Oğlumu Doğuda Kızımı Batıda Kaybettim

17.02.2009 09:42

İbrahim Sediyani

     Aile yoksuldu, fâkirdi.

 

     Kendi halinde yaşıyorlardı. Kimseye bir zararları dokunmamıştı; ama, hiç kimsenin de kendilerine zarar vermeyeceklerini sanıyorlardı. Yanılıyorlardı.

 

     13 yıl önce Uğur doğduğunda nasıl da sevinmişlerdi! Evin, ailenin “uğur”u olacaktı, Uğur.

 

     Uğur henüz 13 yaşındaydı.

 

     Mardin’in Kızıltepe ilçesinde yaşıyordu. İyi veya kötü, mutlu veya mutsuz, var veya yok, “yaşıyordu”.

 

     Sonuçta “hayattaydı” ve “yaşıyordu”. Tâ ki, “o gün”e dek. Babasıyla birlikte evlerinin önünde bulunmaktan başka hiçbir şey yapmadığı, kendi evinin kapısının önünde olmak haricinde hiçbir fiil, faaliyet, eylem ve davranış içinde bulunmadığı “o gün”e dek.

 

     “O gün”, yani henüz “hayatta” olduğu “son gün” olan “o gün”, Uğur, babasıyla birlikte evinin önünde oynuyor, konuşuyor, sohbet ediyor, duyuyor, işitiyor, kokluyor, tadıyor, dokunuyor, hissediyor, seviniyor, üzülüyor, gülüyor, ağlıyor, seviyor, sevmiyor, bakıyor, görüyor, görünüyor, görülüyor, görülebiliyor, gösterilebiliyor, “işte orada” denilebiliyor, nişan alınabiliyor, vurulabiliyor, kurşunlanabiliyor, henüz “yaşadığı” için öldürülebiliyordu.

 

     İşte “o gün”, yani Uğur’un henüz nefes alabildiği, burnundan sümük akabildiği, elbiseyle dolaştığı, ayakkabı giydiği “o gün”, evlerinin önüne gelen polisler, polis amcalar, özel timler, tim amcalar, ekipteki tüm amcalar, üzerlerine kurşun yağdırmıştı.

 

     Hem Uğur, hem de babası, kurşun yağmuruna tutulmuştu. Cesetlerin başında çığlık atan, ağıt yakan, kendini parçalayan, kafasına ve en büyük suçu “sahibi” olmak olan topraklara vuran, en büyük günâhı “yerlisi” olmak olan coğrafyanın topraklarını döven, elbisesini, gömleğini, örtüsünü ve bir de “yüreğini” parçalayan, içindeki “yaşama sevincini” parça parça döven, parçalara ayıran kadının, çilekeş kadının, acılı kadının hem “oğlu”, hem de “kocası”, ikisi de, ikisi de öldürülmüştü.

 

     Hem “kendi erkeği”, hem de “erkeğinin erkeği”, “erkeğinin umudu”, “erkeğinin istikbâli”, “erkeğinin yaşama sevinci”. Henüz 13 “yaş”ında olan “yaşama” sevinci.

 

     Dâvâya bakan mahkeme, hukuk, adalet, ne Uğur’un “yaş”ına baktı, ne de anasının “gözyaş”ına.

 

     Mahkeme, “Uğur’un yaşı 13 ise de ‘kemik yaşı’nın yüksek olduğuna” hükmedip, “terörist değilse de ileride terörist olabileceğini” hükme bağlayıp, hükmün “gözünü bağlayıp”, hükümler zarar görmesin diye, egemenin hükmü sürsün diye, o coğrafyada Nûh’tan beri, İbrahim’den, Selahaddin’den beri hüküm sürenlerin, 1925’ten, 1938’den beri hüküm sürülenlerin “gözlerini bağlayıp”, işte o diyarda, “vuracağız keseceğiz”den beri, “bitireceğiz kökünü kazıyacağız”dan beri hüküm sürenlerin, işte orada, o topraklarda, “gitmesek de görmesek de bizim” denilen, o coğrafyada, “gelmeseler de görmeseler de onların” olan, “tanımasalar da bilmeseler de onların” olan, “tiksinseler de nefret etseler de onların” olan, “yaksalar da yıksalar da onların” olan, “adını haritadan silseler de dilini yasaklasalar da onların” olan, “köylerinin kentlerinin isimlerini değiştirseler de onların” olan, “tarihî mirasını barajların altında kaybettirip kültürünü yozlaştırsalar da onların” olan, “Uğur’larını öldürseler de Berivan’larına nüfûs kâğıdı vermeseler de onların” olan, “onlara inandığımız, kapımızı, yurdumuzu, evimizi, gönlümüzü açtığımız, kandığımız, kandırıldığımız günden beri hep onların” olan, “kardeş de olsak düşman da olsak onların” olan, “hasım da olsak hısım da olsak onların” olan,  “iç savaş da olsa dış savaş da olsa yurtta dünyada sulh da olsa onların” olan, “birbirimize kız alıp versek de birbirimizin anasını ağlatsak da onların” olan, “aşiret de olsak beylik de olsak imparatorluk da olsak cumhuriyet de olsak onların” olan, “ümmetçi de olsak kavmiyetçi de olsak dinci de olsak dinsiz de olsak onların” olan, “Şeriat da gelse laiklik de gelse komünizm de gelse faşizm de gelse demokrasi de gelse onların” olan, “birbirimize sırt verip dış düşmana karşı birlikte savaşsak da dış düşmanın oyununa gelip birbirimize girsek de onların” olan o coğrafyada yaşayanların “gözlerini bağlayan” mahkeme, Uğur’u “suçlu” buldu.

 

     Uğur suçluydu. Suçu, “evinin önünde” bulunmaktı; suçu, o “ev”in, o “toprak”, o “coğrafya”nın sakini olmak, “o ev”in çocuğu olmak, “ora”da doğmaktı.

 

     Mahkeme, “terörist değilse de ileride terörist olabileceğini” hükme bağlamıştı, “hükmün gözünü bağlamıştı”. Terörist değildi, evet, ama bu, yarın olmayacağı anlamına gelmiyordu. Yarın olmayacağını kim garanti edebilirdi? 13’ünde değilse de, 14’ünde, 15’inde, belki de 16’sında, 17’sinde. Daha da “yaşarsa”, daha da “yaşatılırsa”, 18’inde, 19’unda, 20’sinde. Olabilirdi, “olurdu”, hatta “olmalıydı”. Değil mi ki biz her gün “vuruyoruz”, değil mi ki biz yasaklıyoruz, sömürüyoruz, eziyoruz, seziyoruz, beziyoruz, oyun oynadığı sokakta her gün panzerle geziyoruz, olmalıydı. Olmazsa, zaten bu çocukta bir sorun var demektir. Sorun onda demektir, “sorun” yok sayılsa da, “öyle bir sorun yok” desek de, “sorunun çözümü” bizde olsa da, “sorunun kendisi” onda demektir.  Olmalıydı, olurdu, “olabilirdi”.

 

     Mahkeme, Uğur’u “suçlu” buldu. Böylece, “Uğur’ın yaşı 13 ise de ‘kemik yaşı’nın yüksek olduğuna” hükmedilip, Uğur’un “kemikyaşı” da anasının “gözyaşı” da çoğaltılıp, Uğur’un “kemikyaşı” anasının “gözyaşı” kadar büyütülüp, Uğur “suçlu” bulunmuştu.

 

     * * *

 

     Bodruk ailesi yoksuldu, fâkirdi. Hatta “aç”tı. Hiçbir şeyleri yoktu.

 

     İzmir’de yaşıyorlardı.

 

     Ne Türkiye’nin dünyadaki 16. büyük ekonomik güç olması, 2009’da 15. büyük ekonomi, 2010’da 12. büyük, 2015’te 9. büyük ekonomi olması, cumhuriyetin yüzüncü yılında, 2023’te kişi başına millî gelirin 10 000 (yazıyla on tane bin) Dolar olması bu aileyi “olumlu” yönde, ne de küresel kriz, ABD bankalarının batması, New York borsalarının çökmesi, yeryüzündeki felaketler, siyasal kavgalar, savaşlar, savaşanlar, hızlılar ve yavaşlar, yavaşlayanlar “olumsuz” yönde etkileyebilirdi. Aile hiçbir şey kaybetmezdi, çünkü kaybedecek hiçbir şeyleri “yoktu”.

 

     Bodruk ailesi İzmir’de yaşıyordu. Tıpkı Kızıltepeli Uğur’un ailesi gibi yoksuldu, fâkirdi. Ama Mardin’in İzmir ilçesi değil, Kızıltepe’nin İzmir köyü hiç değil, ülkenin 3. büyük kenti İzmir’de yaşıyordu, “Ege’nin İncisi”nde yaşıyordu, yaşamaya çalışıyordu, yaşamda kalmak için çırpınıyordu.

 

     Aile açtı, hiçbir şeyleri yoktu. Gündemler, gelişmeler, kavgalar, mücadeleler, onları ilgilendirmiyordu. Etkilemiyordu, çünkü karınları açtı. Bu topraklarda, onların da “yaşadığı”, “yaşamaya çalıştığı” bu ülkede, birileri putlara birileri toprağa birileri paraya birileri kendi edep organlarına tapsa da, birileri kavmiyetçilik birileri evrenselcilik birileri bireycilik yapsa da, birileri dincilik birileri dinsizlik yapsa da, birileri “yaşasın” birileri “kahrolsun” diye bağırsa da, birileri özel okullarda okuyup birileri üniversite kapılarından kovulsa da, birileri “vatan sevgisi” uğruna bir yerleri bombalasa birileri de “sevmeyen terk edip gitsin” dese de, Bodruk ailesi bunların hiçbirinden etkilenmiyordu.

 

     Ailenin kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Her biri de birbirinden güzel, her biri de birbirinden tatlı olan kızlarından başka. Yavrularından, çocuklarından, her sabah saçlarını özenle tarayıp okula gönderdikleri, ipek saçlarına toka takıp, mavi, yeşil, kırmızı, sarı, pembe, turuncu tokalar takıp okula gönderdikleri, ama “o gün”, işte “o gün”, okula “son kez” gönderdikleri gün, okula gönderirken aslında “ölüme” gönderdiklerini bilmedikleri “o gün”, bunu bilmedikleri, bilemedikleri, bilemeyecekleri için yine de “gönderdikleri” kızlarından başka hiçbir şeyleri yoktu.

 

     Bodruk ailesinin kızı Sercan, henüz 14 yaşındaydı.

 

     Simsiyâh saçları dümdüzdü. O kadar güzeldi ki, yüzüne bakan, yüzünü gören, bir daha, bir daha, bir daha bakardı. O gözlerine bakan, o gülüşünü gören, ayıramazdı bakışlarını ondan. Gören, tanıyan, görmüş olan, “ay parçası” diyordu onun için, “elma yarısı” diyordu. Güldüğü zaman, dereler akıyordu sanki, sanki ırmaklar akıyor, ağaçlar çiçek açıyor, vakit sabah namazı oluyordu.

 

     Fakat ona bakan herkes, bir gül kadar güzel olan yüzüne baktığı için, saçlarına, gözlerine baktığı için, kimse ellerini görmüyordu. Kimse bakmıyordu Sercan’ın ellerine.

 

     Sercan’ın sol eli, hep karnının üzerindeydi. Sercan hep karnını tutuyordu. Çünkü Sercan açtı, açtı, açtı. Aç.

 

     Sercan’ın sol eli hep karnındaydı. Evden okula giderken, okulda öğretmenini dinlerken, dersini çalışırken, teneffüste arkadaşlarıyla oynarken, arkadaşları yiyip o bakarken, bu ülkede bir avuç azınlık hep yiyip milyonlar hep bakarken ama yine de “kıyamet kopmazken”, Bodruk ailesi ve milyonlarca “komşular aç yatarken” birileri yine “tok yatarken” ve artıklarını da yastığının altında saklarken, okuldan eve dönerken, “dönebileceğini sanırken”, “10 yılda 15 milyon genç, 80 yılda 80 milyon düşman yaratılırken her yaştan, 80 milyon tehlike yaratılırken her etnik kökenden, her düşünceden, inançtan, sosyal sınıftan, siyasal sınıftan, sayısal sınıftan, sayınsal sınıftan, hayınsal sınıftan”, hayın’lara sayın ve sayın’lara da hayın diyen sınıf “eliyle” birileri memleketin en müstesna köşelerini “tutsa” da, ırkçılar, emir aldıkları karanlık güçlere hizmet edenler devletin, ordunun, bürokrasinin köşebaşlarını “tutsa” da, hırsızlar, arsızlar, dolandırıcılar piyasanın, ekonominin, hazinenin köşebaşlarını “tutsa” da, kemalistler, siyonistler, dinsizler, Allâh ve adalet düşmanları, İslam ve insanlık düşmanları, eski komünist faşistler, eski faşist dinciler, eski dinci laikler medyanın, basının köşebaşlarını “tutsa” da, arsızlar, ahlaksızlar, Allâhsızlar san’atın, sinemanın köşebaşlarını “tutsa” da, yiyecek ekmek bile bulamayan Sercan hep karnını “tutuyordu”.

 

     Çünkü Sercan açtı. Aç olduğu için hep karnını “tutuyor”, yürürken “dalgın”, “baygın”, “dalgın ve baygın” yürüyordu.

 

     Bir gün yine böyle “dalgın”, “baygın”, “dalgın ve baygın” yürürken yolda, okuldan eve dönerken, dönebileceğini sanırken, bir aracın altında kalarak can vermişti. Otomobilin şoförü Sercan’a çarpmış, ölümüne sebep olmuştu. Devlet değil, ordu değil, medya değil, yöneticiler, askerler, işadamları değil, sanatçılar, sporcular, akademisyenler, tüccarlar, gazeteciler, yazarlar, kazarlar, azarlar değil, ben sen o biz siz onlar değil, şoför sebep olmuştu Sercan’ın ölümüne.

 

     İzmirli Sercan, 14 yaşındaki Sercan, aç Sercan, arabanın altında kalmıştı. Buca ilçesinin Şirinyer semtinde, semtin “şirin” bir “yer”inde.

 

     Sercan’ın ölümüne bakan mahkeme, Türkiye’deki Sercan’ın, Türkiye’deki “her can”ın dâvâsına bakan İzmir 2. Asliye Ceza Mahkemesi, Sercan için, ailesi yoksul karnı aç olan “Sercan” için, ailesi yoksul karnı aç “her can” için şu kararı verdi: “Ailesi eve ekmek bile alamayan Sercan, hiçbir şey yemeden okula gitmişti. Okuldan da, karnı aç olarak ayrılmıştı. Yürürken açtı, aç olduğu için dalgındı, baygındı, dalgın ve baygın olduğu için dikkat edememişti.”

 

     Bundan dolayı, bu yüzden, bu “göz”den dolayı, mahkeme, Sercan’ı 8’de 6 (yazıyla sekizin içinde altı tane) “suçlu” bulmuştu. Sercan (8/6) suçluydu. Sercan ve bu ülkedeki “her can”, mahkeme önünde, kanun önünde, rejim önünde, devlet önünde, “devler” önünde  (8/6) “suçlu”ydu.

 

     Sercan’a arabasıyla çarpan N. Ö., mahkemede verdiği ifadede “Kız çok dalgındı. Çarpmamak için çaba sarfettim ama başaramadım. Olay benim dışımda gelişti. Çok üzgünüm” dedi. Şoför doğru konuşmuştu, güzel söylemişti, “olay benim dışımda gelişti” demişti, “benim dışımda”.

 

     Ama neye yarardı? Ama “onun dışındakiler” orada değildiler, onlar “sanık” sandalyesine oturtulmamıştı. Şoför, “benim dışımda” diyordu, ama, “onun dışındakiler” mahkemeye çağrılmamışlardı, “onun dışındakiler”, Sercan’ın, “aç” Sercan’ın ölümünden sorumlu tutulmadıkları için, “onun dışındakiler”, eğlencelerine, ahlaksızlıklarına, israflarına, tüketimlerine, yemelerine içmelerine devam ediyorlardı. “Onun dışındakiler”, helikopterli stadyumlu sünnetlerine, dolarlı altınlı silahlı düğünlerine, içkili dansözlü eğlencelerine devam ediyorlardı. Şoför “olay benim dışımda gelişti” diyordu ama mahkeme “onun dışındakileri” bu işte kabahatli bulmamıştı.

 

     Nasıl ki Kızıltepeli Uğur “suçlu” bulunmuştu ve suçu, “orada olmak”tı, Bucalı Sercan da “suçlu” idi ve suçu, “orada olmak”tı.

 

     Suçları “olmak”tı ikisinin de.

 

     “Doğmak”tı.

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

  • Yorumlar 14
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim