülkeyi, nükleer silahları ya da diğer patlayıcı maddeleri üretmeleri ya da onları kontrol etmeleri yönünde teşvik etmemeyi ve onlara bu konularda yardım etmemeyi taahhüt eder.

Madde 2: Bu anlaşmaya taraf, nükleer silahlara sahip olmayan ülkeler, doğrudan ve dolaylı olarak nükleer silahlara, ya da diğer nükleer patlayıcı maddelere sahip olmaktan ya da bunları kontrol etmekten uzak durmayı taahhüt ederler. Ayrıca nükleer silahları ve diğer nükleer patlayıcıları üretmemeyi, elde etmemeyi ve bunların üretilmesi konusunda hiçbir şekilde yardım almamayı taahhüt ederler.

Madde-4-1: Mevcut anlaşmanın hiçbir kuralı, Nükleer enerjiden barışçı amaçlarla yararlanmak isteyen, üretimde ve araştırmada bulunan, anlaşmaya taraf devletlerin –hiçbir ayrım gözetilmeksizin, anlaşmanın 1. ve 2. maddesi gereğince- devredilemez haklarına zarar verecek şekilde yorumlanamaz.

2: Anlaşmaya taraf devletler, nükleer enerjinin barışçı yollarla kullanılması amacıyla nükleer teçhizatın, maddelerin, bilimsel ve teknolojik bilginin en geniş şekilde mübadele edilmesini kolaylaştırmayı ve bu mübadeleye katılma hakkına sahip olmayı taahhüt ederler. Ayrıca anlaşmanın tarafları, bireysel olarak veya diğer devletlerle yahut uluslararası örgütlerle birlikte -nükleer enerjiden barışçı yollarla daha fazla istifade etmek isteyen özellikle anlaşmaya taraf olup nükleer silahlara sahip olmayan kalkınmakta olan ülkelerle- teşrik-i mesai içinde olmalıdır.

Anlaşma maddeleri bu kadar açıkken, ABD'nin, İran'ın nükleer projesine yönelik müdahaleci tutumu her türlü meşruiyetten uzak gözükmektedir.

ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün İran'ın nükleer programı ile ilgili tek haber kaynakları Halkın Mücahitleri Örgütü elamanlarından aldıklarını ifade ettikleri istihbarattır. Amerika'nın 'Terör örgütü' listesinde yer verdiği bir örgütten aldığı istihbarata dayalı olarak geliştirdiği diplomatik atak ise tartışılması gereken ayrı bir konu olmaktadır.

4 Ekim 2003 tarihli Washington Times ve Los Angeles Times, gazetelerinin eş zamanlı bir şekilde İsrail askerî kaynaklarına dayalı olarak verdikleri bir haber son derece önemlidir.

Habere göre7 İsrail, İran'daki nükleer santralleri vurmak için askerî hazırlıklara başlamış bulunuyor. Aynı habere yer veren İsrailli gazeteler, İsrail askerî yetkililerinin uluslararası toplumun dikkatini İran'ın nükleer programına çekmek için bu bilgiyi kasıtlı olarak ifşa ettiğini belirtiyor.

Aynı haberle ilgili olarak Alman Der Spiegel gazetesi şu ayrıntılara yer veriyor: "İsrail istihbarat örgütü MOSSAD, İran'daki 6 nükleer enerji merkezini vurmak için ayrıntılı bir plan hazırladı." Alman gazetesinin İsrailli askerî bir yetkiliye dayandırarak verdiği habere göre yapılacak saldırı tıpkı daha önce Irak'a yapılan saldırıda olduğu gibi hava kuvvetleri tarafından gerçekleştirilecek.

Aynı gazeteye konuşan İsrailli komutan, bunun "çok karmaşık; ama gerçekleştirilebilir" olduğunu kaydediyor.

Los Angeles Times'in gündeme getirdiği; ama İsrail Savunma Bakanlığı eski yardımcısı Efraim Sneh'in yalanladığı bir diğer plana göre ise, yapılacak saldırı deniz altından fırlatılacak nükleer başlıklı füzeler tarafından gerçekleştirilecek.

İsrail'in İran'a yönelik saldırı planının nasıl gerçekleştirileceği belki meçhul; ama Şaron, açık bir şekilde şöyle diyor: "İran, İsrail için en büyük tehdittir. Biz bu meseleyle ilgili olarak Amerika ile en ince ayrıntısına kadar işbirliği halindeyiz."

İran, NPT konvansiyonu çerçevesindeki ek protokolü imzalamayı kabul ettiğini açıklayarak ABD ve İsrail'in İran'ın nükleer programına yönelik bütün bu uluslararası komplolarını şimdilik boşa çıkarmış oldu.

Ama İsrail'de Şaron liderliğindeki Likud partisi, Amerika'da da Armageddon'a inanan Hıristiyan Siyonistler belirleyici oldukça bölge ülkelerinin barış ve huzur görmeyeceği açık.

Dipnotlar:

1- Kuroş Ahmedî, Efsaneden Gerçeğe Amerika'daki Yahudi Gücü, Kudüs Dergisi Bahar 2003, s.1

2- New York Times 25 June 2002 Aynı makaleden naklen.

3- Komisyonda yer alan diğer isimler de şunlar: Bir dönem savunma ve enerji bakanlıkları da yapmış olan eski CIA başkanı James Rodney Schlesinger, Temsilciler meclisi eski başkanı Newt Gingrich, Kısa adı CISIS olarak bilinen uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi icra direktörü Anne Armstrong, Lockheed Şirketi eski başkanı Norman Augustin, NBC televizyonunun Beyaz Saray muhabiri John Dancy, NATO eski komutanı John Galvin, Dış politika Komisyonu başkanı Lesly Gelb, Woodrow Wilson Uluslararası Araştırma Merkezi müdürü Lee Hamilton, Ticaret Bakanlığı eski yardımcısı Lionel Olmer, Uro Genesys Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Donald B. Rice, Atlantik Bölgesi Müttefik Kuvvetler eski Komutanı Harry Train, ABD'nin BM'deki eski büyükelçisi Andrew Young. Heyetteki bu isimlere yardımcı olmak üzere 29 kişilik bir de asistanlar grubu oluşturuldu.

4- http://www.nssg.gov/Reports/NWR_A.pdf ayrıca bkz. http://www.nssg.gov/Reports/NWC.pdf

5- Non-Proliferation of Nuclear Weapons Treaty

6- Hüccetülislam Dr. Hasan Ruhanî "Mefhum-e Cedid-e Hakimiyet-e Millî" Rahbord s.28

7- www.bionvan.com

 

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR