1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Çakır

  3. Anketten Öte Seçimlerin Bir Değeri Yok

Anketten Öte Seçimlerin Bir Değeri Yok

Nisan 1999A+A-

Seçimlerin 28 Şubat darbe sürecini aşmak için bir fırsat olduğunu sanmak, ancak ülkemizdeki demokrasinin mahiyetini bilmemekten ve "millet iradesinin" oluşturduğu Meclisin etkisizliğini ve yetkisizliğini gör(e)memekten ileri gelebilir.

Bu ülkede Meclis hiçbir dönem bağımsız, kendisini seçenlerin talepleri doğrultusunda hareket etme ehliyetinde ve keyfiyetinde olamamıştır. 28 Şubat darbesinin etkilerinin bütün yoğunluğuyla sürdüğü şu günlerde de durumun farklı olması düşünülemez.

Ülke yönetimi ile ilgili neredeyse bütün kararların MGK'da alındığı ve Meclis üzerinde sürekli bir kışla baskısının uygulandığı; Meclis'inse göstermelik demokrasinin "oynandığı" bir sahne olmanın ötesinde değerinin ve anlamının bulunmadığı bir ülkede seçimlerin, seçmen kesiminde ciddi bir beklenti ve heyecan uyandıramaması da bu gerçekle ilgilidir.

18 Nisan'a az bir zamanın kaldığı şu günlerde ne halkta ne de onun rey'ine talip partilerde, "seçime yaraşır" bir şevk ve heyecan gözükmüyorsa, burada halkın ilgisiz ve duyarsız oluşundan daha başka sebepler üzerinde durulmalıdır. 18 Nisan'da, milletvekili seçimlerinin yanısıra halkın görece olarak daha müdahil ve muktedir olduğu, muhtarlık ve belediye başkanlığı gibi yerel seçimler de olmasa, şevk ve heyecanın kırıntısından bile bahsedilemeyecek. Mevcut şartlar altında siyasetin anlamsızlaştığı ve meşruiyetini gün gün yitirdiği bu süreç, aynı zamanda rejimin iddialarıyla uygulamaları arasındaki derin uçuruma da işaret etmektedir. Sistemin en başta demokratiklik iddiasının tümden asılsız ve mesnetsiz olduğu, adeta her yeni gelişmeyle teyit edilmektedir. En son, Org. Kıvrıkoğlu'nun bir gazeteciye verdiği demeç, seçim sath-ı mailinde gücün kimde olduğunu bir an için unutan ya da rejimin demokratikliği iddialarını -seçim sarhoşluğundan olsa gerek- gerçekmiş gibi sanan şaşkın ve gafillere hatırlatmış olmalı.

Bu topraklarda yaşayan insanların, iddia edildiği gibi gücün halkta olduğunu sanmaları ve ülkenin gerçek sahiplerinin kimler olduğunu ve onların nelere kadir olduklarını unutmaları sebebiyledir ki; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat "hatırlatmaları" yapılmıştır. Bu hatırlatmalar, halkın demokrasi oyununu gerçek sanıp seyirci olmak yerine, oyunda taraf olmak istemelerinden ileri gelmektedir. Oysa bizim ülkemizde halkın yönetime katılması, 23 Nisan'da çocukların yönetici koltuklarına oturtulmaları gibi düşünülmüş ve oyun (demokrasi) öyle kurgulanmıştır. Düşünün ki "koltuğa oturan çocuk" sonraki günlerde de aynı heves içinde gözüküyor. Ona ne yapılır? Herhalde önce, güzellikle durumun gerçeği anlatılır, çocuk laftan anlamıyorsa kulağından çekilip hevesine müdahale edilmez mi? Edilir diyorsak; demokrasi oyununu gerçek sananlara, durumun anlatılmasının iki yolunun olduğunu da kabul etmiş oluruz ki, bu vakte kadar yapılıp edilenler de bundan başkası değildir. Görünen odur ki, 18 Nisan seçimleri de bu vakte kadar yapılan seçimlerden farklı bir sonuç doğurmayacaktır. Binanaleyh seçimi gereğinden fazla önemsiyor olmak ya da ona, halkın tercihlerinin iktidara yansıyacağı bir "milad" gibi bakmak mümkün olamaz.

Aynı şekilde seçimlerden 28 Şubat sürecinin sona ermesi için sihirli değnek etkisi beklemekte ham hayal olacaktır. Zira ne daha önceki darbeler ne de 28 Şubat, halkın oylarını ve tercihlerini dikkate alma gereği hissetmiştir. Bununla birlikte halkın büyük oranda güce boyun eğme, teslim olma ve giderek gücü kutsama eğilimi içinde bulunduğunu bilenler için, "halk desteği" sıkıntısı da pek olmamıştır. Bundan sonra da, en azından yakın gelecekte de egemenlerin halk desteği açısından sıkıntı içinde olacaklarına dair açık bir işaret gözükmemektedir.

Egemenlerin bunalım ve sıkıntı içine girdiklerinde sorunu aşmaya dönük çabaları Cumhuriyet tarihi boyunca hep aynı tarzda cereyan etmiştir. Darbelerin artık bir Cumhuriyet klasiği halini almaları ve ulu orta savunulmaları bu çerçeveden bakıldığında daha anlamlı gözükmektedir.

Rejimin, MGK'ya tanıdığı geniş yetkiler ve onun siyaset üzerindeki açık tahakkümü ortadan kalkmadığı, kaldırılmadığı sürece Meclisin, seçimin, seçmenin ve demokrasinin yani "millet" iradesinin hiçbir kıymeti harbiyesi olamaz, olmayacaktır. Zira bizzat 28 Şubat sürecinde ortaya çıktığı üzere MGK kararları, hükümete, iddia edildiği gibi tavsiye şeklinde değil, "emir" şeklinde sunulmuştur. Öyle ki bu kararların hükümetlerce uygulanıp uygulanmadığının hesabını sormak üzere MGK Genel Sekreterliği görevlendirilmiştir. Meclisin ve orada bulunanların tümden fonksiyonsuz olduklarını söylemek mümkün değildir. Onlardan da "Yüce MGK"nın emirlerine uygun davranmaları ve bu yönde kanunlar çıkartmaları istenir. BÇG gibi hiçbir yasal dayanağı olmayan kuruluşlar ihdas edilirken de kimseye sorulmamış, tersine bu yasal olmayan kuruluşun meşruiyetini sorgulamak suç olarak takdim edilmiştir. Böyle bir ülkede hâlâ seçimlerin bir-şeyleri değiştireceğini sanmak kişinin saflık derecesini göstermesi dışında bir anlam taşımaz. Hele seçim kararına bile müdahalenin asker tarafından yapıldığı ve herkesin ayağını buna göre denk aldığı bir ortamda, bu tümden böyledir. Şüphesiz seçim sonuçlarının hiçbir işe yaramadığını söylemek de islemiyoruz. Seçimin en başta bazı hususları öğrenmek, ölçmek bakımından bir tür anket olduğu, böyle bir faydasının bulunduğu muhakkaktır. Ama galiba seçimlerden elde edilmek istenen sonuçlar bundan daha ileri şeyler olmalıdır. Ama nasıl olsun ki, sizin seçtiğiniz, tercih ettiğiniz, vekillerinizin partinizin ömrü, kaderi, kamu görevlisi birkaç asker ya da sivil bürokratın keyfi kararlarına teslim edilmişse, yani söz "milletin" değil bürokratların ise, seçimler de ancak olsa olsa anket yararına sahip olabilir. Tabi burada gözden kaçmaması gereken mühim bir husus vardır o da, seçilen kimselerin de kayda değer, dişe dokunur tarzda durumdan rahatsızlık duymamalarında olayları ve gelişmeleri büyük bir tevekkülle karşılamalarında görülür.

Her ne kadar Fazilet Partisi lideri Recai Kutan "böyle bir ortamda seçim neye yarar, sandık neye yarar? DGM savcısının iradesi, millet iradesinin önüne geçiyor? Bu nasıl demokrasidir? Bu rejimin adı nedir?" gibi sorular soruyorsa da bu RP'den sonra FP içinde gündeme gelen, kapatma istemi sonucu oluşan "can havli" psikolojisi ile irtibatlıdır. Yani sistemin işleyişini ve meşruiyetini ancak ucu iyice kendilerine dokununca sorgulayanlar, her seferinde "Atı alanın Üsküdar'ı geçmesini" makus talih olarak kabullenenlerdir.

Demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu gibi sunulan kuvvetler ayrımının; yani yargı, yürütme ve yasamanın bağımsızlığı iddiasının, genelkurmay brifinglerine koşan yargı mensuplarının tavırlarıyla ya da egemen iradenin rahatsızlık duyduğu kurum, kuruluş ve partileri sudan sebeplerle yargılama, ve cezalandırma girişimleriyle büyük yaralar aldığı ortadadır. Egemenlerin birçok iddiası gibi yargı bağımsızlığı da tam bir aldatmacadır. Susurluk davasından geriye tek bir sanığın bile kalmadığı (davayla ilgili şimdilik tutuklu bulunan Yaşar Öz'ün de yakında çıkacağı kesindir) mafya ve çete mensuplarının her yerde cirit attığı, üst düzey emniyet yetkililerinin bile şaibeden uzak olmadığı, en son Korkmaz Yiğit'in de "sessizce" salıverildiği bir ülkede "yargı bağımsızlığı" çete ve mafya düzenini korumaya ve kollamaya endekslenmiş olmalıdır. Bu zulüm düzenine en ufak bir eleştiri getirenlerin gönderilecekleri adres bellidir. Ülkedeki yönetimin iplerini ellerinde tutanlar bu düzenin devamından yarar umanlardır. Onlarsa bir avuç çıkar ve menfaat çevresi ya da çetesi diye nitelenseler bile, bir hayli etkili ve yetkili kişiler olup, "Her bağırtıyı kendi aleyhlerine sanan" kulağı kirişte, eli tetikle örgütlü ve geniş imkanlı kimselerdir. Hal böyle olunca da ülke yönetiminden de kendilerini sorumlu hissetmekte ve sorumluluk mucibince davranmaktadırlar. Ülkenin bu gerçek sahiplerini, efendilerini görmezden gelen, halkı asıl bu çetelere karşı uyarmak ve uyandırmak vazifesini ihmal eden her hareket ve siyasetin (örneklerde görüldüğü üzere) akibeti başarısızlıktır. Bu bakımdan seçimlerin, bahsi geçen tabloyu gizlemek ve halkın güç sahibi olduğunu vehmettirmek gibi yanıltıcı, aldatıcı sonuçları da taşıyabileceği ve istenmeyerek de olsa oyunun bir parçası olunacağı unutulmamalıdır. Elbette oyunun teşhirini sağlamak da mümkündür. Yeter ki oyuna kendimizi kaptırmamış olalım. Bugünkü parti yapılanmaları arasında oyunun kurallarının, seçmenin tercihlerini yansıtır tarzda oluşmadığına inanan yani, yanlışı gören ve buna karşı mücadele veren parti de pek yoktur. Tersine oyunun mükemmel olduğunu söylemede ve "en iyi ben oynarım" demede yarıştığı gözlenmektedir. Bu kabul üzere, kimilerinin "çevre" diye nitelendirdiği geniş halk yığınlarının, "sessiz çoğunluğun" duygularının, duyarlılıklarının yönetime, merkeze yansıması ise mümkün değildir.

Çevrenin her çıkışının, merkez tarafından "istikrar" adı verilen 75 yıllık sulta düzeninin alışılagelmiş işleyişini sarsmamasına büyük bir gayret ve itina gösterildiği malumdur. Siyasi partilerin değişik halk kesimlerinin çıkar ve duyarlılıklarını temsil ettiği iddia edilse de esasında iş böyle olmayıp, egemen çevrelerin çıkarları ve duyarlılıkları esastır. Bu esas olgu ile kitap sayfalarında yer alan kimi "gerçek dışı", uygulama dışı, teoriler, kabuller arasında şimdilerde düşük yoğunluklu da olsa cereyan eden çatışma, kimilerince çevre, merkez çatışması diye de sunulmaktadır. Çevrenin yönetim üzerindeki etkilerinin "disiplin altına" alınamaması (engellenememesi) iktidar mensuplarınca bir tür "kızı kendi başına bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar" atasözü çerçevesinde başıbozukluk ve kargaşa hatırlatmaları yapıyor olmalıdır.

Türkiye'de seçimlere gireceği söylenen 20 küsur partinin, merkezin çıkarlarını savunmaya aday "tek parti"nin değişik versiyonlarından ibaret olması beklenmekte ve istenmektedir. Merkezdeki egemenlerin çokluk ve çoğunluktan anladığı; aynı şeyi çok sesle tekrarlamaktır. Halk kültürümüzdeki "götürürler merkeze" yollu değerlendirmeler de geniş yığınlarca merkezin pek matah birşey olarak algılanmadığının teyidi gibi durmaktadır.

Türkiye'deki siyaset oyununun en temel olgusu, merkeze yakın durma arzusudur. Merkez partisi olmayanların yani çevrenin, halkın tercihlerini "ciddiye" alanların, başlarının üstündeyse Demokles'in kılıcı her dem sallandırılır. Muhalefette neyse de özellikle iktidarda hâla "akıllanmayanların" sonu hiç de iyi olmaz. Ülkemizde partiler için demokrasinin en yaygın ve yoğun olduğu durumlar ve dönemler muhalefet zamanlarıdır. Muhalefetteyken bir tür "bekara hanım boşama" kolaylığında esip gürlemeler mümkün iken, iktidara gelindiğinde "taç giyen başın uslanması" beklenir. Uslanma emareleri göstermeyenlere ise oligarşik demokrasimiz münasip suçlar ve cezalar bulur. Bu konuda engin deneyim ve tecrübesi, zengin hazinesi kendisine her an yardıma hazırdır.

Başından bir kapatma davası geçen 28 Şubat mağdurlarından FP'ninse, sürekli değiştiğini, imaj yenilediğini beyan etmesi, yarayı sarma, arzusundan ziyade; merkeze, egemen iradeye yamanma ve yaranma çabalarının neticesidir. Bu haliyle Fazilet'in acıları dindireceği beklentisi gerçekçi bir temele oturmamaktadır. İşin doğrusu FP'nin de eski hesapları karıştırmak, kaybedileni aramak gibi bir derdi gözükmemektedir. FP'nin başörtülü aday gösterme kabilinden bir-iki davranışına bakıp değerlendirme yapmak yerine, parti merkezinin görüntüsüne ve partinin taleplerine bakmak daha isabetli olur. FP'de egemen iradeyi iyi teşhis ve teşhir etmeme maluliyeti, yeni dönemde de aynıyla gözükecek gibidir. Bununla birlikte başta müslümanlar olmak üzere bu ülkenin ezilen ve mağdur edilen insanlarının en temel sorunlarından olan insan hakları ve özgürlükler gibi konuları gündem yapmasının bir olumluluk olduğu da bir gerçektir.

FP'nin kendi hayatiyeti için de bu konuları gündemleştirmek zarureti vardır. Daha da doğrusu Faziletin bu mühim konulara ilgisi çok büyük oranda işin ucunun kendilerine de dokunmasından ileri gelmektedir. Geçmişi hatırlayanlar bilirler ki; gerek parti kapatma konusunda, gerek düşünce yasağı konusunda, gerekse insan hakları konusunda bu çevre mensupları "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" tavrını takınmışlardır. Bugünkü zulüm ve haksızlıkların kartopu gibi büyümesinde ve çığ olup, daha önce ilgisiz duranların da üzerine gelmesinde, söz konusu bu aymazlığın ve vurdumduymazlığın rolü büyük olmuştur.

Özetle, 18 Nisan seçimleri; halk için gerçek umut ve kurtuluş kapısı olmasa da, 28 Şubatçıların kararlarının etkilerinin ve test edilmesi, sınanması için "sessiz çoğunluğun" sesini "hissettirmek" bakımından bir anket değerine ve önemine sahip görülebilir Seçimleri anket düzeyinden etkili bir tercih beyanı düzeyine yükseltebilmekse, ancak halkın Hakk'ı tanımasıyla olur. Bunun içinse müslümanların oyalanma ve avunmaya değil, gerçek çözümlere ihtiyacı vardır. Velev ki düşman kavi, talih zebun olsun.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR