1. YAZARLAR

  2. Muhsin Milani

  3. Devrimci İran'da Şii Fudamentalizmin Tırmanışı

Devrimci İran'da Şii Fudamentalizmin Tırmanışı

Mart 1991A+A-

Tampa'da bulunan Güney Florida Üniversitesi'nde siyasi bilimler yardımcı profesörlüğü yapmaktadır. 'Making of İran's İslamic Revolution: From Monarchy to İslamic Revolution' İran İslam Devrimi'nin Oluşumu: Monarşiden İslam Cumhuriyetine (Westview Press, 1988) adlı kitabın da yazarıdır.

İran'da, sosyal bilimcilerin olayları yorumlama tarzının artık iflas ettiğini gözler önüne sermek Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin amaçlarından biri olabilir miydi?

İran Devrimi'ni düşünün. 1979'da müstahkem Pehlevi Hanedanı'nın çökmesi, bu vakte kadar Şah'ın İran'ını pek istikrarlı görerek övmüş olanları oldukça sarstı. Açıklayıcı söylemleriyle çelişen bir diğer gelişmenin farkına vardıklarında, ilk sarsıntının etkisini üzerlerinden hala atamamışlardı. Söylemleri gereği Din'i ölen bir güç olarak sürekli red ederek fundamentalist Şii ulemanın Pehlevi Devleti'nin kalıntılarını düzenlemeye güç yetiremeyeceğini ve devrimci isterinin Çökmesiyle çok geçmeden camilerine ve medreselerine geri döneceklerini tahmin ettiler. Tamamen yanıldılar.

Takip eden bölümlerde, fundamentalistlerin altı safhada nasıl muhaliflerini saf dışı bırakıp velayet-i fakih kavramı üzerine dayalı teokratik bir cumhuriyet kurduklarını izah edeceğim. Ardından da onuncu yılını geride bırakan İslam Cumhuriyeti'nde istikrarsızlığın potansiyel kaynaklarını tartışma konusu yapacağım.

Bir Devrimi Kazanma Sanatı

Devrim yapmak için bir çok grup bir araya gelmelidir. Fakat yalnızca bir tanesi bu mücadeleden galip olarak çıkacaktır. Aşağıdaki etkenler kimin kazanıp kimlerin kaybedeceğini belirleme hususunda önemli rol oynar.1

Bir; eski yönetimin devrilmesi sürecinde tartışılmaz bir liderin ortaya çıkması, bu liderin başında bulunduğu grup için zaferi alabildiğine kolaylaştırır. İki; bir kişinin sömürü ve yoksulluğu ortadan kaldırabileceğine dair halkın inancı -Hannah Arendt'in toplumsal soru adını verdiği şey budur- bu kişinin ve dolayısıyla başında bulunduğu grubun kazanma şansını yükseltir.2 Bu, vicdani kökenli devrimci hareketlerin, kitleleri cezbeden siyasi ve toplumsal eşitlikçi ütopik fikirleri, herkesin anlayabileceği şekilde sunmaları nedeniyle mantıklıdır. Üç; devrimciler halkın heyecanlı mizacının, kültürel sembollerinin ve zor anlardaki bazı makul olmayan taleplerinin farkında ve bunları yönlendirebilecek kitle psikologları olmalıdırlar. Kitleyle iletişim kurup propaganda yapmanın yanında koalisyon oluşturup ayrılabilmeli ve gerekli olduğu zamanlarda da güç kullanabilmelidirler. Dört; daha önceleri mahrum bırakılmış güçlerin siyasal sürece katılmalarını sağlayacak şekilde kurumlar inşa etmelidirler.

Devrim hakkında teori kurmak her ne kadar romantik görünse de onu kazanmak hiç de romantik bir girişim değildir. Devrime şiddetli bir savaş gözüyle bakmayı reddedenler hakkındaki hüküm hiçbir şüphe bırakmayacak kadar açıktır: unutulma veya ölüm.

Fundamentalistler, bu sahaların tümünde rakiplerine üstünlük sağlayarak İslam Devrimi'ni kazandılar. Bundan dolayı, fundamentalistleri devrimi 'çalmakla' suçlayan muhalifler aslında kendi tabanlarına ve İran devrimci hareketinin tabiatına ilişkin yanılgılarını ortaya koymaktadırlar. Olayların ardından şah karşıtı hareketin niteliğine ilişkin değerlendirmemizde, hareketin kesinlikle Şii öğeler barındırması yanında hareket içinde en önemli gücü de Şii grupların oluşturduğunu görmemiz bu iddianın yüzeyselliğini daha da belirginleştirmektedir. Bu aynı zamanda, devrimci İran'ın siyasetini şekillendiren çatışmaların neden Şiiler ile diğer gruplar arasında değil, yalnızca Şii gruplar arasında meydana geldiğini de bize açıklamaktadır. Hal böyle iken, eğer laik milliyetçiler veya solcular devrimi kazanmış olsalardı, işte o zaman gerçekten de devrim 'çalınmış' olacaktı.

I. Safha:

Devrimci Hareket Liderliğinin Oluşması

Aslında, devrimci hareketin başlangıcı, muhaliflerin Şah'ın liberalleştirme politikasından istifade edip protesto eylemlerine başladıkları 1977 yılına dayandırılabilir. Fakat, hareket o zamanlar savunmacı, reformist, şiddet kullanmayan ve Tahran'la sınırlı bir hareketti. Entellektüellerle sınırlı tabanıyla siyasi düzene yönelik herhangi bir tehdit oluşturmuyordu.3

Hareketin doğasındaki değişim, 1978 yılının Ocak ayında iktidarın Humeyni'yi kötüleyici bir makale yayınlatması ile başladı. Bu, Şah'a yönelik muhalefetin merkezi Kum'da birkaç göstericinin polis tarafından öldürüldüğü büyük bir miting düzenlenmesine neden oldu. Ardından, Ayetullah Şeriatmedari İran'da, Ayetullah Humeyni'de Irak'ta hareketin liderliğini ele geçirdi. Hareket tedrici olarak dini bir şekil almaya başladı ve İran insan ve kültürünün ayrılmaz parçası olan Şiilik tüm sınıfların hoşnutsuz kesimlerini cezbederek muhalefet için bir çıkış noktası haline geldi. Hareket kısa zamanda savunmacı özelliğini terkederek köktenci, şiddet yanlısı, bazarileri (esnaf ve tüccarlar), orta ve çalışan sınıfları da kuşatan popüler bir kimliğe büründü.

Şii güçlerin hareketin en güçlü ve ayrılmaz parçası olduğunu gösteren işaretler her durumda görülebiliyordu. Hakim olan hareketlilik tamamıyla ulema ve bazarilerin geleneksel örgütleniş şekli ile şah karşıtı ajitasyon merkezleri olan camiler sayesinde ayaktaydı.4 Şehitlerin kırkıncı ölüm günü anma törenleri gibi Şii adetleri kitleyi teşvik etmek ve taraftar toplamak amacıyla kullanılıyordu. İran'da İslami değerlerin tahrip edilişinin sembolleri, devrimci şiddetin hedefleriydiler ve içki dükkanları, tiyatrolar, kadınlar birliğinin merkezi bunlardan bazılarıydı. Kumarhane ve gece kulüplerinin kapatılması 1975 yılında Şah'ın imparatorluk takvimi olarak kaldırdığı hicri takvimin yeniden kullanılmaya başlanması gibi hükümet tarafından verilen tavizlerin çoğu Şİİ güçleri yatıştırma amacı taşıyordu. Gösterilerde ekseriyetle İslami sloganlar kullanılıyordu. 1978 yılının Aralık ayındaki büyük gösterilerde taşınan pankart ve atılan sloganlar ile ilgili bir çalışma bunlardan %16'sının Humeyni'yi övücü, %31'inin de İslami bir cumhuriyet kurulmasını destekleyici mahiyette olduğunu göstermekteydi.5 Sekizyüz slogan üzerine yapılan bir diğer çalışma %20'sinin Humeyni'yi, %30'unun da İslami güçleri övücü nitelikte olduğunu belirtmekteydi.6 Şah karşıtı yürüyüşlerde yer alan kadınların bir çoğu tesettürlüydü. Gösterilerin çoğunda kadın ve erkekler ayrı bulunuyorlardı. Nihayet yalnızca Şii güçlerin tek başlarına düzeni sağlayabilecek olmaları nedeniyle imparatorluk Silahlı Kuvvetleri onlarla anlaştılar.

Şii güçlerin hakim konumda oldukları ortaya konduğuna göre şimdi, devrimci hareketin tartışılmaz lideri olarak neden Şeriatmedari'nin değil de Humeyni'nin ortaya çıktığını sormalıyız. Humeyni'nin aksine Şeriatmedari, ne monarşiyi gayri meşru gördüğünü açıkladı, ne de Velayeti Fakih'e sahip çıktı. Dünyevi olanı dini sahadan ayrı tutan ortodoks Şii gelenek çizgisinde ruhani bir lider olarak kalmaya devam etti. Uzlaştırmacı siyaseti ve şiddet kullanmayı reddetmesiyle, devrimin yarattığı müfrit ortamın uyuşması mümkün değildi; hareketin köktenci kimliği belirginleştikçe ona olan rağbet de azaldı.

Fakat Ayetullah Humeyni, Şah'a muhalefet eden bir liderde olması gereken tüm özelliklere sahip ruhani ve siyasi bir liderdi. Şah'ın politikalarına yönelik eleştirinin varlığından ziyade, şiddetinin muhalefetin devrimci boyutunu belirleyen ölçüt olduğu ülkede Humeyni rakipsizdi. Şah'ın 1963 yılındaki Ak Devrim'ine ve 1964 yılında sürgüne gönderilmesiyle sonuçlanan İran'daki Amerikalı danışmanlara ayrıcalıklı haklar verilmesine şiddetle karşı çıktı. Bir çok lider Şah'ın petro-dolarlarından yüklü miktarda rüşvet kabul ederken, o temiz olarak kaldı. Tek başına da olsa, monarşinin gayri meşru olduğunu açıkça söylemekten çekinmedi. Uzlaşmaz siyaseti, devrimci şiddete verdiği onay, alt sınıflarla iletişim kurmakta ve onları yönlendirmekteki üstün yeteneği, ileri yaşı ve sade yaşam tarzıyla birleşince Şah'a muhalefetin yaşayan simgesi haline geldi. Devrimci hareketin köktenci kimliği belirginleştikçe ona olan rağbet de arttı. Meşruluk kazanmak amacıyla, muhalefet liderleri o Paris'teyken, O'na olan saygılarını göstermek için birçok ziyarette bulundular. Grevler, O'nun emri ile başlıyor ve yine O'nun emri ile sona eriyordu.

Milliyetçiler ve solcular aksini gösteren belirtilerin yoğunluğuna rağmen, Şiiliğin artan gücünün kısa ömürlü, bir çeşit tarihsel sapma olduğu hususunda ısrar ettiler. Nasılsa tarih, onlardan yanaydı(!); Şiiliğin devletin resmi dini olduğu 1501 tarihinden bu yana, ulema hiçbir zaman yönetimin kontrolünü ele almamıştı. İktidar hayaliyle o derece sarhoş ve Şah'ı devirme düşüncesiyle kafaları o kadar meşguldü ki Humeyni'nin İslami bir cumhuriyet kurmak için yaptığı çağrıyı önemsemediler. Milli cephe, 1963 Haziran ayaklanmasında işbirliği yapmayı reddettiği halde, 1978'de Humeyni ile anlaştı.7 Dinin kaçınılmaz gerileyicini vadeden ideolojileri ve tarih tarafından aldatılan bu insanlar, Humeyni ile, 'düşmanımın düşmanı dostumdur' ve 'Humeyni omuzlarında İktidarın doruklarına ulaşabileceğimiz faydalı bir ahmaktır' gibi aceleci tahlillerden kalkarak bir koalisyon oluşturdular. Ayetullah'ın kaybedeceğini düşünerek kumar oynadılar, fakat kaybeden onlar oldu.

II. Safha:

Kurumların inşası ve Devletin Zayıflatılması

Ayetullah Humeyni'yi, devrimci hareketin tartışılmaz lideri olarak tesbit ederken, Pehlevi sonrası dönemde fundamentalizmin tırmanışı ile çok yakından ilişkili iki özelliğini gözönüne aldım. Gücün esaslı şekilde bir gruptan diğerine geçmesini önleyişi bu özelliklerin ilkidir. Fransız devrimi boyunca hiç kimse monarşinin çökmesi sonucu oluşan iktidar boşluğunu dolduramamış ve Napolyon gelip iktidarını kabul ettirene dek güç bir merkezden diğerine salınıp durmuştu.8 Oysa İran'da böyle bir boşluk söz konusu değildi; Ayetullah Humeyni ve Devrim özdeşti. Humeyni, Devrim'in kendisiydi. İkinci özellik, Humeyni'nin Pehleviler'den miras aldığı yönetim sisteminin doğasıyla ilişkilidir; kral ve onun seçtiği memurlar tarafından idare edilen ve babadan oğula geçen merkezi bir sistem söz konusuydu. Böyle bir sistemde en uygun hareket kralın değiştirilmesidir. Bunun ardından, yeni başa geçen kişi stratejik noktalara bağlılarını atayarak yeni bir yönetim kurabilir.9

Humeyni de aynen böyle yaptı. Kerensky'nin eski müttefiklerine karşı devrim silahlarını, onların bu silahları ele geçirip kendi amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri ihtimaline rağmen, kullanmayarak düştüğü hatayı, Humeyni, tekrarlamayacak kadar temkinliydi.10 Önemli adımlar attı. Karşı çıkılmadığı zamanlarda süratle kararını uyguluyor, şiddetli muhalefetle karşılaştığında ise geri çekilip yeniden toparlanıyor ve ardından yıkıcı darbesini indiriyordu.

İlk olarak, ulema ve milliyetçilerin saygı gösterip onayladığı ve iktidar heveslisi olarak, bu iki grubu da tedirgin etmeyen Mehdi Bazergan'ı Geçici Devrim Hükümeti (GDH)'nin başına atamakla işe başladı. Fakat Humeyni ve Bazergan Şiiliği değişik şekilde yorumluyorlardı. Bazergan'ın temsil ettiği milliyetçilikle örülü Batılı düşüncelerden etkilenmiş ve tabiatında ılımlı olan modernist Şia dünyevi işlerde ulemaya danışman olarak konum biçiyor, devletin yönetimini uzmanlara bırakıyordu. Batılı düşünce tarafından kirletilmemiş ve ona karşı düşmanlık besleyen Humeyni'nin fundamentalizmi ise Velayeti Fakih'in şer'i uygulamaları ve toplumun ahlaken arıtılmasının müdafaasını yapıyordu. Ancak bu iki farklı görüş için İran çok küçüktü. Görevde kaldığı süre boyunca Ayetullah Humeyni'nin teokratik düzeninin temellerini atmasından dolayı tarih, Bazergan'ı İran'ın Kerensky'si olarak hatırlayacaktır.

GDH, laik ve İslami milliyetçilerin oluşturduğu bir ittifaktı; laikler Milli Cephe diğeri ise Özgürlük Hareketi ve bağlı gruplar tarafından temsil ediliyorlardı.11 Ülke çapında bir örgütlülüğü kontrol eden GDH yetkilileri devleti yönetmek için idari yeteneklere sahip tanınmış kişilerdi. (Milli Cephe Humeyni tarafından, Devrim'in ilk yılı boyunca geçici bir meclis olarak işleyen gizli İslam Devrim Konseyi dışında bırakılmıştı.) GDH genellikle orta sınıf, bazariler ve ortodoks ulema tarafından desteklenmişti. Buna rağmen, Bazergan'in da itiraf ettiği gibi 'kör bir bıçak'tı. Bu iktidarsızlık, GDH'nin yanlış stratejisini ve daha da önemlisi, güç merkezlerinin sayısal artışının bir sonucuydu.

Etkili bir yönetim sağlamak için, GDH bünyesindeki milliyetçiler tabanlarını genişletmek zorundaydılar. Devrimci hareketin ilk günlerinde orta sınıftan binlerce İranlı'nın Batı'ya göç etmesi, destek aldıkları seçmen kitlesinin boyutlarını oldukça daraltmıştı. Bu gelişme, 1979 yılı itibariyle şehir nüfusunun en geniş kesimini oluşturan alt sınıfları hedef kitle haline getirdi.12 Bu kesimin bağlılığını kazanmak, devrimi kazanmak için zaruriydi. Bu milliyetçiler, Şah tarafından halka karşı kayıtsızlık veya gizli faaliyet arasında seçim yapmaya zorlandılar. Tercihlerini birinci şıktan yana kullanan milliyetçiler, sayısal olarak az, okur-yazar ve görece zengin bir kitleyle iletişime mecbur kaldılar. Dolayısıyla İran'da, alt sınıfların içinde bulundukları kötü durumu teşhis edemeyen ve onlarla iletişim kuramayan milliyetçiler alt sınıflarla tüm ilişkilerini yitirdiler.

Devrimi, demokratik hakları genişletmek için girişilmiş bir hareket olarak gören, GDH bünyesindeki milliyetçiler, bu kusurlu değerlendirmeleri sebebiyle alt sınıfları siyasal sürece dahil etmeyi de başaramadılar. Toplumsal sorunlar ve Devrim'in yoksulluğun ortadan kaldırılması üzerine yaptığı vurgu karşısında kayıtsız kaldılar. Bu nedenle, GDH köklü değişim önünde bir engel olarak algılandı ve devrimin kaderinin belirlendiği caddelere hakim olan alt sınıflardan aldığı destek yavaş yavaş azaldı. Bazergan, başında bulunduğu GDH'nin servet ve güç dağıtımı gibi herhangi hedefi olmadığını ısrarla belirtiyordu.13 GDH'nin planladığı reformlar ancak teknokratizme dayanılarak gerçekleştirilebilirdi. Fakat kitlenin içten yükselen talepleri karşısında şüpheci bir tutum sergileyen teknokratizm, uzmanlar tarafından toplumun programlı ve yavaş bir şekilde yeniden inşası ve Pehlevi dönemine ait olumlu yönlerin korunması hususunda ısrarlıydı. Teknokratizm, gücün tetkikini yasal yollar ve idari kurumların koridorlarındaki belirli eylemlerle sınırlıyordu. Devrim sancıları çeken bir ülkede, bu strateji ancak mağlubiyet getirecek bir plandı.

Bunlarla beraber, GDH'yi daha da güçsüz bırakan gelişme, Humeyni'nin kendi yönetim ağını oluşturmasıydı. GDH'nin aksine, Humeyni 1963 Haziran ayaklanmasında geniş destek aldığı ve iyi iletişim kurduğu alt sınıflar ile bağlarını güçlendirdi.14 Özgürlük ve benzeri yeni sözcükleri ortaya koyan Fransız Devrimcileri gibi, mustazaf kavramını halkın anlayacağı biçimde dile getirdi. Devrim'in, yoksulların çıkarlarına hizmet etmek için yapıldığını ilan ederek, onların savunucusu oldu. 'Yalın ayaklılar' için bedava mesken ve elektrik gibi rağbet gören düzenlemelerin yapılmasını istedi. Ayrım yapmadan Pehlevi Dönemi'ne ait her şeyin yıkılmasını, Devrim düşmanlarının süratle cezalandırılmasını ve devletin yeniden inşası görevinin uzmanlara değil buna en çok istek duyan Şii devrimcilere verilmesini her fırsatta söyledi. Son zamanlarda bir çoğu şehirlere göçmüş, genelde eğitimsiz ve dindar olan alt sınıflar için bu sözler manevi bakımdan oldukça rahatlatıcıydı. Onlar, İslam Devriminin neferleri oldular: Humeyni'ye sadakatleri, O'nun akıllarını fetheden gücünü dahi aştı. Dini bir vazife gibi onun emirlerine itaat etmeye kendilerini adamış olan özel ordu; Hizbullah'ın da belkemiğini oluşturdular.

Halkın böylesi olağan üstü desteği ve caddelerdeki hakimiyeti ile Humeyni, zekice bir yönetim ağı kurarak mücadelesini resmi ve gayri resmi kurumlar üzerine kaydırdı. Milli Radyo ve Televizyon Kurumu'nun yöneticilerini atama ve azletme yetkisine sahip olduğundan kitle iletişim araçlarının idaresini elinde tutuyordu. Büyük şehirlere cuma İmamları, her eyalete, idari kurumlara ve yeni oluşturulan devrimci kurumlara İmam Temsilcileri atadı. Yalnızca ona karşı sorumlu olan 'İmamın Gözleri ve Kulakları', GDH temsilcilerinden daha fazla nüfuz sahibiydiler.

Bu sırada, diğer fundamentalistler yeni kurumların inşası için gayretle çalışıyorlardı. İlk olarak taşrada hakimiyet sağladıktan sonra şehirlere yönelmeyi öngören Mao stratejisine benzer şekilde, fundamentalistler önce kurumlara hakim oldular ve ardından da yönetimi ele geçirdiler. Bu kurumlar şunlardı;

- Kumanda merkezleri camiler olan silahlı mahalle Komiteleri, düzeni sağlayıp devrimi korudular. Ayetullah Mehdevi Kani, üyelerine Genel Savcılık tarafından basılan kimlik kartlarını taşıma zorunluluğu getirmek suretiyle solcuları ve Halkın Mücahitleri'ni Komiteler'den tasfiye etti.

- Fundamentalistlerin hakimiyetindeki Devrim Mahkemeleri yeryüzünde 'fesat' çıkartmakla suçlanan Devrim düşmanlarının gizli mahkemelerinden sorumluydu.

- Bunyad-i Mustazaf'in, Pehlevi Vakfı'nın yüklü servetine ve "Devrim düşmanlarının' el konulan varlıklarına varis olmuştu, fundamentalistler bu şebekeyi taraftarlarını ödüllendirmek amacıyla kullandılar.

- Pasdaran [Devrim Muhafızları], tek yasal milis kuvvetiydi. Düzenli orduyu tesirsiz bırakmak amacıyla Humeyni tarafından kurulan ve genelde alt sınıf mensuplarının oluşturduğu Pasdaran düzeni sağladı ve güç dengesini, kendisini rakiplerini bastırmak için kullanan fundamentalistler lehine bozdu.

- İslami Cumhuriyetçi Parti [İCP] devrimci kurumların ve fundamentalistlerin eylemlerini koordine etti. 1979 Şubat ayında kurulan İCP zamanın en büyük partisiydi ve bazariler, gelenekçi orta sınıf, alt sınıflar ve yönetimi elinde bulunduran fundamentalist ulema tarafından destekleniyordu.

Bu şekilde fundamentalistler süratle GDH'nin nüfuz alanı dışında güçlü, minyatür bir devlet kurdular: İCP, onun meclisi ve kumanda merkezi; Devrim Mahkemeleri, yargı organı; Pasdaran, Ordusu ve Bünyad da yardımcı gelir kaynağı idi. Bu devlet alt sınıfları politize etti, mali mükafat, toplumsal hareketlilik ve düşünce sisteminin halka aşılanması için bir kanal işlevi gördü. Eğer devrimler, siyasi katılım patlamalarıysa, bu minyatür devlet de bu tür patlamanın bir sembolüydü.

GDH, bu minyatür devletin oynadığı rolün farkındaydı. 1979 yılının Temmuz ayında Amerikan Elçiliği'ne 'Ayetullah Humeyni'nin, Komitelerin ve Pasdaran'ın hükümet aleyhine faaliyette bulunduklarını' bildirdi.15 Büyük Elçilik, fundamentalistlerin 'ismen GDH idaresi altındaki hükümet bakanlarına doğrudan emirler verdiğini' Washington'a iletti.16 Bazergan'ın 'binlerce şerifi' olan bir ülke diyerek İran'a atıfta bulunmasının nedeni de budur. O, gücü merkezileştirmek için mantığa ve yasamaya güvendi. Napolyon'dan alıntı yaparak 'tek kötü idareci bulunması, iki tane iyi idareci bulunmasından evladır' dedi. Devrimci kurumları dağıtmaya ve GDH'ye eklemlemeye çalıştı. Bunlar ve diğer yasal tedbirler, Humeyni'nin onayını almadığından dolayı sonuçsuz kaldı.17 GDH için bir başka sorun da Humeyni'nin özenle seçtiği kişilerden oluşan İslam Devrim Konseyi'ydi. Humeyni yanlısı ulema idaresinde ve GDH kararları üzerinde veto yetkisi bulunan Konsey, düzenin sağlanmasında GDH'ye destek oldu ama aynı zamanda milliyetçilerin, fundamentalistleri saf dışı bırakmalarını önlemek amacıyla da eylemlerini denetledi. Alt sınıfların desteğini kazanmayı başaramayan ve hizmetinde askeri bir güç de bulunmayan GDH bünyesindeki milliyetçiler kaybetmeye mahkumdular. Nitekim, yeni anayasanın içeriği de bu sonucu teyit etti.

III. Safha;

Teokrasinin Meşrulaştırılması

Halkın büyük bir çoğunluğunun İslami bir cumhuriyet kurulması taraftan olduğunu gösteren, 1979 yılının Mayıs ayındaki referandumun ardından GDH güçlü bir başkanlık sistemi ön gören ve ulemaya hiçbir ayrıcalıklı statü vermeyen anayasa teklifini yayınladı. Marksistler, hazırlanan taslağı şiddetle protesto ettiler: Halkın Fedaileri bu taslağın 'bağımlı kapitalizmi, imparatorluk Silahlı Kuvvetleri'ni ve Amerikalı askeri danışmanları' savunan bir hükümet tarafından hazırlanmış olduğunda ısrar etti.18 İslamcı, sosyalist bir grup olan Halkın mücahitleri ise Ordunun dağıtılması ve emperyalist anlaşmaların geçersiz kılınması hususlarında maddeler içermemesinden dolayı taslağı mahkum ettiler. Fakat Ayetullah Humeyni, kadınlara hakim ve devlet başkanı olabilme hakkı tanıyan maddelerin iptal edilmesi şartıyla onay verdi ve ardından da taslak üzerinde referandum yapılmasını teklif etti. Anayasa teklifini beğenmiş olan ılımlılar, anayasa maddeleri üzerinde değişiklik yapma yetkisine sahip bir meclis oluşturulmasını önerdiler. Hüccetül İslam Haşimi Rafsancani, böyle bir meclisin ulema tarafından idare edileceğini ve ılımlıları verdikleri kararlardan pişmanlık duyar hale getirecek derecede ulemanın taslak üzerinde düzeltme yapacağını söyleyerek ılımlıları uyardı.19

Seçimler, rakip grupların siyasi sahadaki güçlerini belli edecek olan ilk sınavdı. Milli Cephe, Şeriatmedari'nin desteklediği Müslüman Halkın Cumhuriyetçi Partisi [MHCP] ve birkaç küçük grup, mollaların kontrolündeki kitle iletişim araçlarında propaganda için kendilerine az zaman verildiği Hizbullah tarafından adaylarının hırpalandığı ve hükümetin seçimlere hile karıştırmayı planladığı şeklinde bahaneler öne sürerek seçimi boykot etti. Yapılan bu amatörce hareket yalnızca laik milliyetçilerin yeni anayasanın içeriğine tesir etme şanslarını azalttı. Uzmanlar Meclisi olarak bilinen yerden açıklanan sonuçlar fundamentalistlerin ezici üstünlüğünü gösteriyordu; 73 sandalyenin, 50'den fazlasını kazandılar. Böylesi açık bir hakimiyetle, GDH'ninkinden esas itibariyle farklı bir anayasa teklifi hazırladılar.

Muhtemelen Oniki İmamı sembolize eder biçimde 12 bölüm içeren İslami Anayasa'nın en belirgin özellikleri Velayeti Fakih ve ulemaya verdiği güçtü. Beşinci maddede, Onikinci İmam'ın gizlenmekte olduğu Büyük Gizlenme boyunca Fakih'in yönetim için ilahi yetkiye sahip ve yalnızca Allah'a karşı sorumlu olduğu belirtiliyordu. Düzenli Ordu ve Pasdaran'ın komutanlarını atamak ve azletmek, savaş ve barış ilan etmek, ülkedeki en üst düzey askeri otorite olan Yüksek Milli Savunma Konseyi'nin yedi üyesinden dördünü seçmek ve tüm yasaların İslam'a ve Anayasa'ya uygunluğunu denetleyecek olan Muhafız Konseyi'nin oniki üyesinden altısını atamak gibi 1906-1907 Anayasasında Şah'a verilenleri aşan yetkiler sözkonusuydu. Kısacası Fakih, ülkenin ruhani, ahlaki, siyasi ve dini lideridir.20

Anayasa yargı organı üzerinde ulemayı hakim kılmaktadır. Adli teşkilatın en üst düzeydeki kurumu Yüksek Şeri Konsey, tüm hukuki konularda tasarılar hazırlar ve hakimlerin atanması, azledilmesi, terfi ettirilmesi ve rütbelerinin indirilmesi hususlarında yetki sahibidir. Konsey'in beş üyesi ulema teşkilatındandır, diğer iki üyesi, Anayasa Mahkemesi başkanı ve Genel Savcı ise Fakih tarafından atanır.

Velayeti Fakih maddesine oldukça muhalefet edildi. Milli Cephe 'Devrimin ideallerine ihanet'21, Halkın Mücahitleri 'küfür'22 olduğunu söylerken Halkın Fedaileri 'monarşiyi, Humeyni'nin belirlediği bir hilafet sistemiyle değiştirmeye yönelik kamufle edilmiş bir çaba'23 olarak değerlendirdi. Bazergan, MHCP ve Sünni etnik azınlıklar da muhalefetlerini dile getirdiler. Fakat, en yoğun muhalefet dini yönden kavramın geçerliliğini sorgulayan Seriatmedari'den geldi.24 Ayrıca, monarşinin kaldırılmasında referandumun esas alındığını hatırlatarak, yeni düzenin belirlenmesinde yine halk oyuna başvurulması gerektiğini de savundu. Nitekim, Velayeti Fakih maddesinin anayasadan çıkarılmasını talep etti.25

Ne var ki, aralarındaki ideolojik düşmanlık ve fundamentalistlerin halktan büyük rağbet görmelerinden dolayı Velayeti Fakih muhalifleri birlik sağlayamadılar. Bu nedenlerle aynı öneme sahip ve Velayeti Fakih karşıtlarının daha da bölünmelerine yol açan gelişme, İmam'ın Çizgisi'ndeki Öğrenciler [İÇÖ] tarafından 1979 yılının Kasım ayında Amerikan Elçiliği'nin basılmasıydı.

Elçiliğin işgali, 1979 yılı Ekim'inde Başkan Carter'ın onayı ile Şah'ın tıbbi tedavi için Amerika'ya giriş izni almasına tepki olarak gelişti. Şah'ın bu yolculuğu, Devrimcilerin, 1953 yılındaki askeri darbede yaptığı gibi Birleşik Devletlerin Şah'ı yeniden makamına oturtmayı tasarladığı şeklindeki endişelerini arttırdı. Solcuların üstesinden gelemediklerini Washington onlar adına yaparak İran'da Amerikan aleyhtarı isterik bir hava yarattı. Bazergan, Carter'ın Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski ile Cezayir'de görüştükten bir kaç gün ve Humeyni'nin Şah tarafından Türkiye'ye sürgüne gönderilmesinin ardından tam tamına onbeş yıl geçtikten sonra Amerikan Elçiliği işgal edildi. Rehinelerin derhal ve şartsız salıverilmesi isteği reddedilen Bazergan istifa etti. Ardından yaptığı açıklamada istifasına devrimci kurumların müdahalelerini sebep gösterdi.26 1980 yılının Ocak ayında İranlı bir yetkili ABD Dışişleri bakanı Cyrus Vance'e 'Humeyni İslam Devriminin tüm kurumlarına işlerlik kazandırmadan önce rehinelerini geri alamayacaklarını' bildirdi.27

Amerikan aleyhtarı hava, yeni anayasa için destek sağlamak isteyen fundamentalistlere iyi bir fırsat hazırladı. Anayasaya muhalefet, Birleşik Devletlerle işbirliğine denk tutuldu. Bazılarını ABD hesabına casusluk yapmakla suçlayan İÇÖ, Velayeti Fakih karşıtlarını zor durumda bırakmak amacıyla Elçilikte ele geçirdiği belgelerden seçtiklerini açıkladı. Elçilik işgali, solu ve Halkın Mücahidlerini de tam bir yenilgiye uğrattı. Amerika karşıtlığı, ideolojilerinde önemli bir yer tuttuğundan dolayı İÇÖ'yü desteklemek zorunda kaldılar ve IÇÖ'yü bu şekilde anti-emperyalizmin şampiyonu konumuna yükselterek, kitleleri harekete geçirmekte kullandıkları bir konudan kendilerini yoksun bıraktılar. İÇÖ'nün, şu an liberal olarak adlandırılan ılımlıları yıpratışını genelde süslü anlatımlar kullanarak övdüler. Liberalizmin, emperyalizm için bir örtü olduğunu söyleyen Halkın Fedaileri, fundamentalistleri memnun eden bir girişimde bulunarak, Elçilik'te ele geçirilen belgeleri Şeriatmedari ve MHCP'nin SAVAK'la bağlantılı olduğunu ispat için kullandılar.28

Rehine krizinin ortasında, Aralık ayı başlarında yeni anayasanın onaylanması ile sonuçlanan bir referandum yapıldı. Şeriatmedari, yoğun destek aldığı Azerbeycan'ın Tebriz kentinde bir ayaklanma meydana gelmesine yol açan anayasa karşıtı bir fetva yayınladı. Fundamentalistler, Azerbeycan ile ilgili konularda onun onayı olmadan hiçbir karar alınmayacağına dair Şeriatmedari'ye söz vererek ayaklanmayı kontrol altına aldılar.29 Çok geçmeden, yönetimin verdiği sözü tutmadığından yakman Şeriatmedari daha çok gösteri için Tebriz'de hazırlık yapmaya başladı. Bu sefer, fundamentalistler Tebriz'deki MHCP idare binasını ele geçirerek, önceki ayaklanmayı düzenleyenleri idam ettiler, Şeriatmedari ve MHCF'yi SAVAK ve ABD ile işbirliği yapmakla suçladılar. Partiyi dağıtmaya zorlanan Şeriatmedari, bunun gereksiz olduğunu 'yönetimin, partileri Amerikancı, Siyonist ve gayri İslami şeklinde yaftalayarak zaten hepsini dağıtacağını söyledi.30 O, evinde göz hapsine alınırken, MHCP de kapatıldı.31

Fundamentalistler tarafından, zihinleri karıştırılıp etkisiz hale getirilen ve rehine krizi sebebiyle savunmacı bir konuma zorlanan Velayeti Fakih karşıtları anayasaya karşı birleşemediler. Milli Cephe, solcular ve Halkın Mücahidleri, Şeriatmedari ve MHCP'sine destek veremediler. Özgürlük hareketi ise önceki muhalefetine rağmen sonunda anayasayı destekledi. Böylece, yeni anayasanın verdiği güç ve bölünmüş bir muhalefet ile Ayetullah Humeyni İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşuna bir adım daha yaklaştı.

IV. Safha:

İslamcı Milliyetçilerin Saf Dışı Bırakılması

Muhtamelen, Şeriatmedari'nin Velayeti Fakihe muhalefeti sebebiyle, Humeyni ilk başkanlık seçiminde ulemadan hiç kimsenin adaylığına izin vermedi. Bu, seçimleri kazanan bağımsız aday Ebul Hasan Beni Sadr'ın önünü açmıştı. Başkanlığı, modernist ve fundamentalist Şia arasındaki mücadeleyi devam ettirdi. Bazergan gibi o da, İCP ve minyatür devletinin bunaltıcı gücü ile karşı karşıya kalmıştı. Fakat laik milliyetçilerden, Bazergan kadar destek görmedi. Humeyni'ye yakın ve samimi olması sebebiyle, iktidar olmaktan öte başka unvanlara sahipti: Birçoğu İCP üyesi olan yönetim kademelerindeki imam temsilcileri, onun atadıklarından daha yetkiliydiler ve bir dışişleri bakanı olmasına rağmen, İran dış politikasını İÇÖ belirliyordu.

Bazergan gibi Beni Sadr da alt sınıflarla iletişim kurmayı ve desteklerini kazanmayı başaramadı. Fransa'da eğitim görmüş ve uzun süre yurt dışında kalmış Beni Sadr'ın adını, Paris'te Humeyni'nin danışmanı olana dek kimse duymamıştı. Seçimleri ezici üstünlükle kazanması, halktan gördüğü rağbetten öte Humeyni ile özdeşleşmesine bağlanmalıdır. O, İran'da destek görebileceği güçlü bir tabana sahip değildi. Hararetli kampanyasına rağmen bağlılarından yalnızca birkaçının ilk meclise seçilebilmesinin nedeni de buydu. İCP 234 sandalyeden 130'unu kazanmıştı.32

Mecliste çoğunluğu sağlayan İCP, elinde devlet başkanından daha fazla yetki bulunduran başbakanlık mevkine sahip olmak için harekete geçti. Beni Sadr, gözde adaylarının meclis tarafından rededilmesi üzerine İCP üyesi Muhammet Ali Recai'yi seçti. 'Devrimci kurumlar, Hizbullah ve imam' tarafından böyle davranmaya mecbur edildiğinden yakındı.33 İhtilaf, itimatsızlık ve açık düşmanlık, başkan ve başbakan arasındaki ilişkinin başlıca özellikleriydiler. Kabineye seçilecek bakanların vasıfları hususunda dahi anlaşamıyorlardı; fundamentalist olan Recai, ideolojik bağlılıkları üzerinde dururken, teknokrat Beni Sadr bilgi ve tecrübe arıyordu. Sonunda İCP kabineye hakim oldu ve bu durum Beni Sadr'ı iktidarın tümüyle ele geçirilmesi önündeki son engel haline getirdi. Irak saldırısı bu işi kolaylaştırdı.

1980 yılının Eylül ayındaki Irak saldırısı Devrime yeni bir canlılık getirdi ve Saddam Hüseyin'in tasarladığının aksine, Şia ve milliyetçiliğin birleşimi fundamentalistleri daha da güçlendirdi.34 Bununla birlikte, savaş İran'ın iktidar seçkinleri arasındaki çatlağı da genişletti. Beni Sadr, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ile ilgilenirken, silahlı kuvvetlerin güçlendirilmesini, modern silahların kullanılmasını ve uzman stratejistlere görev verilmesini istedi, İran'ın savaşta başarı gösterememesine, fundamentalistlerin askeri kararlara müdahale etmelerini sebep gösterdi. Devrimi Irak'a ihraç etmeye istekli olan Recai ve fundamentalistler ise, mücahidin coşkusunun, silahlara üstünlüğünü ve Devrim Muhafızlarının güçlendirilerek insan dalgası şeklindeki hücumlarda kullanılmalarını savundular.

Savaş, fundamentalistler açısından bakıldığında, bazı yönlerden maskeleyici bir vazife gördü. İlk olarak, fundamentalistlerin savaş için gönüllü toplamalarına sebep olduğundan, onlar ile alt sınıflar arasındaki mevcut organik bağını kuvvetlendirdi. İki, Devrim Muhafızlarının ana vatanın savunucusu konumlarını pekiştirdi. Üç, düzenli ordunun savaş ile meşgul olması askeri darbe ihtimalini ortadan kaldırdı. Dört, yönetim savaş halini bahane ederek, Milli Cephe ve Halkın Mücahidleri de dahil muhalifler üzerindeki baskısını arttırdı. Beş, yönetimin mevcut ekonomik sıkıntılara savaşın sebebiyet verdiği seklindeki açıklamalarına bir oranda meşruluk kazandırdı. Son olarak, savaş ve ABD'nin uyguladığı ekonomik müeyyideler nedeniyle ihtiyaç maddeleri karneye bağlandı. Camiler ve komiteler tüketicilere bu maddeleri yüksek enflasyonlu serbest piyasadaki fiyatlarından çok daha ucuza almalarına imkan veren karneler dağıttılar. Bu uygulama, ulemayı yaygın dağıtım ağının başına getirdi.

Fundamentalistler konumlarını yeterince emniyetli bulduklarında Beni Sadr'a baskıyı arttırarak onu gerçekte yetkisiz bir hale getirdiler. Rehine krizi bu bakımdan önemlidir. Fundamentalistler, Beni Sadr'ın krizi çözmeye yönelik tüm girişimlerini tesirsiz bıraktılar. Krize diplomatik çözüm arayışları bir sonuç vermeyince, ABD 1980 yılının Nisanında başarısız bir kurtarma girişiminde bulundu. ABD kuvvetlerinin İran hava sahasına şaşırtıcı bir kolaylıkla girmiş olmaları ve İran Hava Kuvvetleri Komutanının içinde görev hakkında önemli belgeler bulunduğu sanılan helikopterlerden birinin havaya uçurulmasını emretmesi, fundamentalistlerin ABD'nin askeri bir darbe tasarladığı yönündeki şüphelerini arttırdı. Çok geçmeden yönetim iki darbe girişiminin daha ortaya çıkarıldığını açıkladı. Milli Cephe'nin bunlardan birine karışmış olması Devrim Muhafızları tarafından gazetelerinin kapatılmasına yol açtı ve bunu, silahlı kuvvetler ve devlet bürokrasisinde büyük tasfiyeler takip etti. Oluşan boşluklar İCP tarafından dolduruldu.35

Süreç içinde rehine krizinin sebep olduğu zararlar faydalarını aşmaya başlayınca İran, Cezayir Anlaşması'nı imzalayarak, rehineleri serbest bıraktı. Bu görüşmelerin tümüyle dışında bırakılan Beni Sadr, Anlaşmanın bazı yönlerini, metne imza koyan fundamentalistler aleyhine kullanmaya başladı, olumsuz yanları üzerinde durdu; ne Amerikalılar geçmişte İran'daki eylemleri için özür dilemişlerdi ne de rehineler fundamentalistlerin talep ettiği şekilde yargılanmışlardı; Şah'ın serveti iade edilmemişti; 444 günlük kriz boyunca İran, ABD'deki yüklü servetine ulaşacak bir yol bulamamıştı; İran diplomatik olarak izole edilmiş ve bu yüzden Irak saldırısına karşı korumasız kalmıştı; ve İran savaş için gerekli olan yedek parçaları elde etmeyi başaramamıştı.

Fundamentalistler böylesi kışkırtıcı eleştirileri dinleyecek durumda değildiler. Anlaşmanın Humeyni tarafından onaylanmış olduğunu vurgulayarak, Beni Sadr'ın eleştirisini Humeyni'ye yönelik bir saldırı olarak değerlendirdiler. Anlaşmayı Büyük Şeytan Amerika'ya karşı kazanılmış bir zafer gibi göstermeye çalıştılar. Meclis sözcüsü Haşimi Rafsancani'ye göre rehine krizi, bir üçüncü dünya ülkesinin dünyanın süper güçlerine meydan okuyabileceğini ispatlamıştı; 'Kararın bize ait olduğunu gösterdik. Dilediğimiz zaman konuştuk; dilediğimiz zaman da sessiz kaldık, istediğimiz her şeye sahibiz'.36

Böylelikle, Humeyni'nin tam desteği ile İCP önemli tüm siyasi sahalarda Beni Sadr'ı etkisiz bıraktı. Beni Sadr, başka bir şey yapamayacağı düşüncesiyle hükümetin insan hakları ihlallerinden ve savaşta başarı gösterememesinden bahsederek durumunu kitleye havale etti. Humeyni'den Meclisi ve Muhafız Konseyi'ni dağıtmasını istedi. Ayrıca İCP ile arasındaki anlaşmazlığın çözümü için referandum yapılmasını da teklif etti.

Savaş, ekonomideki durgunluk, sürekli artan enflasyon ve iktidar seçkinleri arasındaki rekabet bir kez daha İCP karşıtı güçlerin birleşmesi için uygun bir zemin hazırladı. Milli Cephe, 15 Haziran 1981 günü birlik toplantısı için çağrıda bulundu. Fakat Humeyni olaya müdahale etti. "Böl ve yönet" metodunu kullanan Humeyni, ilk önce gayri İslami olduğunu söyleyerek Milli Cephe'ye hücum etti. Ardından, Özgürlük Hareketi ve Beni Sadr'ı gayri İslami bir gruba destek vermelerinden dolayı şiddetle eleştirdi. Bu siyaset işe yaradı, Özgürlük Hareketi ve Beni Sadr, Milli Cephe ile ilişkilerini kestiler. Birlik toplantısı, komedi adı da verilebilir; katılanların çoğunun Hizbullah üyesi olmasından dolaya, laik milliyetçilerin İran siyasi sahasından saf dışı bırakılışlarının sembolü haline geldi.

Beni Sadr fazla cüretkar davranmaya başlayınca, Humeyni Silahlı Kuvvetler Komutanı sıfatıyla onu azletti ve Mecliste Beni Sadr aleyhine açılan davanın oturumları yapılmaya başlandı. O ise, saklanarak hiç bir zaman gelmeyen bir ayaklanma için beklemeyi seçti.

Bazergan Hükümeti'ni etkisiz kılan faktörlerin bir çoğu Beni Sadr'a karşı da işledi. Devrimci kurumlar tarafından bunaltıldı; caddelerde fazla destek görmüyordu; ve İCP'yi yenilgiye uğratması imkansızdı. İCP, Humeyni'nin parti şeklinde vücut bulmasıydı ve Beni Sadr İCP ile uğraşırken aslında Humeyni'nin karşı konulmaz gücüyle mücadele ediyordu. Beni Sadr, yalnızlığı seçen biri olarak ne bir parti kurdu, ne de bir partiye katıldı. Bu anlamda, siyasi bir kurumla özdeşleşmeyi başaramadı. Siyasi kibri sebebiyle ılımlılarla koalisyon oluşturmak için ciddi bir çaba göstermediği gibi kendi seçmen kitlesini de tanımlamayı başaramayarak her hangi grubun yoğun desteğinden kendini mahrum bıraktı. O, hiçbir rahatsızlık duymadan, milliyetçilerle, fundamentalistlerle, ortodoks ulemayla, solcularla ve Halkın Mücahitleri'yle aynı safta oldu. Gerçekleşmesi imkansız olduğu halde herkesi tatmin edebileceğini; orta sınıf, solcular ve etnik azınlık arasında tabanını genişletebileceğini sandı. Kişisel özgürlüğün, köklü ekonomik değişikliklerin ve eyaletler için özerkliğin şampiyonluğunu yaptı. Başkanlık mevkiinde onaltı ay kalması, görev süresinin bu kadar bile uzun sürmüş olmasından daha şaşırtıcı değildir.

Beni Sadr'ın ülkeden kaçmasının hemen ardından, Recai devlet başkanlığını kazandı. Ve böylece, iki yıldan az bir sürede, fundamentalistler devletin tüm hakimiyetini ele geçirmiş oldular.

V. Safha:

Halkın Mücahitleri ve Solun Saf Dışı Bırakılması

Devrimin başlangıcından itibaren fundamentalistler, kışkırtıcı eylemleri, Velayeti Fakih'e muhalefetleri ve Şiilik ile sosyalizmin tuhaf bir karışımı olan köktenci ideolojileri nedeniyle Halkın Mücahidleri'nden rahatsızlık duyuyorlardı. Mücahitlerin başkan Beni Sadr'ı desteklemeleri yalnızca bu düşmanlığı körükledi. 1981 yılının Haziran ayında Beni Sadr taraftarı, gösteride polisin bir kaç üyelerini öldürmesi üzerine İslam Cumhuriyetine savaş ilan ettiler. 1981 yılının Haziran ve Temmuz aylarında meydana gelen iki bombalama olayında, aralarında İran İslam Cumhuriyeti'nin en üst düzey siyaset adamlarının da bulunduğu yüzden fazla kişi öldü. Herhangi bir kitlesel ayaklanma meydana gelmeyince Beni Sadr ve Mücahitler'in liderlerinden Mesut Recevi, Temmuz sonlarına doğru Fransa'ya kaçtılar. Bombalama olaylarından Mücahitleri sorumlu tutan Humeyni, halktan onları teşhis ederek hükümete bilgi vermelerini istedi. Hükümet yönetimin kilit şahsiyetlerine suikast düzenlemeye devam eden mücahidler üzerindeki baskısını arttırdı. Nihayet 1982 yılının Şubat ayında Tahran'daki ana karargahları tesbit edildi ve Devrim Muhafızları, örgüt lideri Musa Hiyebani'yi öldürdüler.37

Halkın Mücahidleri, İslam Cumhuriyeti'nin önemli şahsiyetlerini öldürmekle Humeyni'nin yenilmezliği düşüncesini ortadan kaldıracaklarını ve bunun da bir ayaklanmaya sebep olacağını inanmışlardı. Bu strateji bazı yanlış tahminler üzerine kurulmuştu, ilk olarak Mücahitler, liderlerinin öldürülmesinden sonra İslam Cumhuriyeti'nin uzun süre varlığını koruyamayacağını tahmin etmişlerdi. İki, fundamentalistlerin, teröre daha şiddetlisi ile cevap vermekteki kararlılıklarını göz önüne almamışlardı, İslam Cumhuriyetinin güvenlik güçleri SAVAK'a benzemiyordu; düşmanlarını yok etmekten hiç vicdan azabı duymuyorlardı, ideolojik olarak davranıyorlardı ve güç kullanımının tüm uluslar tarafından kınanması onlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Üç, kendilerini Şii elbisesi giymiş münafık ateistler olarak karalayan fundamentalistlerin propaganda imkanlarını küçümsemişlerdi. Dört, gerçekte öğrenciler ve çalışan nüfusun genç kesimi ile sınırlı tabanlarını olduğundan geniş tahmin etmişlerdi. Ve hatalı bir değerlendirmeyle İslam Cumhuriyeti'nin tüm muhaliflerini potansiyel müttefikleri olarak görmüşlerdi. Aslında çok az kişi, hiç bir idari tecrübesi olmayan ve kimlik kartlarında yalnızca Şah karşıtı maceralarının izi bulunan bu genç köktenci gruba destek vermeye hazırdı. Kısacası doğru olduğunu sandıkları her şeyin tam tersi meydana geldi: İslam Cumhuriyeti'nin gerilla savaşı ile yıpratılamayacağı, muhalefetin güçsüzlüğü ve Cumhuriyetin güvenlik sisteminin etkinliği ortaya çıktı.

Fakat, İslam Cumhuriyeti'ne şiddetle meydan okuyan Komünist ittifak ve Azınlık Fedaiyan bu gelişmelerden gereken dersi almadılar. Çoğunlukla Batı eğitimi almış muhaliflerden oluşan Maocu Komünist ittifak 1982 yılının Ocak ayında İran'ın kuzeyindeki Amol şehrini ele geçirdi. Fakat isyancıları tutuklayan ve bazılarını da öldüren yönetim, şehri tekrar kontrolü altına aldı. İttifak'ın suçlu bulunan liderlerinden bazıları, Amol'e geri götürülüp şehir merkezinde idam edildiler. İki ay sonra, İslami Güvenlik Güçleri Azınlık Fedaiyan'ın gizli karargahını tesbit ettiler ve bazıları ölü olmak üzere liderlerinin bir kısmını ele geçirdiler.38

Şüphesiz tüm solcular şiddet yanlısı değildi; içlerinde Tudeh ve onun kontrolündeki Çoğunluk Fedayan'ın bulunduğu bir kısım ehlileştirilmişti. Tudeh, ılımlıların saf dışı bırakılması ile, ya tecrübesiz fundamentalistlerin kendisini ülkeyi idare etmeye çağırmak zorunda kalacağını ya da ekonomik karışıklıkla yüz yüze geleceklerini sandı. Zaten bu durumda da Tudeh Moskova'nın yardımı ile olacak bir darbe sonucu yönetimi ele geçirebilecekti. Tudeh'in bu stratejisinin farkında olan 'taktik ustaları fundamentalistler', Tudeh'in ortodoks ulema, milliyetçiler ve şiddet yanlısı sola yönelik ideolojik mücadelesini memnuniyetle karşıladılar ve serbest çalışmasına izin verdiler. 1983 yılında Tudeh'in kullanışlılığını yitirmesiyle hükümet yetmişten fazla üst düzey yetkilisini tutuklayarak Tudeh'e baskı yapmaya başladı, İslam Cumhuriyeti'nin artık Tudeh'in savaşın sona erdirilmesi tavsiyesi ve Sovyetler'in Afganistan'ı işgaline verdiği desteğin nedenlerini dinleyecek hali yoktu. 1983 yılının Mayıs ayında Tudeh, Çoğunluk Fedaiyan ile birlikte yasa dışı ilan edildi. Ardından Tudeh ideologları Ayetullah Humeyni'ye bağlılıklarını bildirdiler; geçmiş eylemlerinden pişmanlık duyduklarını ifade ederek, partilerinin Sovyetler Birliği hesabına casusluk yaptığını ve 'Şiiliğin, Marksizm'e tabiatından gelen üstünlüğünü' kabul ettiler.39

Ehlileştirilmiş sol, eskiden Almanya'daki benzerlerinin oynamış olduğu ölümcül oyunu hatırlatan, intihar kabilinden bir strateji izledi. Ancak burada faşizm ile fundamentalizm arasında bir benzerlik kurulmasının amaçlanmadığını söylememiz gerekir. Alman Komünistler en büyük düşmanları olarak gördükleri Sosyal Demokratları yıpratmak amacıyla durup dinlenmeden mücadele verdiler. Bu ise, Komünistler yanında Sosyal Demokratları ve bir çok masum insanı ortadan kaldıran Adolf Hitler'in iktidara gelmesini kolaylaştırdı. İran'da fundamentalistler ılımlıları saf dışı bırakmak amacıyla zekice solu kullandılar ve ardından onları da ortadan kaldırdılar.

1983 yılına gelindiğinde İslam Cumhuriyetinde İCP ve Özgürlük Hareketi dışındaki tüm siyasi partiler yasa dışı ilan edilmiş veya tamamen çökertilmişti.

VI. Safha:

Devlet ve Toplumun İslamizasyonu

İran Devleti Beni Sadr'ın ortadan kaybolmasından bu yana fundamentalistlerin idaresi altındadır. Halkın Mücahidleri ile solcuların saf dışı bırakılması ve İran Birliklerinin 1982 Mayıs'ında Irak'tan Hürremşehri geri alması, fundamentalistlerin bu konumunu daha da pekiştirdi. Humeyni'nin 1982 Aralık'ında orta sınıfı teskin etmek, devrimci kurumların faaliyetlerini düzenlemek ve onların toplum üzerindeki kontrollerini azaltmak amacıyla hazırladığı sekiz maddelik bildiri, İslam Cumhuriyeti'nin kendini yönetme kabiliyetine olan güvenini gözler önüne serdi.

Tüm devrimler gibi, İslam Devrimi de devleti güçlendirdi. Şu an, kendinden öncekine oranla oldukça geniş desteğe sahip olan yönetim siyasi ve ekonomik olarak daha güçlü, yurt içi ve dışındaki olaylarda daha müdahalecidir. Bununla birlikte en dikkat çekici gelişmeler, Devrimin, ahlaki, yasal ve eğitim alanlarındaki başarılarıdır. İslamın kişinin tüm yaşamı boyunca uyması gereken kapsamlı kurallar içerdiğinin düşünülmesi, devletin tüm toplumun İslamizasyonuna birinci derecede önem vermesine neden oldu. Devletin varlık sebebi, İslam ve Devrimin ideallerine gönülden bağlı yeni İranlılar yaratmaktı.

İslami ahlakı düzenlemek ve denetlemek amacıyla, hükümete bağlı Emri Bi'l Maruf ve Neyh'i Anil Münker Dairesi kuruldu. Meyhaneler kapatıldı, alkollü içkilerin üretim ve tüketimi yasaklandı. TV ve radyoda erkekler tarafından ve yalnızca geleneksel müzik ve marş söylenmesine izin verilirken, Batılı filmlerin çok azı sansürden geçebildi. Toplumsal hayatta kadın-erkek ayrımı belirginleşti. Kız ve erkeklerin sınıfların ayrı kısımlarında oturtuldukları Üniversiteler dışında karma eğitim uygulaması kaldırıldı. Geşt-i Sar Allah [Allah'ın intikam Askerleri] adındaki küçük birimlerde örgütlenen genç partizanlar, İslami hicab ve ahlak kurallarına aykırı hareket edenleri cezalandırıyorlardı.

Şeriat yeniden ortaya kondu ve uygulanmasına başlandı.40 1907 yılından beri benimsenmiş tüm gayri İslami kanunlar, 1982 yılında Yüksek Şer'i Konsey tarafından geçersiz ilan edildi. Aynı Konsey tüm hakimlere şer'i kanunlar ve saygın ayetullahların fetvaları doğrultusunda hüküm vermelerini emretti. Yargı organı yeniden düzenlendi ve ulemanın idaresi altına girdi.

Eğitim sistemi yenilendi. 1980 yılı ortalarında Kültür Devrimini başlatan fundamentalistler gayri müslim tüm profesör ve idarecileri üniversiteden tasfiye ettiler. Akademik üstünlük eğitim kurumlarına kabul edilmenin tek şartı olmaktan çıkmıştı; İslam Devrimine bağlılık ve yerel ulema teşkilatının tavsiyesi de gerekiyordu. Yeniden yazılan ders kitapları, ulemayı adaletin ve bağımsızlığın savunucusu, şahları da zalimler olarak tanımlıyordu. Aslında, Seyyid Hamid Ruhani başkanlığındaki bir heyet tarihi yeniden yazmakla görevlendirilmişti.

İslam Cumhuriyeti'nde İhtilafın Kaynakları

Her biri Üçüncü Dünya ülkelerinde ciddi istikrarsızlık yaratabilecek; iç ve dış muhalefete, liderlerinin bir çoğunun öldürülmesine, bitmek bilmeyen savaşa, yaşanılan ekonomik durgunluğa ve Basra Körfezi'nde ABD ile mücadele etmesine rağmen ayakta ve sıhhatli olan İslam Cumhuriyeti 10. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Devrimin 10. yılının geride bırakıldığı bu günlerde, bölünmüş, zihni karıştırılmış, cesareti kırılmış ve az sayıda bağlısı bulunan muhalefet Cumhuriyet'de istikrara yönelik her hangi bir tehdit oluşturmuyor. Ne var ki, iktidar seçkinleri ve ulema teşkilatı arasında bu istikrarı bozması muhtemel ihtilafların bolluğu da bir gerçektir.

Bunların ilki devrimci kurumlar ile devlet arasındaki rekabete yansıyan gücün ikiliğidir. Düzenin ön şartı olan gücün merkezileştirilmesi, bütünleşmelerini zorunlu kıldığı halde, bu iki yapının başlarında bulunan nüfuz sahibi şahsiyetler güçlerinden vazgeçmeye hazır görünmüyorlar. Bu, İran'da düzenli bir karışıklığa sebebiyet vermektedir ki Devrim Muhafızları ile Düzenli Ordu'nun çoğu kez aynı işlevleri görmelerine rağmen bütünleşmemiş olmaları bununla ilişkilidir.

Bu ikilik, etkili bir siyaset belirlenmesini ve uygulanmasını engelleyici biçimde devlet içinde de mevcuttur. Dış ticaretin millileştirilmesi ve tarım alanları dağıtımı ile ilgili Meclis'ten geçmiş olan kanun tekliflerinin Muhafız Konseyi tarafından sürekli reddedilmesi mevcut tıkanıklığa örnek teşkil etmektedir. Yakın zamanlarda Ayetullah Humeyni bu iki rakip arasındaki önemli anlaşmazlıkları çözüme kavuşturması için 'İhtilaf Çözücü Konsey'i kurdu.41 Böyle bir konseyin verimli çalışacağını düşünmek oldukça zordur. Çünkü sorun anayasada hangi yapının nihai yetkiye sahip olduğunun belirtilmemesinden kaynaklanıyor; anayasa yeniden gözden geçirilmelidir.

Bir diğer problem de İslam Cumhuriyeti'nin hizmet etmeye çalıştığı çıkarların çatışmasından kaynaklanmaktadır. Fundamentalistler, rakiplerini saf dışı bırakmak amacıyla esnaf ve tüccarların bir kısmı ve alt sınıflar ile fiilen ittifak oluşturmuşlardı. Şimdi bu müttefikler, devleti değişik ve çoğu kez tahmini imkansız yönlere sevk etmektedirler. 1987 yılında İslami Cumhuriyet Partisi'nin kapanması, alt sınıfları temsil eden parti üyelerinin güç ve servetin daha adil dağıtımını sağlamaları için partiye ve hükümete yaptıktan dayanılmaz baskının bir bakıma kaçınılmaz sonucuydu. Yönetim, hedef kitlesini kesin olarak belirlemediği sürece halktan gördüğü destek devamlı azalacaktır.

Dördüncü sorun, İslam Cumhuriyeti'nde büyük siyasi görüş ayrılıklarının bulunmasıdır. Haklarındaki bilgiler genelde eksik ve izlenime dayalı olsa da, fundamentalist kesim için de hiziplerin varolmadığını söylemek oldukça güçtür. Geçen on yıl içinde, devletin gücünün kapsamı, özel mülkiyete sınırlamalar, devrim ihracı, Irak Savaşı ve Batılı ülkeler ile ilişki gibi konulardaki siyasi görüş ayrılıkları, hizipleşmeye neden olmuştur.42 Liderlerin kavranması güç karizmaları da hizipleşmenin bir başka nedeniydi. Bu karizmatik liderlerin koalisyon oluşturması veya ayrılmasıyla hizipler de ortadan kalkıyordu veya tümüyle yeni şekiller alıyorlardı. Şaşırtıcı bir şekilde çok kısa ömürlü ve Ayetullah Humeyni'nin gücü tarafından tamamiyle kuşatılmış olmaları sebebiyle hizipleri ciddiye almak yanıltıcıdır. Dahası, çakışan çıkarlarının farkında olan fundamentalistler Irak'la savaş da dahil sayısız durumlarda ihtilaflarını bir tarafa bırakarak genç Cumhuriyet'in bekasını sağlamak amacıyla birleşik bir cephe oluşturmuşlardı. İktidar seçkinlerinin birbirlerine bağlılıklarını sağlayan bir diğer zorlayıcı sebep de tüm hiziplerin üstünde ve Hazret-i Muhammed'in yüzyıllar önce benzerini yaptığı gibi aralarında dengeyi sağlayan Ayetullah Humeyni'nin varlığıdır. Bu, bir hizbin diğerini idaresi altına almasını engelledi.

Irak Savaşı'nın sona erdiği ve yeniden yapılanmanın başladığı İran'da iktidar seçkinleri arasındaki rekabet daha yoğun ve kurumsal ikilik daha belirgindir. Ülke düzenli bir karışıklık yaşamaya daha fazla devam edemez: yönetim hedef kitlesini kesin olarak belirlemediği sürece savaş sonrası kalkınma hamlesini başlatamayacaktır: ve İran iç ve dış siyasette izleyeceği yol hakkında kesin bir karar vermek zorundadır. İslam Cumhuriyeti'nin, ideolojilerine bu zamana kadar pek müsamaha etmediği çalışan orta sınıfın yeniden yapılanmaya katılmasının zaruri olması, bu süreçte İslam Cumhuriyeti'nin karşı karşıya kaldığı bir diğer büyük ikilemdir. Bu sınıfı kazanmak için daha fazla toplumsal ve siyasi müsamaha gösterilmesi gereklidir.

Fakat İslam Cumhuriyeti'nin istikrarına yönelik en önemli tehdit, ironik olarak, ulemadan gelmektedir. İslam Cumhuriyeti belki iktidarını sağlamlaştırdı ama beklenildiği gibi, çok başlı olarak kalan ulema teşkilatını homojenleştirmeyi başaramadı. Tehdit, mevcut seçkinler sınıfı yapısının merkezinde bulunan bir kısım fundamentalist ulema ve bu yapının dışında bırakılmış olan ortodoks ulemadan kaynaklanıyor.

Fundamentalistler içindeki ihtilaf, 'fıkıh' ve 'içtihad'ın doğası gibi oldukça farklılaşabilen konular etrafında meydana gelmektedir. Birbirinden farklı muhakeme yollan ortaya çıkmıştı. İçlerinde Ayetullah Humeyni'nin de bulunduğu 'dinamik fıkıh' savunucuları, 'zaman ve mekanın 'içtihadın önemli cüzleri olduğunu vurgulayarak Fakih'e eski kanunları ıslah etme ve yeni kurallar koyma hususunda olağan üstü yetkiler veriyorlardı. Meclis sözcüsü Haşimi Rafsancani, ulemanın 'toplumun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaçlarına uygun' hale getirmek için Fıkıh'ı yeniden incelemek ve düzeltmek zorunda olduğunu iddia ediyordu.43 Kayıp İmam'ın yokluğunda geleneksel olarak tüm dünyevi otoriteleri gayrı meşru ilan eden Şii ulemanın şimdiye kadar devleti hiçbir zaman yönetmemiş olmasından dolayı bu sözler akla yatkındır. Devletin yönetimini ele aldıkları bu gün, seleflerinin hiç karşılaşmadıkları veya haklarında hüküm vermedikleri durumlar ile karşı karşıyalar: Bu bakımdan yeni hükümler konması ve eskilerinin ıslahı zorunluluktur.

Aralarında Ayetullah Gulpayegani ve Muhafız Konseyi Sekreteri Ayetullah Lutfullah Safi'nin de bulunduğu 'geleneksel fıkıh' taraftarları, belirli düzenlemelerin tamamıyla zaman ve mekanı aştığını ve bu anlamda Fakih'in değiştirmesine veya tashihine kapalı olduklarını iddia ediyorlardı. Toplumsal bakımdan muhafazakar olan bu insanlar Ayetullah Humeyni'nin hükümete, belirli mallara fiyat koyma, TV'de kadınların tesettürsüz göründüğü Batılı filmleri oynatma, satranç takımları ve müzik aletleri satışını serbest bırakma yetkisi veren son fetvalarına tamamıyla karşıydılar.44

Daha önemli bir tehdit ise ortodoks ulemadan geliyor; Ayetullah Şeriatmedari öldü, ama din ve siyasetin birleştirilmesini şiddetle reddeden geleneği yaşıyor. Eğer ulema İslam Cumhuriyeti'nin uygulamaları ile hayal kırıklığına uğrarsa dünya olaylarına ilgisiz bu düşünce geleneğinin saflarına katılacaktır. Bunlar, Humeyni sonrası dönemde güç dağılımı üzerinde önemli etki sahibi olabilirler. İslam Devrimi'nin ilk on yılına ilişkin değerlendirmesinde Ayetullah Humeyni 'Amerikancı İslam' olarak tanımladığı bu geleneğin tehlikeleri hakkında sert uyarılarda bulundu; 'dün, bu ahmaklar, bu sahte din adamları din ve siyasetin ayrı şeyler olduğunu ve Şah'a karşı mücadelenin dinen caiz olmadığını iddia etmişlerdi, bugün de sistemin koruyucularının Komünist olduğunu söylüyorlar'.45 Değerlendirmesinin büyük bir kısmını bu geleneğe yönelik ağır eleştirmelere ayırmış olması onun artan gücünün bir göstergesidir.

Son olarak, Ayetullah Humeyni'den boşalan yerin doldurulmasının istikrarsızlık yaratacak önemli bir hal alabileceği de söylenmelidir. Ayetullah Humeyni'nin karizmasına ve popülerliğine sahip bir liderin ortaya çıkacağını düşünmek imkansızdır. Yakın zamanda Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari'nin zorunlu istifası, Ayetullah Humeyni'den boşalacak yerin doldurulması üzerindeki ihtilafın yüzeyde görülenden daha büyük olduğunu ispatladı.

Bırakalım fundamentalistlerin İslam Devrimi'ni korumakta, onu kazanırken oldukları kadar yaratıcı olup olamayacaklarına dair hükmü tarih versin. Şah'ın devrilmesinden, Ayetullah Humeyni'nin yükselişinden, İran'ın ani bir kararla savaşı sona erdirmesinden ve Ayetullah Muntazari'nin beklenmedik istifasından çıkan sonuç, İran İslam Devrimi'nin dinamikleri hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuzdur. Ve maalesef bu azıcık bilgi İslam Devrimi'nden bahsetmek ve onu anlamak için değil, çoğu zaman karalamak ve yıpratmak amacıyla kullanılıyor.

Çev.: Mehmet Uzun

Dipnotlar:

1- Bu faktörleri bir başka yerde ayrıntılı olarak tartıştım. Bkz.: The Making of İran'a İslamic Revolution: From Moharchy ta Islamic Republic (WesLview Press, 1988), s. 32-35.

2- Hannah Arendt, On Revalutian (Penguin Books), s. 59-114.

3- İran Devrimi'nin aşamaları için bkz.: Ahamd Ashraf ve Alı Banuazizi, "The State, Classcs and Modes of Mobilization in the İranian Revolution", State, Culture and Society, 1, 3 (Bahar 1985), s. 3-39.

4- Said Amir Ercüment, "Shi'îte İslam and the Rovolution in İran", Government and Opposition, 6 (Yaz 1987).

5- Mehdi Bazergan, Enqelab-e İran Dar Dau Harekat, [İran Devrimi'nin iki Aşaması] (Dallar-e Nehzat-e Azadi, 1984), s. 37-40.

6- Mohammad Mogtar, "Barresî-ye Shoarha-ye Dauran-e Enqelab", [Devrim Döneminin Sloganlarına Bakış], Kelab-e Jom-e,  13, 20 ve 21 (1979).

7- Esnad-e Lane-ye Jasusi, [Casus ninin Dokümanları] (Bundan sonra Esnad olarak geçecek.), c. 21, No. 2, Nisan 15, 1964, s. 101.

8- Ayrıntılar için bkz.: Lynn Ilunt, Pötitics, culture and Class in the French Rauolution, (University of California Press, 1984), s. 25-29.

9- Nicolo Machiavellî, The Prince and the Discour'ses, (Modern Library, 1950), 9. 15-16.

10- Esnad, c. 16, 4 Kasım 1979, a. 67.

11- Bkz.: Mehdi Bazergan, Shura-ye Enqelab Va Davlat-e Mouagat, [Devrim Konseyi ve Geçici Hükümeti, (Dailar-e Nehzad-e Azadı, 1983).

12- 1976, tarım dışı toplam işgücü 5,807,551 idi, ki bunun da 3,012,300'ü çalışan sınıfa aitti. Bkz.: The National Census of Population and Hausing, tüm ülke, No. 186, 1981, s. xııı,

13- M. Bazergan, Moskkelal Va Massael-e Avalin Sal-e Enqelab, [Devrimin ilk Yıllarının Zorlukları ve Problemleri], (Daflar-e Nehzat-e Azadi, 1982), s. 100-102.

14- Haziran Ayaklanmasında Humeyni'nin takipçilerinin sosyo-ekonomik arka planı için bkz.: Milani (1988), s. 94-96.

15- Esnad, c. 10, 8 Temmuz 1979, s. 78.

16- A. g. e., c. 16, 30 Ağustos 1979,s. 55.

17- Bazergan (1981), s, 41, 167, 280 ve 292.

18- Kar, No. 17, 7 Tir 1358 / 29 Haziran 1979; No. 18, 13 Tir 1358 / 5 Temmuz 1979; ve No. 39, 5 Day 1358 / 27 Aralık 1979. '

19- A. H. Beni Sadr, Khiyanal Be Omid, [Ümidin Hıyaneti], (1982, basıldığı yor belirtilmemiş), s. 61.

20- Constiution of Islamic of İran. terc: Hamid Algar (Mizan Press, 1980), s. 66-69. Gücün fakihler tarafından suistimal edilmesini önleyen kurumsal mekanizmanın yokluğu, anayasayı hazırlayanların fakihin ifsad edilemez olduğuna inandıklarını yansıtmaktadır. Bkz.: Abbasali Zencani, Mabani-ye Fıqhi-ye Qanun-i Esasi-ye Cumhuriye-yi İslami-ye İran [İran İslam Cumhuriyeti'nin Anayasasının Hukuki Temeli],

21- Foreign Broadcast Information Service (FBIS), 25 Ekim 1979.

22- Kar, No. 33, 9 Mehr 1358 / 2 Ekim 1979.

23- Mojahed, No. 7, 30 Mehr 1358 / 22 Ekim 1979, s. 2.

24- Ettelaat, 29 Shahrivar 1358 / 12 Eylül 1978, s. 2.

25- A. g. e., 19 Mehr 1358 / l2 Ekim 1979, s. 2.

26- Mehdi Bazergan, Avalin Sal-e Enqelab, [Devrimin İlk Yılı].

27- Warren Christopher, American Hontages İn İran (Yale University Press, 1985), s. 44.

28- Kar, No, 40, 12 Day 1358 / 3 Ocak 1980; ve No. 41, 19 Day 1358 /10 Ocak 1980.

29- Ettela'at, 17 Azar 1358 / 9 Aralık 1979, s. 2.

30- A. g. e., 20 Azar 1358 / 12 Aralık 1979, s. 12.

31- İslam Cumhuriyeti tarafından yapılan Ayetullah Şeriatmedari'nin eleştirel analizi için bkz.: Seyid Hamid Rauhani, Shariatmadari Dar Dadgah-e Tarikh, (Entosharat-e İslami, 1985).

32- Majles-e, Shura-ye. İdami, (Majles Publishing, 1981), s. 199.

33- Beni Sadr (1983), 117.

34- Irak-İran savaşı için bk/..: R. K. Ramazani, Reuolutionary İran (The Johns Hopkins University Press, 1986).

35- Shaul Bakhash, The Reign of the Ayatollahs (Basic Books, 1984).

36- Ali Ekber Haşimi Rafsancani, Notgha-ye Qabl as Dastur-e Hojatolistam Rafsancani, [Hüccetülisîam Rofsancani'nin Meclis Oturumlarını Açış Konuşmaları], s. 39.

37- FBIS, c. 8, 10 Şubat. Mücahidin'in tartışmaları hakkında bilgi almak için bkz.: Bahman Bahtiyari, "Religion and Revolution in İran and Nicaragua", D. Fernande'in derlediği Central America and the Middle East (Westvicw Press, 1989) içerisinde, s. 120-144.

38- Sepehr Zabih, The Left in Contemporary İran (Croom Helm, 1986).

39- Confessions of the Central Cadres oflhe Tudeh Party, {Tahran, 1983).

40- "The Qisas Bili", Al-Tawhid, 1, 4 (Temmuz 1984), s. 136-165.

41- İran Times, 12 Şubat 1989.

42- Bkz.: Shahrough Akhavi, "Elito Factionalism in the İslamic Republic İran", Middle East Journal, 41, 2 (Bahar 1987), s. 181-202.

43- İran Times, 14 Ekim 1988.

44- İran Times, 1 Ocak 19H9 ve 8 Ocak 1989.

45- Kayhan Havai, 1 Mart 1989, s. 16.

 

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR