1. YAZARLAR

  2. Nuray Mert

  3. Öğretmen, imam ve Şerif Mardin
Nuray Mert

Nuray Mert

Yazarın Tüm Yazıları >

Öğretmen, imam ve Şerif Mardin

A+A-

Bir süre önce, ünlü sosyolog hocamız Şerif Mardin, AKP etrafında dönen tartışmalar çerçevesinde ‘mahalle baskısı’ndan söz etmiş, tartışmaya yeni bir boyut katmıştı. Geçtiğimiz günlerde, ‘mahalle baskısı’ndan neyi kastettiğini ‘açıklamaya’ karar vermiş, bir televizyon proğramı tertiplenmiş, o proğramı maalesef izleyemedim, Radikal’de pazar günü yayımlanan metni okudum.

Okuduktan sonra ilk düşündüğüm, keşke ‘neyi demek istediğini’ açıklamaya girişmeseydi oldu. Zira, Mardin, içinde bolca Durkheim, Weber, Shultz gibi büyük isimlerin geçtiği metinde neyi demek istediğini anlatmaktan ziyade dağıtmış. Daha doğrusu, özetle söylemek istediği, ‘Cumhuriyet projesi, ideolojisi, kültürü başarısız veya yetersiz oldu’ ise, bu tez pek orijinal sayılacak bir görüş olmadığı gibi, bu kadarını demek için Durkheim’a, Weber’e, hele bizde çok daha az tanınan Shultz’a gitmeye gerek yok.

Mardin, zamanında, sosyolojik geleneğimizde hâkim Durkheim’cı çizgi ve ondan sonra popüler olan Marksist geleneğe karşı Weber’ci çizgiyi öne çıkaran ilk isimlerdendir. Ünlü çalışması ‘Din ve İdeoloji’yi bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Daha sonra, kendi de ifade ettiği gibi, belli ki sosyolojide toplumsal aktörlerin algı/anlam dünyasını merkeze yerleştiren ‘fenomenolojik bakış’tan etkilenmiş. Bu bakış gerçekten de toplumsal gerçekliği kavramak açısından zenginleştiricidir. Ama ben doğrusu, ‘muhafazakâr mahalle’ye karşı ‘Cumhuriyet okulu’ ikileminde Shultz’u devreye sokuş biçimini fazla açıklayıcı bulmadım. Dahası, fenomenolojik bakışın en büyük zaafı tarihsel süreci kısmen görmezden gelmesidir ki, Mardin’in mahalle/okul tipleştirmesinde bu zaaf kendini gösteriyor. Yani, Cumhuriyet modernleşmesi sürecinde ne mahalle, ne okul sabit çerçeveler olarak kalmadı, dolayısı ile bügünkü durumu açıklarken değişimin her çevreye nasıl yansıdığını ve yeniden üretimin ne biçimlerde gerçekleştirdiğini irdelemek ve kavramaya çalışmak durumundayız.

Hele, konuyu, mealen, ‘Adamlar binlerce yıldır iyi, güzel, doğru’yu tartışıyor, Kant gibi adamlar yetiştiriyor, bizim bir kedimiz bile yok’ noktasına getirip sıradan oryantalizme teslim olmak anlaşılır gibi değil. ‘İyi, doğru ve güzel’i mesele yapmayan hiçbir düşünce geleneği, medeniyet, kültürün var olması söz konusu değil. Mevzu, olsa olsa Cumhuriyet’in sırtını dayadığı Aydınlanma düşünce ve medeniyetini hakkıyla/derinlemesine kavrayıp yeniden üretememesi olabilir. Ancak olay bu platformda sorun edilecekse, dinsel düşünce (ilahiyat) geleneğinin de modernleşmeyle karşılaştığı noktadan itibaren muazzam bir sığlaşmaya savrulduğu bir gerçektir. Cumhuriyet’in okulu ne seviyede ise, modernleşen Müslüman’ı toplumların camisi de o seviyede seyreder. Laiklerin hepsi Kant olsa, karşılarında her Müslüman Gazali kıvamında bulacak değillerdi.

Cumhuriyet projesinin yenilgisinden söz edeceksek (ki ben bu projenin toptan başarısız olduğunu düşünmüyorum) olayı, düşünsel, toplumsal dinamiklerin yanı sıra tarihsel, siyasal süreçler ve dinamikleri işin içine katarak tartışmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin içinde bulunduğu tartışma vesilesiyle illa daha derin düşünsel muhasebelere gireceksek de bunu, Durkheim, Weber ve Shultz gibi isimleri ortaya karışık söyleyip sonuçta sıradan bir çıkarsamaya süs yapacağımıza, daha esaslı bir biçimde yapmaya çalışalım.

Bu sıralarda malum, Batı dünyasında da, din, kültür, Aydınlanma üzerine bolca ve her düzeyde tartışmalar ısınmış vaziyette. Doğrusu, ben bu çerçevede ünlü İngiliz Marksist düşünür Terry Eagelton’un, tartışmayı ‘uygarlık ve kültür’ çatışması şeklinde tanımlayan son makalesini de şaşırtıcı ve yadırgatıcı buldum (Culture conundrum, The Guardian, 21 Mayıs 2008). Ancak uygarlık ve münhasıran Aydınlanma uygarlığı ve kültür atışması ve nihayetinde buluşmasının gereğine işaret etmesi bizim tartıştığımız konular açısından dikkate değer, ilgilenenlerin dikkatini çekmek isterim.

Radikal gazetesi

YAZIYA YORUM KAT