Oku, Rabbin Kalemle Yazmayı Öğretendir!.

17.04.2008 01:39

Fatma Gülbahar Mağat

Bismillâhirrahmânirrahîm

O Allah ki O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddus'tür; Selam'dır; Mümin'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. O Allah ki, yaratandır, (en güzel biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 22-24)

İçimin sıkıntısını gidermek, kim olduğumu, niçin varolduğumu bir daha hatırlamak, hatırladıkça Yaradana şükrümü sunabilmenin hazzını tadabilmek adına, sözlerime Allah’ın en güzel isimleriyle başlamak istedim. Yere daha bir sağlam basmanın, bir elimde Allah’ın ipi, diğer elimde dünya var iken, asıl tutunacak dalın hangisi olduğunu, bir daha beynimin en ücra köşelerine yerleştirip, hakikati kendime haykırmanın zorunluluğuyla silkinerek uyanmayı diledim.

Yaklaşık 7-8 gündür kelimeleri bir araya getirip meramımı anlatmaya, aşağıda yazmaya çalışacağım satırları biraraya getirmeye çalışıyorum, lakin kıskaca alınan beynim bir türlü toparlayamıyor kendisini.

“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mümini, onların arasında gizlenecek, aynen bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi”(Hadis)

“Fitneler olacak. O gün kişiler namazından dolayı ayıplanacak. Aynen zina eden bir kadının bugün ayıplandığı gibi” (hadis)

Bilmem anlatabildim mi?

**

İlk ‘oku’ emrine muhattap olmuştu peygamber. O, ‘okuma bilmem’ diye arz etmişti durumunu. Yinelenmişti emir. ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku’. ‘Ne okuyayım?’ demişti peygamber, ‘ben okuma bilmem ki?’

‘Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti. (Alak/3-5)

Allah; alemi, yarattıklarını, büyüklüğünü, dünya nizamının mükemmelliğini, aklın değerliliğini, olmazsa olmazlığını, insanın küçüklüğünü, varolan canlı cansız her şeyi okumasını istiyordu, diyor alimler.

Bunu yapabilmek için tefekkür etmek, bilmek, bilmek içinse çaba sarfetmek gerekir. Bizlerde okuyalım diye düştük yollara. Aşındırdık mektep kapılarını. Okuyalım, anlayalım, bakalım neler oluyormuş dünyada ve ülkemizde. Okudukça şaşırdık, şaşırdıkça sorgular olduk okuduklarımızı. Düşünmeyi, tahlil etmeyi, neden, nasıl, niçin sorularını sormayı, ‘hadi canım sende’ diyebilme cesaretini bulduk kendimizde.

Ve okudukça nerede durduğumuzu, neler yapabileceğimizi öğrendik. Ama sadece yazılanları değil, yazılmayan, kelimeler arasına sıkıştırılanları, mimiklere, bakışların gizemine gizlenenleri de öğrendik birileri istemesede. Ellerin, yüzlerin, gözlerin ve duruşların ne anlama geldiğini, bize neler anlatmak istediğini kavradık. Kavradıkça piştik, piştikçe mevzilendik.

Baktık iş kötü, okuduklarımız yüreklerimizi ağrıtıyor, başımızı yazılanlara gömüp, böyle teselli bulmaya çalıştık. Sağcısını, solcusunu, Arabını, Fransızını, Rusunu, Almanını okuduk. Kimi zaman puslanan beynimiz, kimi zaman ‘aha’ diyerek aydınlandı. Kıyası, değişimi, adaleti, hakkı, demokratı, teokratı, halkçıyı ve yanlıyı anladık.

Aç kurtlar gibi daldık kitapların içine. Okudukça okuduk. Ama gün geldi, okumamızı kıskananlar ket vurdular azmimize. İlgimizi, hevesimizi kırmak istediler. Gündemi değiştirdiler, ülkeyi kaosa sürüklediler. Neler oluyor, kim ne diyor, kimler nereye gidiyor derken, günlük medya ve TV ekranları arasında sıkışıp kaldık. Her gün sekiz on gazete, üç beş site, dört beş TV kanalı hatmetmekten, kendimize özel sayfalar çeviremez olduk.

Sitem dolu iç dünyamızda, galip gelen aklımız oldu elbette. Düşündük ki, bir günde belki 50- 60 sayfa okuyacaktık ama, bu şekilde de hıfzetmeye çalıştığımız makaleler, köşeyazıları ve haberler de, okumak istediğimiz kitap sayfalarınca oluyor. Ve böylece geçtik bu kez meydanları okumalara.

Zorla dizginlemeye çalıştığımız aklımızı iyice çıldırtmadan, hayretler ve dudak ısırıklarıyla korumaya çalışarak okumaya çalıştık Türkiye gündemini... Kendini ülkenin bekçisi sayan CHP ve Baykal’ı, cüppelerini çıkartıp siyasete soyunan hukukçu(!)ları, bilim yuvalarının hamilerini, Türkiye’nin biricik sahiplerini!..

Okuduk ama, bizler hep kara sayfalar, kan, nefret, öfke, hınç, intikam kokan sözler işittik ve okuduk... Esefle yad edeceğimiz günleri soluyoruz içlerimiz burkularak. Hukukun güvenilirliğini yitirdiği, anayasa mahkemelerinin kuklalaştırıldığı/kuklalaştırılmaya çalışıldığı, insanların giyimleri, meslekleri ve yaşam tarzlarından dolayı aşağılandığı, rencide edildiği eleştirileri duydu kulaklarımız...

Kendini bilmez, ne adına konuştuğu anlaşılmaz, kim ve ne olduğu şüphe götürür insanlarca yargılanır oldu fikirlerimiz, sevgilerimiz, kişisel ve yasal haklarımız. Çiftçinin, çobanın, işçinin bir ‘oy’una karşılık, kendilerini daha fazla adam saydıranlar çıktı. Yaptıkları anketlerde elit tabakanın, avam tabakasına karşı oylarının daha katmerli sayılması dillendirildi hayasızca.

İnsan olduğumuz unutuldu, değil ikinci sınıf, üçüncü sınıf vatandaş olarak dahi görülmeyi sindiremediler katranla sıvanmış kalplerinde. Rüküş giyimleri, badanalanmış yüzleri, kuş yuvalarına döndürülmüş saçlarıyla, imtiyaz istediler utanmadan halktan ve halkın gözünün içine baka baka yaptılar bunu. “Kusura bakmayın ama, biz sizinle aynı şartlarda, aynı haklarda, aynı konumlarda bulunamayız. Bunu kendimize yatıkşıramayız” nidalarını haykırdılar gazetelerde, televizyonlarda...

Ve bozulmuş, ve kokuşmuş, ve mide bulandırıcı trajikomik gündemler okuttular, okutuyorlar günlerdir, haftalardır, aylardır bizlere.

M.İslamoğlu Rasulullah için “okuyordu elbet. Kendisini, kainatı, varlığı ve eşyayı okuyordu” diyor. Peygamber örnek ise ümmete, bizlerde yapmalıydık aynını. Kendimizi, kainatı, çevremizi, insanları ve eşyaları okumalıydık. Kalemin gücünü, yüzyıllar önce bildiren Allah’ın önemsediği üzre, kalemlerin yazdıklarını okumalıydık elbette. Lakin okuduklarımızı, bize zorla okutturmaya çalıştıklarını görseydi peygamber, kimbilir neler düşünürdü hakkımızda?

Eşyaya zulmedildiğini, tabiatına aykırı muameleye reva görüldüğünü, akın kara, karanın ak okunduğuna şahit olsaydı neler söylerdi bizlere? O da Rabbi gibi, “akletmez misiniz” diyerek sitem mi ederdi ümmetine? Yoksa acıyıp bizlere, Rabbine mi havale ederdi?..

Rabbim bizleri kaleminin gücünü keşfedenlerden ve okumanın şifresini çözebilme erdemliliğine kavuşanlardan eylesin.

Selam ve dua ile.

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim