1. YAZARLAR

  2. Duran Kömürcü

  3. Öğrendiklerim
Duran Kömürcü

Duran Kömürcü

Yazarın Tüm Yazıları >

Öğrendiklerim

A+A-

1 Mayıs Cuma, sabah işe gittim. Akşamleyin de Konya’ya uçacağım. Komşularım ziyaretime geldi. Dostlar meclisi kuruldu. Çay, kahve faslından sonra nostaljiler dile geldi.

Onlardan ikisini sizinle paylaşmak istiyorum:

Sene 1977. Radikal particiyim. Cihad yaptığıma inanıyorum. Konya senatörlüğü gündeme geldi. Yaşım tutmadığı için milletvekilliğinde karar kıldık. Onuncu sıradan aday adayıyım. Almanya’dan gelen bir arabayı emrimize verdiler. O gün için birinci ile onuncu sırada arasında fark düşünmüyoruz. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için inancını taşıyoruz. Seçilmeyeceğim için de ‘particilik nedir’e cevap aramaya başladım.

İlk konuşmamı Bozkır’ın Sopran’ında yaptım. Şöyle dile getirmeye çalıştım:

- Biz partili değiliz. Parti bizim amblemimiz. Bunun sayesinde sizlerle konuşabiliyoruz. Size şeriatı anlatacağım. Sizden de sorularınızın bu yönde olmasını isteyeceğim. Mühendis, avukat, ziraatçi değilim. İnancı yaşamak ve yaşatmak için çaba sarf eden bir tebliğciyim.

İmamlığımın verdiği tecrübe ile duygulara hitab ettim. Ağlayanlar, gözyaşını silenler çoğalınca aniden;

- Amca sen bir şey söyleyecektin diye Hacı Mehmet’i işaret ettim. Beklemediği için mendili elinde;

- Hocam Allah razı olsun! Çok güzel konuştun. Bizi de duygulandırdın. Ama bizim köyün yolu ne olacak?

Başka birisi:

- Bizim köy karanlık, elektrik meselesi ne oldu?

Başka birisi de:

- Bizim garılar yarım saat uzaktan su getiriyorlar. Buna çare ne?

Dini konularda ağlarken bile su, yol, köprü... Kırkbeş günlük politika çalışmamda netice hep aynı.

Öğrendiğim: Her hareketin bir hareket mantığı var. Politikanın mantığı; su, yol. Köprü, kredi, makam vs. ne dersen de o şartlandığının cevabını arıyor.

Seçim sonucunda yakın arkadaşlarımla bir değerlendirme yaptık. Din ile particiliğin uyuşmadığına karar verdik. İş yapacağız derken sistemi meşrulaştırıyoruz. Biz buna katılmayalım dedik, sistemlere adapte olan kardeşlerimizi uyaralım, halkı uyandırmaya çalışalım. İlk çalışmamız da din ile sistemleri karşılaştırmak oldu. Dinin sistemlere bakışını sorgulayan Cuma’yı gündeme taşıdık. Cuma şartlarının oluşmamış olduğunu vurguladık. Diyanet sistemin emrinde olduğu için sisteme çanak tuttuğunu, imamların gelişigüzel tayin edildiğini, şeriatı bilmediklerini gündeme getirerek, şeriatı bilmeyen imamların arkasında namaz kılınmaması gerektiğini gündeme taşıdık. Öyle de oldu. Gel gör ki;

Tefrikacılıktan tutun sistem adına çalıştığımıza kadar sözler söylendi. Hıyanetten tutun cemaati böldüğümüz... İla ahir… Cemaati şuurlandıralım derken tefrikacı olduk.

Bundan öğrendiğim; Müslümanlar dinin iç kavramlarını anlama yerine inandıkları ve yaşadıkları gibi yorumluyorlar. Dini de böyle zannediyorlar. Daha da ileri giderek, ruhsatı inkâr ettiğimiz iddia edildi.

Bu çalışmaların ardından, arkadaşlarımızın bir arzusu oldu. Faaliyetlerini sübvanse etmemi istediler. Ben de kabul ettim. Başlangıç olarak da;

Ankara, Kayseri ve Denizli’de kitapçı dükkânı açtık. Verdiğimiz sermaye sabit kalacak, kârlarının yüzde 50’si çalıştıranın, yüzde 50’si de oradaki yardıma ihtiyaç olanlara verilecekti.

Din, dava, cihadla başlayan bu çalışma iki sene içinde iflas etti. Kayseri’deki ortağın yaptıklarına bakınca iflas nedeni belli olur.

İmam-Hatiplik yaptığı camiden istifa etti. O günün şartlarında çok lüks olan, kaloriferli bir eve taşındı. Renkli televizyon ve video aldı. Altına da bir araba çekti. O araba ile Sarıkamış’ta ikinci hanım arayışına girdi.

Diğer arkadaşlar ise, iyi niyetli olmalarına rağmen, ticari ehliyetleri olmadığı için başaramadılar.

Buradan öğrendiğim de, başkasının parası ile gerdeğe girmenin zararlı olacağını, para imtihanını atlatmayanlara emanet teslim edilmeyeceğini yaşadım. Din, iman, cihad kavramlarının söylemde değil, yaşamakta olduğuna şahit oldum.

Bu yolda çalışanlara örnek olması dileğimle.

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT