1. YAZARLAR

  2. Remzi Barud

  3. Demokrasi Gerçekten Bu Mu?

Demokrasi Gerçekten Bu Mu?

Ocak 2010A+A-

  

Ramzy Baroud, PalestineChronicle.com’un editörü ve yazarıdır. Yazıları gazetelerde, dergilerde ve antolojilerde yayınlandı. Son olarak “İkinci Filistin İntifadası: Bir Halk Mücadelesinin Günlüğü” adlı kitabı yayınlanmıştır.

2004’te Fransa başörtüsünü yasakladı ve okul yöneticileri okulda örtünmeye devam eden “muhalif” Müslüman kızların peşine düştü. Ardından ulusal bir referandumun ardından, İsviçre minarelere yasak getirdi, çünkü minareler bir şekilde baskıyı çağrıştırıyordu. Aşırı-sağcı İsviçre Halk Partisi (SVP)’nin sayesinde, Alplerin semaları hoşgörüsüzlüğü yayacak ve İsveç mimarisinin görkemini lekeleyecek bu tehditten kurtulmuş oldu!

Bu iki sıradışı olay arasında, Batılı ülkelerdeki Müslümanların hedef alınması ve tüm dünyadaki Müslümanların zapturapt altına alınma çalışmaları hiç kesilmemiştir. Ne bir gün ne de bir saat... Dahası, Batı’daki küçük ya da büyük Müslüman grupların topyekûn hedef gösterilmesi ve Müslüman bireylerin taciz edilmesi, Kur’an’dan Hz. Peygamber’e kadar İslami sembollerin aşağılanması da aralıksız devam etmektedir.

İlginçtir, tüm bu olaylar “demokratik” kanallar üzerinden gerçekleştiriliyor ve laiklik ilkesinin ve Batılı değerlerin yüceltilmesi temelinde demokrasi adına savunuluyor.

Burada akla birçok düşünce takılıyor, açıkçası bunların tamamı öfke yüklü.

“Demokrasi” sözcüğünün Araplar ve tüm dünyadaki Müslümanlar arasında daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandığı dönemleri hatırlıyorum. Demokrasi imkânından mahrum edildikçe, onu daha çok arzu etmekteydiler. Kahire, Gazze ve Karaçi’deki üniversite kampuslarında ciddi biçimlerde öğrenci birliği seçimleri yapılıyordu. Öğrencilerin seçme-seçilme, ifade özgürlüğü ve temsil edilme haklarıyla ilgili taleplerini ısrarla dile getirdiği dönemlerde çıkan çatışmalarda birçok masum kanı dökülmekteydi.

O günler, demokrasi kelimesinin Ortadoğu ve çevresinde moda olduğu günlerdi. Hatta Filistin’deki siyasi tutuklular bile, cezaevlerinde çevrelerinde müstahkem kuleler, Negev Çölü’nün amansız sıcağı ve silahlı adamların alaycı bakışları altında, gayet samimi duygularla, seçimler yapmaktaydılar. Arap ve Müslümanlar arasında bir demokrasi merakı vardı. Çoğunluk demokrasinin Batılı bir kavram olduğu konusunda hemfikirdi ama buna rağmen, onu Batı işgali ve emperyalizminin Müslümanlarının özünü bozmak için türetip sürdürdüğü savaşların ürettiği pek çok hastalıktan farklı olarak değerlendiriyordu.

Aslında İslami düşünce ekollerinin neredeyse tamamı demokrasi ve İslam’ın birbirine çok uyumlu olduğu görüşünde birleşiyorlardı. Bu eğilimin kökleri 19. yy’ın ilk yarısında Avrupa modernleşmesinin İslam ile uyumlu olduğunu savunan el-Ezher âlimlerinden Rifa el-Tahtavi’ye (1801-1873) kadar uzanır. Alman antropolog-yazar Frank Fanselow şöyle yazıyordu: “el-Tahtavi’nin çalışmaları İslami modernizmin kurucusu olarak anılan Muhammed Abduh’u (1849-1905) da etkiledi. Abduh’a atfedilen ‘Batı’da İslamsız Müslümanları buldum, Mısır’da ise Müslümansız İslam’ı.’ sözü moderniteyi nasıl olumladığını gösteriyor.”

Önyargılar bir kenara bırakılıp üzerinde düşünülecek olursa, bu tutumun içerdiği entelektüel derinliği fark etmemek mümkün olamaz. Müslümanlarca sergilenen bu tutumda kendilerine büyük zararlar ve korkular yaşatan güçlerin dahi sahip oldukları birtakım olumlulukları benimseyebilen, en zor şartlarda dahi ortaya konulan bir açık görüşlülük söz konusudur.

Çok yakın zamanlarda dahi Mısır’da insanlar dayak, aşağılanma ve tutuklanma tehditlerinin gölgesinde oy kullanabilmek için çok gayret sarf ettiler. Filistin halkı 2006 seçimlerinde bu bedeli çok daha ağır bir şekilde ödedi ve açlıktan ölmekle karşı karşıya kaldı. Sonuçta seçim tercihi dolayısıyla Gazze, hâlâ gaddar bir işgale direnmeye devam ediyor.

Batı’da yaşayan Müslüman toplumlar uzun zamandır şanslı kabul edilir; ne de olsa onlar demokrasinin beşiğinde ikamet etmektedirler. Hiç kurumayan haklar ve özgürlükler çeşmesinden içmektedirler. Ancak bu idealize edilmiş varsayımlar Batı demokrasisinin koşullara bağlı olduğu gerçeğini atlamaktadır. Ve kayıtsız-şartsız demokrasi ancak gülünç bir ortaoyunu olabilir.

Batı’nın demokrasiye bağlılığının zaman zaman aksaması üzerine çok şey söylenmiştir. Hayır, Batı’nın İslam korkusunun sebebinin 11 Eylül 2001 trajedisi olduğu söylenemez. O günden bugüne gerçekleşenlere rağmen -sağcıların sürekli kinlerini kusması, evanjelist fanatiklerin vaazları ve tüm diğerleri- Amerika yine de Avrupa’dan daha toleranslı görünüyor. Neticede, Avrupa’da yükselen Anti-Müslüman duygular da Amerika’yla dayanışma kaygısıyla ortaya çıkmadı mı?

Dürüst olmak gerekirse, ne Fransızlar Amerikalılara bayılıyor ne de Almanlar ille de İsviçre hayranı. Ama bu Alman Hıristiyan Demokrat İçişleri Bakanı Volker Bouffier’i, kendi ülkesindeki Müslümanlara “öğüt” vermekten alıkoymuyor: “Doğal olarak Almanya’daki Müslümanların cami inşa edebilme hakkı vardır. Ama bununla Alman nüfusuna bir baskı hissettirmemeye dikkat etmelidirler.”

İnsanları minare inşa ederek baskı altına almak da ne demek? Yoksa bu daha yeni müşerref olduğumuz post-post-post-modernistik bir mantık mıdır?

Tüm İsviçre’de sadece 4 tane minare bulunmaktadır; yani 100.000 Müslümana bir tane! Bu ne kadar baskı unsuru olabilir ki? İnanç, bireysel ve toplumsal ifade özgürlüğü gibi temel haklar demokratik değerlerle garanti altında değil midir?

Aslında, bu durum İsviçre’nin kuzey şehri Langenthal’deki 5 m. yüksekliğindeki minareyle çok az ilgili. Konu tamamen minare yapılmasını öneren kişinin Muttalip Karaademi adında Müslüman bir mobilyacı olmasıyla ilgili. Muttalip tabii ki cemaatinin mescidine bir minare yapılması yönündeki mütevazı önerisinin, ülke çapında bir referanduma ve uluslararası bir “tartışmaya” sebep olacağını bilemezdi. İsviçrelileri “İslamlaştırma”ya çalışmıyordu. Sadece cemaatinin ibadet için bir mekâna (namaz kılmak için kullandıkları terk edilmiş bir boya fabrikasının karşısında) sahip olmayı ve kimliklerinin simgesini çekinmeden ifade edebilmeyi istemişti. Ne kadar ironiktir ki, Langenthal’deki Müslümanlar genellikle Arnavut kökenli, Kosova’dan gelen mültecilerdir.

Yine bu nasıl bir paradokstur ki; Batı’ya kaçan Müslümanlar burada sadece çifte standartlarla, bazen, yok sayılmakla kimi zaman da tam bir ikiyüzlülükle karşılaşmaktalar.

Gerçi şimdilerde, yeni bir konsensüs şekillenmeye başladı: Demokrasi gerektiğinde Müslümanlar için değil Müslümanlara karşı devreye sokulabilmekte. Onların Avrupa’daki kimliklerini ve Filistin’deki özgürlüklerini reddetmek, Irak ve Afganistan’daki işgali sağlamlaştırmak ve diğer bölgelerdeki iç işlerine müdahale etmek için manipüle edilebilir.

Demokrasi demek ki buymuş!

Çeviren: İ. Emre Çetin / Ahram Weekly, 10-16 Aralık 2009

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR