Öcalan’ın demokrasi jelatinli hapları

16.08.2010 05:06

Kemal Burkay

Kürt sorununa çözüm kapsamında bir süreden beri “demokratik özerklik” tartışılıyor. Bu istemi dile getiren PKK ve BDP kesimi oldu. Elbet öneri, bu kesimlerin dile getirdiği tüm belli başlı öneriler gibi Öcalan’dan geldi. Son olarak, aynı çevrenin Demokratik Toplum Kongresi (DTK) dediği oluşum da Diyarbakır’da toplanıp aldığı kararla bu istemi  benimseyince tartışma daha da yaygınlaştı. Aslında bu tartışma bir yanıyla olumlu bir gelişme ve tartışma sürecinde yeni bir aşamayı gösteriyor.  “Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” diyen Ertuğrul Özkök’ün ve bazı Cumhuriyet yazarlarının söyledikleri de, özellikle batıdaki Kürtler için tehdit ve göz korkutma koksa bile, bu sorunu tartışma gündemine taşımaya katkıda bulundu bence.

Öte yandan “demokratik özerklik”le ilgili, hem getiriliş biçimi, hem terim, hem de içerik olarak benim ciddi kaygılarım var. Bu önerinin kapsamı nedir? Bu istemi öne süren kesim ondan ne anlıyor, tartışmaya katılan başka kesimler ne anlıyor ve nasıl karşılıyor? O ne ölçüde Kürt sorununun çözümünü sağlayabilir? Bütün bunlar bir yana, öncelikle özerklik kavramı üzerinde durmak ve söz konusu “demokratik özerklik” teriminin nasıl ortaya çıktığına değinmek istiyorum.

‘Demokratik özerklik’ ne demek?

Özerklik kavramı, Batı dillerindeki “otonomi”nin Türkçesi. Eskiden “muhtariyet” deniyordu. (Kürtçede de buna karşılık “xwemuxtari” kavramı var.) Sonradan kavramları Türkçeleştirme modasına uyularak “özerklik” kelimesi türetildi.

Otonomi, ya da özerklik, bir kendi kendini yönetim biçimidir. Daha çok bir devletin sınırları içindeki, kültürel ya da coğrafi farklılık gösteren bölge ya da bölgeler için söz konusu olabilir.

Muhtariyet, özerklik ya da otonomi... Terim budur. Peki “demokratik özerklik” neyin nesi? Ben şimdiye kadar otonomi teriminin başına demokratik sıfatının getirildiği bir örnek görmedim, duymadım. Kanımca buna gerek yok ve böyle bir sıfat kullanmak yanlış da olur; sanki otonominin -ya da özerkliğin- iki türü var: biri demokratik, öteki antidemokratik!

Özerklik ya da otonomi zaten, bir bölge halkına tanınan statüdür, yönetim planındaki hak ve özgürlüklerdir. Diğer bir deyişle demokratik niteliği içindedir.

Peki bu “demokratik özerklik” nerden çıktı? Besbelli bu da bir Öcalan prodüksiyonudur.

Öcalan İmralı sürecinin başında eski istemlerini (bu uzun yıllar mutlak bağımsızlıktı, 1990’lı yıllarda buna aynı zamanda federatif çözüm de eklendi) terk etti, onlarla birlikte otonomi istemini de gericilik, ilkellik saydı ve “demokratik cumhuriyeti” savunur oldu. Bir süre sonra ne olduysa “demokratik konfederasyon” diye bir şey ortaya attı. Bu da “demokratik özerklik” gibi, siyasi terminolojide bir ilkti. Dünyanın her yerinde konfederasyon terimi bir başına kullanılırken, Öcalan’ınki “demokratik” olmalıydı...

Kavramların içini boşaltıyor

Bunu “ekolojik toplum” diye bir tez izledi...

Şimdi de “demokratik özerklik...”

Bütün bu “demokratik” sıfatları, bir yönüyle hem Öcalan, hem PKK için bir ironidir. Sanki Öcalan ve PKK hayatlarında demokrasi denen şeyin semtinden geçmişler gibi! Bu elbise, hem örgüt içinde, hem örgüt dışında her şeyi, her sorunu şiddetle çözmeye çalışan, tartışma özgürlüğü diye bir şey bilmeyen, farklı sesleri acımasızca bastıran Öcalan’a ve PKK’ya hiç mi hiç uymuyor. Öte yandan bu terimlerin her biri bir yönetim biçimini gösterir. Bir devlet üniter, federal veya konfederal olabilir. Demokratik olup olmamasıysa ayrı bir durum. Ayrıca demokrasiyle kimin ne kast ettiği de ayrı bir olaydır. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ne kadar demokratiktir? Almanya’da bir dönem bölünmüştü ve Doğu’da “Demokratik Alman Cumhuriyeti” (DDR), Batı’da ise Federal Alman Cumhuriyeti (BRD)vardı. Hangisi daha demokratikti, o da ayrı mesele...

Öcalan’ın “demokratik Cumhuriyet”i nasıl bir şeydi, örneğin Kürtler için nasıl bir statü öneriyordu? Hiçbir şey... Çünkü ne federasyonu kapsıyordu, ne otonomiyi. Devlet üniter olacaktı, resmi dil yine Türkçe... Kürt halkına temel haklarını tanımayan ve sorunu eşitlik temelinde çözmeyen bir cumhuriyet nasıl demokratik olabilirdi? Belli ki Öcalan kavramların içini boşaltıyor, dejenere ediyordu.

Peki Öcalan’ın “demokratik konfederasyon”u nasıl bir şeydi? Örneğin Kıbrıs’ta Türk tarafının istediği türden, eşit haklara sahip, iki bölgeli, iki devletli bir konfederal birlik mi? Hiç ilgisi yok. Öcalan böyle olmadığına dair yemin kasem ediyordu. Öcalan’ın “demokratik konfederasyonu” yeryüzünde rastlanmamış, herhangi bir şey içermeyen, herhangi bir şeye benzemeyen amorf bir şeydi... İçi boş bir isimden ibaretti.

Öcalan’ın son ürünü işte bu “demokratik özerklik...” Peki o nasıl bir şey?..  Öcalan henüz bu konuda içerik belirlemiş değil. PKK, BDP ve DTK da.Yalnızca yedi bölgeden söz ediliyor. Gerçi Osman Baydemir Dersim’deki konuşmasında yerel yönetimin vergi toplama ve harcama hakkından ve yerel bir bayraktan söz etti ama, Öcalan bu konuda konuşmadan, önerilerinin kapsamı hakkında fikir sahibi olamayız. O konuşmadan Kürt tarafının umutlanması gibi, Türk tarafında bölünme korkusu yaşayanların telaşlanması için de erkendir...

Çünkü “irade” odur. Ne olacağına her keresinde O, -görünüşe göre- İmralı’daki bilmem kaç metrekarelik hücresinde daldığı derin tefekkür sonucu karar veriyor, avukatları vasıtasıyla iletiyor. PKK ve öteki kurumların, legal partilerin yaptığı ise Öcalan’ın tezlerini derhal ve tartışmadan benimsemek, onlara kılıf biçmektir. Bu durum trajikomiktir, ama gerçektir.

Talep sahibinin isteminin gerçekte ne olduğunu bilmeden üzerine ahkam kesmek ise bizi gülünç duruma düşürür.

Öcalan’ın iradesi

Öte yandan Öcalan, yarın “demokratik özerkliği” de bir yana atıp başka bir şeyi piyasaya sürebilir. Çünkü onun çözüm talepleri hiç de uzun ömürlü değil, onun ipiyle kuyuya inilmez. Öcalan, nerdeyse altı ayda bir yeni bir tez ortaya atıyor, çözüm için yeni bir statü öneriyor; lego oynar gibi, yıkıp yıkıp yenisini yapıyor... Dün otonomi, yani özerklik gericiliktir, ilkelliktir diyordu. Şimdi onu demokrasi jelatinine sararak ilaç diye piyasaya sürüyor. Yarın ne yapacağı belli olur mu?..

Bu nedenle Öcalan’ın ve iradelerini ona emenat etmiş olan arkadaşların “önerileri” üzerinde tartışırsak havanda su dövmüş olabiliriz. Bu işin ciddiyeti yok. Ben birçok çevrenin bu durumu göz önüne almadan, şu uyduruk “demokratik özerklik” teriminin gülünçlüğünün de adeta farkında olmadan, bu konuyu böyle ciddiyetle tartışmasına şaşıyorum.

Doğrusu Öcalan ve onun “izinden” giden arkadaşların bu gündem belirleme ve kamuoyunu meşgul etme beceresine hayranım. Ama bu beceri ve bunca tutarsızlık, bir günden diğerine görüş değiştirme, lego oynar gibi yapıp bozma, acaba salt onların kendi ürünü mü? Öcalan’ın İmralı’da hangi ilişki ve etkiler altında olduğunu göz önüne almadan bunu kavrıyamayız.

Gerçekte bu tezlerin, Öcalan’ın, hücresinde okuduğu kitaplarca da beslenen tefekkür ve fantazilerinin bir ürünü olduğu kanısında değilim. Perde arkasında bu işle görevlendirilmiş, ne yaptıklarını bilen derin uzmanlar var. Bu tezler, değişen duruma ve ihtiyaca göre bu uzmanlar tarafından pişirilip Öcalan eliyle piyasaya sürülüyor. Öcalan’ı ortak “irade”ye ve “güneş”e çeviren kampanyaların da aynı mutfaklarda pişirildiğine kuşkum yok. Çünkü böyle bir mit yaratılmadan birbirini tutmayan, bir günden diğerine değişen tüm bu saçma sapan, içi boş çözüm önerileri taraftar kitleye benimsetilemezdi. Elbet, Öcalan’ın yanı sıra, kurumların kilit noktalarına yerleştirilmiş öteki elemanların da çabası ve desteğiyle...

Özetle söylersek, böylece kamu oyuyla, en başta da Kürt halkıyla alay ediliyor, onun kaderiyle oynanıyor. PKK bir yana, BDP ve DTK içindeki koca koca adamlar ise kendilerini bu hacivat-karagöz oyununa kaptırmış, oyun kurucuların arkasından sürüklenip gidiyorlar. Tezler değişiyor, cambaz her keresinde yeni bir hedef gösteriyor ve onlar yüzlerini oraya dönüyorlar.

Meselenin diğer yanına gelince, elbet Kürt sorununun çözümünün nasıl, hangi biçimde olabileceği konusunda, Türkiye kamuoyunun, siyasilerin ve aydınların, Kürdü ve Türküyle  yol yöntem aramalarını, bu konuyu tartışmalarını çok gerekli buluyorum. Bunun şakaya gelir yanı yok, bu işte geç bile kalındı.

Çözüm gerçekte zor değil. Çözüm biçimini tartışırken de, eğer amacımız suyu yokuşa sürmek, ya da ipe un sermek değilse, fili tarife kalkan körlerin durumuna düşmek için bir neden yok. Kürt sorununun boyutları gözler önünde. Bu ulusal bir sorun. Adına Kürdistan denen coğrafya üzerinde yaşayan, kendilerine özgü bir dilleri ve tarihleri olan 40 milyonluk bir halkın sorunu. Böylesi bir sorunla karşılaşan ilk ülke de Türkiye değil. Dünyanın şu ya da bu ülkesinde benzer sorunlar nasıl çözülmüşse ona bakalım. Bir asır önce İsveç-Norveç sorunu nasıl çözüldü? 1920’li yıllarda Sovyetler Birliği’nde, bu sorun nasıl çözüldü? Daha dün Çeklerin ve Slovakların sorunu nasıl çözüldü? Kanada, Belçika, İsviçre, İspanya örnekleri...Daha yakınımızda Kıbrıs’ta 150 bin Türk için Türkiye’nin istediği çözüm... Bundan da yakını, Irak sınırları içindeki Güney Kürdistan’da nasıl bir çözüm sağlandı?..

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı üzere ulusal ve etnik sorunların çözümünde tek bir biçim yok. Her bir ülkeye, sorunun boyutlarına, tarihi koşullara uygun olarak ayrılıp kendi devletini kurabilmekten, gevşek bir konfederasyona, federasyona, otonomiye kadar çeşitli biçimler var.

Değişmek zorundayız

Şimdiye kadar Kürt ayaklanmaları hep yenilgiyle sonuçlandı ve son, 26 yıldır süren çatışma ortamı da kimseye bir zafer sağlamadı. PKK’nın ne istediği, ne yaptığı, hangi amaca hizmet ettiği, bu haliyle hangi sorunu çözeceği bir yana, Türk devleti de sorunun inkârı, baskı ve zor yöntemleriyle bir sonuca ulaşamadı. Bu işin şiddet yöntemleriyle çözülemiyeceği artık anlaşılmış olmalı. Bunca deneyim, sorunu barışçı yöntemlerle çözme gereğini önümüze koyuyor. Şiddette ısrar iki taraf için de  yanlışta ısrardır ve çıkmaz sokaktır.

Çözüm için öncelikle özgür bir tartışma ortamı ve diyalog olmalı. Bu da ülkenin demokratikleşmesine paralel olarak gerçekleşir. Önyargılar ve korkular, çatışma ortamının yarattığı kin ve öfke karşılıklı olarak ancak böyle aşılır. Türkiye’nin demokratikleşmesi için atılan her adım önemlidir ve çözüm isteyenlerin buna destek vermeleri gerekir.

Çağdaş dünya da bizi bu yolda zorluyor. Kürtler ve Türkler olarak değişmek zorundayız. Yeni bir dünyada günü dolmuş yöntemlerle, önyargılar ve korkularla sorun çözemeyiz, özgürlüğe ve refaha ulaşamayız.

Şu aşamada silahların karşılıklı olarak susturulması kuşkusuz en istenir durumdur. Ama bu mümkün değilse PKK’nın daha fazla beklemeden silahları tek yanlı susturması, hatta tümden bırakması Kürt davası için bir kayıp olmaz. Çünkü silahlı eylemlerle artık PKK’nın bir yere varamıyacağı, bu eylemlerin yarardan çok zarar verdiği artık anlaşılmış olmalı. Böylece savaşı ve çözümsüzlüğü sürdürmek isteyenlerin oyunu da bozulur. PKK silah bırakırsa onlar kiminle savaşacaklar?

Ama PKK bunu ister mi, istese bile yapabilir mi; Öcalan’ı İmralı’da denetleyen ve PKK’ya yön veren güçler buna fırsat verir mi? İşte bütün sorun burada...

Ortada sihirli bir kilit var ve bakalım bu kilidi hangi “Malik-i Ejder” ve nasıl çözecek?..

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim