Obama ve Carter sendromu-2

08.03.2010 18:34

Ceyda Karan

Obama’nın Amerika’nın ilk siyah başkanı olarak seçilmesindeki tantanaya karşın, ilk yılını doldurur doldurmaz ‘Carter sendromuna’ tutulacağı; yani hafızaları on yıllarca belirleyecek (İran İslam Devrimi ve Tahran elçiliği baskını gibi) vakıalar eşliğinde ikinci görev dönemini göremeyeceği kehanetini ele almaya devam...

Geçen hafta Foreign Policy’deki ‘Carter Sendromu’ başlıklı yazısında bu kehanette bulunan Walter Russel Mead’in Amerikan siyasi geleneklerine dair argümanlarını aktarmıştım. Amerikan emperyal siyasi reflekslerini dört liderden (Hamilton, Wilson, Jefferson ve Jackson) hareketle kategorize eden Mead, mealen şunu diyor: Hamiltoncular, dünyayı fazla önemsemeden Amerikan çıkarlarının peşinde koşar (Baba Bush); Wilsoncular hemfikirdir, lakin demokrasi ve insan haklarının yayılmasını bunun temel taşı kılar (Clinton); Jeffersoncular içerde demokrasiyle ilgilidir, köklerini Amerikan tarihi ve kültüründe bulan ayrıcalıklı demokrasilerinin öyle kolay ihraç edilemeyeceğini düşünür (Carter); Jacksoncular kendi halindedir lakin saldırıya uğrarlarsa vay halinize! (Oğul Bush). Elbette Mead, bütün başkanların bu okullar arasında koalisyonlar kurduğunun altını çiziyor.

Mead’e göre Obama; Amerika’nın 11 Eylül’de saldırıya uğramasıyla ‘Jacksoncı’ oğul Bush’un Afganistan’ı istilaya girişmesi; ardından Irak işgalinde gerekçeleri koca birer yalan çıkınca, Wilsoncularla ittifak halinde demokrasi ve ulus inşasına yönelmesinin yarattığı bocalayış ve hoşnutsuzluk zemininde iktidara geldi. Obama, Mead’in gözünde, tıpkı Carter gibi Demokratik Parti’nin eski moda Jeffersoncu kanadından ve dış politikasının stratejik hedefi, ABD’nin yükümlülüklerini sınırlandırarak ödenen bedelleri ve riskleri azaltmak, Amerika’nın demokrasi örneği olmasını sağlamak. Bu yüzden ilk yılında şu rotayı tutturdu: ABD’nin küresel askeri yükümlülüklerini hafifletmek için bölgesel ortaklıklar kurmaya çabaladı. Ortadoğu’ya müdahil olmaktan kaçınmaya ve fazla İsrail destekçisi görünmemeye çalıştı. Rusya ve Çin’le gerilimi azaltmanın yollarını aradı. Latin Amerika’daki sola karşı ihtiyatlı durdu. Batağa saplanılan Afganistan’a takviye güç göndermede bile uzun süre kararsız kaldı. Zira Nixon/Kissenger’ın Vietnam politikalarında olduğu gibi ABD’yi Irak ve Afganistan’dan çıkarmaya çalışıyor. İran’la Nixon/Kissenger’ın komünist Çin’le yaptığı gibi ‘iştigale’ uğraşıyor. Yine Obama, ‘küresel popülerliğini Bush’tan miras kalan Ortadoğu’daki uzatmalı pozisyondan stratejik geri çekilmeyi perdelemek için kullanmayı umuyor’. Mead’e göre, bu cazip vizyon başarılı olursa, ABD’yi hem dünyada belirleyici askeri güç olarak tutmaya yarar, hem de daha az savaşla ülke kaynaklarından tasarrufu sağlar.

Yine de yazar, 21. yüzyılda bu stratejiyi fazla riskli buluyor. Zira bu politikayı Rusya, İran, Müslümanlar ve Latin solunun Amerika’nın ‘zayıflığı’ ve ‘bocalayan iradesi’ olarak algılaması kaçınılmaz. Üstelik bu strateji küresel ortak bellenenlerin arzulanan işbirliğini sergilemesini gerektirirken, bunun ne kadar karşılanacağı meçhul.

Mead, nihayetinde Nixon/Kissinger tarzı ‘yumuşama politikasının’ Amerikan siyasetinin sağında güçlü duruş isteyen muhafazakarları, solunda ise insan hakları ve demokrasinin yayılmasını isteyen liberalleri tatmin etmeyeceğini söylüyor. Misal Obama’nın Afganistan’a takviye asker için çok uzun düşünmesi ve İran’daki muhalefete yeterli destek vermemesi, Carter’ın sergilediği zayıflık ve kararsızlığa benzetiliyor. Verdiği bir örneğe İranlılar ne der bilmem!: ‘İran Şahı 1979’da iktidarda kalabilmek için muhalefet üzerinde acımasız bir baskı kurmasına izin verilmesini istediğinde, Carter reddetti.’ Tabii Carter’ın Beyaz Saray’a Soğuk Savaş’ı sona erdirme umuduyla geldiği, fakat el mahkûm kendini Afganistan’da Sovyet işgaline direnişi destekler, savunma bütçesini artırır ve ABD’nin Ortadoğu’daki varlığını genişletmenin temellerini atar bulduğunu da belirtiyor yazar.

Su katılmamış bir ‘Wilsoncu’ olduğu aşikar Mead, Obama’nın Amerika’ya sömürge döneminden beri rehberlik eden iki okul arasında sıkıştığını düşünüyor ve içindeki Jeffersoncıyla içindeki Wilsoncuyu uzlaştıramaması halinde sonunun Carter gibi olacağından kaygılanıyor.

Mead’e göre, Obama’nın, zaten kendi partisine içkin ‘güçlü idealist Wilsoncı’ çağrıya kulak vermesi ve Çin’e rağmen Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama’yla ulu orta görüşmesi, Afganistan’da ‘yolsuz’ Karzai rejimini desteklememesi, Tahran’la iştigal edeceğim diye barışçı muhalefeti kenara itmemesi, Darfur’daki ‘soykırımcı’ Sudan yönetimine göz yummaması icap edecek. Zira Amerika’nın diğer siyasi geleneklerinin Obama’nın Jeffersoncı duruşundan hoşnutsuz olması kaçınılmaz. Mead’in izahıyla: Wilsoncular Obama’nın Jeffersoncu itidalini ‘moral ödleklik’ görür, ‘Niye, Pekin’deki diktatörlere elpençe divan dururcasına aziz Dalay Lama ile açıkça görüşülmez’ der, Jacksoncular bunun en saf anlamıyla ödleklik olduğunu düşünür, ‘İran’a karşı neden ayağa kalkılmaz’ diye de sorar. Hamiltoncular, Darfur gibi özel bir vakıada Jeffersoncu itidali anlayabilir, fakat eninde sonunda tehlikeli bir dünyada Amerikan gücünü pekiştirmekteki başarısızlıktan ürker... Velhasıl, ‘Jeffersoncı dünya görüşünün ölçülü ve sınırlı gerçekçiliği ile pahalı ama dönüştürücü Wilsoncı gündemin tezatlığı tıpkı Carter gibi Obama’nın da yakasını bırakmayacaktır’.

Obama ‘Carter sendromuna’ tutulur mu, bilmem. Lakin Amerika on yıllardır görülmedik bir ekonomik sıkıntı içinde kıvranırken, sessiz bir dünya isteyen Obama’nın işi hakikaten zor. Ve Mead’den anladığım o ki, Obama en saf Jeffersoncıysa bile Wilsoncular yakasını bırakmayacak...

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim