1. YAZARLAR

  2. Richard Falk

  3. Obama ile dünya turu
Richard Falk

Richard Falk

Yazarın Tüm Yazıları >

Obama ile dünya turu

A+A-

Barrack Obama'nın bu tarihî zaferi, dünyanın dört köşesindeki insanların, sanki kendileri seçmenmişlercesine kutlama yaptıkları ilk küresel seçimdi.

George W. Bush'un 2004 yılında yeniden seçilmesi de, dünya çapında yankı bulan bir ulusal seçimdi ama, katılma hissiyatı değil, korku ve nefret uyandırmıştı. Birleşik Devletler'in ilk küresel devlet olduğunu ve bu sebeple seçimlerinin ulusal olduğu kadar küresel bir olay haline geldiğini yavaş yavaş görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında, dünyanın bir çok noktasından bunca insanın Amerikan başkanlık kampanyasını izlemesi ve sonunda dövünmesi ya da bayram etmesi hiç şaşırtıcı değil. Tam olarak hakkı verilmeyen nokta ise, bir çok toplumda Amerikan seçimlerinin kendi ülkelerindeki seçimlerden daha çok ilgi ve coşku uyandırıyor olması. Barrack Obama'nın Birleşik Devletler'deki ezici seçim zaferi şüphesiz, çarpıcı bir başarıydı. Bu başarı aynı zamanda, Amerikan siyasal sistemine güveni tazeledi. Dünya çapındaki insanların Amerikan seçimlerinde oy hakkı olsa, Obama'nın çok daha açık farkla kazanacağını belirtmek yerinde olacaktır. Belki de bir gün, siyasal küreselleşmenin gerçekleri, Amerikan seçmen haklarının dünya geneline yayılmasına sebep olarak "küresel demokrasi"nin temellerini atar. Ancak bu, şimdilik ufukta gözükmüyor.

Amerikalılar'ın çoğunluğunun Obama'yı desteklemesinin bir çok sebebi var. Bu zafer, çok uzun bir süre boyunca ırkçılıktan kaynaklanan sıkıntılara göğüs germek zorunda kalan Afrika kökenli Amerikalılar açısından, çok önemli bir eşiğin aşılması anlamına geliyor. Bunun ötesinde, Obama'nın Birleşik Devletler'in lideri olma yönündeki iddiası, öncelikle, Irak Savaşı'na başından beri yaptığı ilkeli muhalefetten kaynaklandı. Amerika'nın Irak'a silahlı müdahalesini durdurmak konusundaki kararlığı, seçmenleri açısından son derece takdir gören bir tutumdu. Bu kararlılık, önümüzdeki bir kaç ay içinde, çekilmeye dair planların hazırlanması ve hayata geçirilmesiyle sınanmış olacak. Obama'nın seçim kampanyası, 8 yıllık George W. Bush döneminin yarattığı ve, şiddetli ekonomik gerilemeyle iyice pekişen hayal kırıklığının karşısında, değişim ve umut temalarının savunuculuğunu çok etkili bir şekilde yaptı. Obama'nın zaferi her şeyden evvel, Amerika'nın, Bush'un küresel politikaya savaşçı ve tek taraflı yaklaşımlarını reddettiğini dünyaya göstermiş oldu. Aynı zamanda, mali kriz ve ekonomik sonuçlarıyla, sadece New York Borsası'nın değil, geniş Amerikalı kitlelerin işine yarayacak politikalarla baş edilmesi konusundaki istekliliğin ifadesi anlamına geliyordu. Bu, piyasalar ve bankalar üzerinde, bir hayli gecikmiş bir düzenleyici otorite anlamına geliyor. Bu yenilikçi istikametler, Amerikan halkı içinde geniş destek bulacak, ancak, her aşamada, işlerin mevcut halinden çıkarı olanlara toslayacak. Vatandaşlar içinde bulunduğumuz ekonomik krizin acıları, gerilimleri ve zorluğunu daha yakından hissettikçe, şu anki neşe yerini hayal kırıklığına bırakabilir. Yeni başkanın önündeki fırsatlar heyecan verici. Ayrıca, liderlik vasıfları göz önüne alındığında, erişilebilirler de. Ancak, zorlukların, en azından kısa vadede, herhangi bir liderin baş edemeyeceği ölçüde olabileceğini de dikkate almalıyız. Şu an egemen olan ruh hali, hiç görülmemiş yoğunluktaki umutlu ve yüksek beklentiler. Bu, Washington'a yenilikçi bir azim getirecektir, ama bir taraftan çok daha yoğun bir hayal kırıklığına kolayca dönüşme ve hatta ihanet suçlamalarına yol açma tehlikelerini barındırıyor.

Hemen önüne gelecek olan dış politika meseleleri; terörle savaş, Irak'tan nasıl çekilineceği ve Afganistan'da istikrarın nasıl sağlanacağı. Obama'nın Amerika'nın Irak'taki savaşçı rolünü mümkün olan en kısa zamanda – sürecin 26 ayda tamamlanacağına dair verdiği söze az çok sadık kalarak- sonlandırmak için elinden geleni yapacağına şüphe yok. Bu çabanın başarısı büyük ölçüde, son zamanlarda dinginleşen Irak'taki savaşçı güçlerin çekilme sürecinin başlangıç aşamasında ne yapacağına bağlı ve bunu şimdiden öngörmek imkansız. Irak'taki zıt grupların, güç paylaşımı düzenlemeleri ve verecekleri ödünlerin alternatifinin uzun ve kanlı bir iç savaş olduğunu farkına varması durumunda, çekilme çok zorlu olmayacaktır. Ama böyle iyimser bir bakış gerçekleşmeyebilir. Peki o zaman ne olacak? Hükümet karşıtı gruplar Maliki hükümetinin Amerikan desteğini kaybettiği durumdaki irade ve kapasitesini sınamak isteyeceklerinden, Amerikan birliklerinin çok hızlı bir şekilde çekilmesi, Irak'ta şiddetin hızla artmasına sebep olacaktır. Eğer bu ikinci senaryo gerçekleşirse, Obama'nın üzerine, çekilmeyi durdurması, hatta izlenen yolu tersine çevirmesi yönünde önemli baskı uygulanacaktır. Böyle bir durumda, Obama'nın, Irak'ta bedeli yüksek bir yenilgiyle suçlanmaktan kaçınma eğiliminde olması kuvvetle muhtemel. Cumhuriyetçi kanattan gelen eleştiriler, şüphesiz, askeri varlığı sınırsız uzatma yönündeki Bush/McCain stratejisinin devam ettirilmesi durumunda Irak'ta böylesi bir gerilemenin yaşanmayacağını iddia edecektir. Ulusal kendi kaderini tayin mücadelesinde dış müdahalenin yer aldığı her durumda olduğu gibi, her türlü siyasi karara belirsizlik eşlik edecek. Obama'nın Irak Savaşı'na karşı çıkmasının ne kadar yerinde bir karar olduğu çoktan doğrulandı. Ancak şu an savunduğu bir an evvel çekilmenin mevcut koşullarda hayata geçirilebilir olup olmadığı, önümüzdeki aylarda belirsizliğini koruyacak. Bu risklerin gölgesinde, Obama'nın danışmanları, Irak'ta muğlak bir siyaset izlemeyi ve çekilirmiş gibi yaparak bölgedeki Amerikan birliklerinin büyük kısmını bölgede bırakmayı, Irak'ta da önemli bir askeri varlığı tutmaya devam etmeyi tercih edebilir. Böyle bir tedbire başvurması durumunda, Obama, Washington ve medyadan gelen muhafazakar eleştirileri bir süreliğine dindirmekle birlikte, seçilmesi için çok çaba gösteren genç destekçilerinin sert eleştirilerine maruz kalabilir. Obama'nın hakim siyasî eğilim ile kendi tabanı arasındaki bu ipin üzerinde özellikle dış ilişkiler meselelerinde nasıl yürüyeceğine dair vereceği karar, başkanlığının ilk aylarına damgasını vuracak.

Obama aynı anda, hem Afganistan'da Taliban'ın yeniden güçlenmesi ve Kabil'deki merkezi hükümetin güçsüzlüğünden dolayı gittikçe kötüleşmekte olan güvenlik sorunlarıyla hem de Pakistan'da konuşlanmış olan sınır aşırı saldırgan güçlerle baş etmek zorunda kalacak. Başkanlık kampanyası esnasında Obama, terörle mücadele konusunda, bu son derece gerekli "savaş"ın ilan edilmesinin gerekli olup olmadığını bir kez olsun sorgulamaksızın, Afganistan'daki Amerikan askeri varlığının güçlendirilmesi gerektiğini savunduğu; ve terörle, dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, kanunlar ve istihbarat operasyonları güçlendirilerek ve hükümetler arası işbirliğinden azami faydalanılarak mücadele edileceğini dile getirdiği orta yolcu bir yolu seçti. McCain de Obama da Afganistan'a en az 32.000 ek Amerikan birliği gönderilmesini savunmuştu. Obama, Irak'tan ayrılan bazı birlikleri Afganistan'a aktararak zaten son derece gergin durumda olan askeriyenin daha da zor durumda kalmaktan kurtarılabileceğini savunuyordu. Burada söz konusu olan, Obama'nın iki savaşa ikili bakışı: Irak Savaşı'nı yanlış bir adım, Afganistan Savaşı'nı ise, kaynakların ve dikkatin Irak'a yöneltilmiş olması sebebiyle sonucu getirilemeyen, 11 Eylül'e doğru bir cevap olarak görüyor. Obama, Bush idaresinin her iki yanlışını da düzeltmek istiyor ama bir yandan da, 'teröre karşı savaşın', en azından El Kaide'yle savaşın, doğru bir şey olduğunu, ve, rejim değişikliği de dahil olmak üzere, Afganistan'daki askeri girişimin gerekli olduğu yönündeki temel görüşe katılıyor görünüyor. Obama aynı zamanda, İslamabat'ın onayı olmasa bile, Usama Bin Laden'in, ya da El Kaide sığınaklarının varlığına dair güvenilir istihbarat olması durumunda Pakistan'a saldırı gerçekleştirilebileceğinden de bahsetmişti.

Afganistan'a duyulan bu yeni ilginin en rahatsız edici yanı, uzak bir yabancı ülkede Amerikan çıkarlarını savunmak için kontrgerilla doktrinine kayıtsız şartsız bel bağlaması. General Davis Petraeus, kontrgerilla doktrin ve uygulamasını, Amerikan askeri güçlerinin, halkı kazanmasının ve yerel kültür ve dine saygı göstermeleri gerektiğini teslim ederek akıllıca bir şekilde değiştirdi, ama hâla kontrgerilla. Yani, yabancı askerî güçlerin siyasal hayata müdahalesi olarak kalmaya devam ediyor, ki bu, post-kolonyal uluslararası ilişkiler döneminde, kaçınılmaz olarak, egemenlik haklarına saldırı anlamına geliyor. Başka bir deyişle, bu şu demek oluyor ki, Afgan halkının önemli kısmı ülkelerindeki Amerikan girişimini kuşku ve düşmanlıkla karşılayacak ve direniş çabalarına destek olma eğiliminde olacak. Taliban rejiminin, aynı Saddam Hüseyin'inki gibi, baskıcı olduğuna dair hiç bir şüphe yok. Ancak, sürdürülebilir bir açılımın askeri yöntemlerle elde edilebileceği bir hayli şüpheli; ayrıca en iyi ihtimalle bedeli çok yüksek ve yıkıcı bir çabayı gerektiriyor ve genellikle, bu gibi durumlarda, müdahil güçler kendilerini bir bataklığın içinde bulurlar. Bu, Vietnam'daki Amerikan yenilgisinin en önemli dersiydi ancak dış politikadaki egemen güçler bunu hala anlayabilmiş değil. Her seferinde denenen, kontrgerilla taktiklerini, başarıya ulaşmasını teminen bir miktar değiştirmek. Başkan Obama kendisini Afganistan'ın savaş alanlarının tuzağına düşürürse çok yazık olur. Afganistan ve Pakistan'daki El Kaide varlığının karşısında sınırlı bir şekilde durulması çok daha anlaşılır olurdu; ancak, yabancı bir devleti siyasal açıdan yeniden yapılandırmaya çalışmak bambaşka bir iş. Britanya İmparatorluğu'nun, ve hatta yanı başındaki Sovyet devletinin bile Afganistan'ın siyasî kaderini kontrol altına alma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı üzerinde kafa yormak yerinde olacaktır. Obama'nın başkanlığından beklentilerin, Amerika'nın Afganistan'daki hedeflerinin hatalı ve akılsızca bir şekilde yükseltilmesi sonucu heba edilmesi çok üzücü olur.

Obama'nın başkanlık döneminin bir diğer acil gündemi İran olacak. Obama, başkanlık kampanyası esnasında, İran da dahil olmak üzere, düşman ülkelerin liderleriyle ön şartsız olarak görüşmeye hazır olduğunu açıklaması sebebiyle eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Obama'nın, şu an sahip olduğu uluslararası itibarı riske atma pahasına, İran'ın nükleer programının nükleer silah üretmekle sonuçlanmayacağı garantisini vermek konusunda çok istekli olan Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'la erken bir görüşme yapıp yapmayacağını göreceğiz. Böylesi bir diplomasi her iki taraf açısından da kumar anlamına gelir. Başarıyla sonuçlanırsa ve Irak'tan çekilme de sorunsuz bir şekilde ilerlerse –hele buna bir de Amerikan güçlerinin çekilmesi esnasında İran'ın, Irak'ın istikrarına destek olması eklenirse- Obama'nın yaklaşımının bilgece olduğu kanıtlanmış olur ve bu, Orta Doğu'da barış ve güvenliğe dair umut verici bir barışçı yaklaşımın başlangıcı olabilir. Ama böyle bir girişim başarıya ulaşmazsa, ki bu çok daha muhtemel görünüyor, o zaman, hem Obama'nın Amerikan dış politikasını köklü bir şekilde değiştirebilme kapasitesi çok ciddi zarar görür hem de bölgesel gerilimler artabilir ve hatta savaş cephesi bile genişleyebilir.

Başkan olarak Obama'nın önünde duran en kıymetli fırsatlardan birisi, nükleer silahsızlanma konusunu tekrar gündeme getirmek. 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, dünya liderlerinin gelecekten endişelenmesine ve bu silahların daha fazla geliştirilmesini ve yeniden kullanılmasını engellemek yönünde anlık bir kararlılığa sebep olmuştu. Süper güçlerin silahlanma yarışına girdiği ve nükleer silah sahibi olan ülkelere yenilerinin eklendiği Soğuk Savaş dönemi bu kararlılığı unutturdu. Bu kitle imha silahlarının varlığı ve yayılmasının Dünya düzenini ciddi şekilde tehlikeye attığı bilinci, İkinci Dünya Savaşı bittiğinden bu yana yerleşmiş değil. Ama 21. Yüzyılda nükleer silahsızlanmayı savunmak artık sadece, hükümet çevrelerinin dikkate almadığı bir barış hareketi değil. Kimisi muhafazakar olmak üzere, önde gelen bir çok politikacı, nükleer silahsızlanmayı savunuyor: Henri Kissinger, eski Cumhuriyetçi Dışişleri Bakanı George Shulz, Eski Demokrat Savunma Bakanı William Perry ve Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi'nin eski başkanı Sam Nunn. Bu konudaki argümanları, Wall Street Journal'da yayımlanan, küresel güvenlik konusunu realist yaklaşımla ele alan ve Amerikan ulusal çıkarlarını savunma kaygısıyla şekillenmiş olan çok yazarlı iki makalede ortaya koyuluyor.

Nükleer silahların yayılmasını önleme rejiminin gitgide delinmesi sebebiyle, Birleşik Devletler'in nükleer silaha sahip olmasının, müzakereler sonucu ve gözetim altında azaltılmalarından daha tehlikeli olduğunu savunuyorlar. Obama da McCain de nükleer silahlardan arınmış bir dünya arzuladıklarını bildirdi ama her ikisi de herhangi bir öneride bulunmadı. Uluslararası arenanın bir çok gözlemcisi, Sovyet çöküşünden bu yana, bu tür silahların karaborsa ya da hırsızlık yollarıyla radikal grupların ellerine geçmesinden endişeleniyor. Benzer kaygılar, nükleer sahibi Pakistan'a köktencilerle sağlam bağları olan bir hükümet gelmesi durumunda ne olacağına dair spekülasyonlar da eşlik etti. Obama'nın nükleer silah sahibi devletlere on veya yirmi yıl içinde nükleer silahlardan tamamen arındırmaya yönelik büyük bir konferans önermesi, çok büyük ihtimalle bir çok devlet tarafından kabul görecek ve bir çok halk tarafından coşkuyla karşılanacaktır. Sekiz nükleer silah sahibi devlet arasında bir uzlaşmaya varmak elbette kolay olmayacaktır, ancak, Birleşik Devletler'in samimiyetle sahip çıkması durumunda, bu, zahmete değer bir girişim olacaktır. Ayrıca, fikir ayrılıkları sebebiyle başarısızlığa uğrasa bile, böylesi bir gayret Obama'nın dünya işleri konusundaki ahlaklılık iddiasını korumasını sağlayacaktır. Nükleer silahsızlanmayı Amerikan siyasî gündeminde yukarılara yerleştirmek, aynı zamanda, küresel sivil topluma, geniş kitlelere seslenen uluslarüstü bir hedef vermiş olacak.

Şu sıralar, jeopolitik peyzajın değişmekte olduğunu teslim eden bir çok yorum ortalıkta dolaşıyor: Çin ve Hindistan'ın yükselişi, Avrupa Birliği'nin ortak gücü ve Latin Amerika'nın sola doğru kayması. 1990'ların tekkutuplu dönemi kesinlikle geçti ve öyleye benziyor ki, Obama'nın başkanlık dönemi, dünyanın çokkutupluluğu gerçeğini kabullenecek. Öte yandan, uluslararası işbirliği mekanizmalarına, son yıllarda olduğundan çok daha fazla bel bağlayacak. Obama liderliği inşallah, geçtiğimiz Ağustos'ta Gürcistan'ı savunmaya yönelik neokonservatör çağrılarda ve büyük güçlerin rekabetine dayanan yeni bir uluslararası ilişkiler evresine girildiğine dair uyarılarda açıkça görülen Soğuk Savaş'ın yeniden canlanma tehlikesini engellemek için elinden geleni yapacak. Dünya meselelerindeki olumlu bir gidiş, Avrupa'nın öncülüğünü ettiği bölgeselciliğin Asya'da, Latin Amerika'da ve Afrika'da yeniden canlanması. Bu gelişme, Washington'u çok daha mütevazi bir küresel duruşu kabullenmeye teşvik edecek yeni işbirliği ve barışı koruma teamüllerinin doğmasını sağlayabilir. Bu da, Amerika'nın mevcut denizaşırı girişimlerinin, kendi halkının ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini tükettiğini kabullenmesine dair çetin süreci başlatabilir.

Çoktaraflılığın yeniden devreye girmesinin, karşılığını, hem Birleşmiş Milletler'e daha yapıcı bir yaklaşımda, hem de iklim değişikliği konusunda ortak bir küresel stratejide bulması kuvvetle muhtemel. Ancak bu noktada da, edilen vaat eyleme dönüşmeyebilir. Obama'nın başkanlık döneminin, bilhassa, kredi krizine, ipotekli evlerin kaybedilmesine, işsizliğin yaygınlaşmasına, devasa mali açıklara ve ulusal üretimin düşmesine sebep olan şiddetli ekonomik düşüş sebebiyle, iç meselelere öncelik vermesi muhtemel. Sonuç olarak, herhangi bir siyasi liderin, arka sıralardaki küresel zorluklarla etkin şekilde mücadele etmek için gerekli kaynakları sarf edecek siyasi iradeyi göstermesi mevcut durumda imkansız gibi.

Amerika'nın mevcut durumu, hem çok ciddi yapısal adımlar, hem de hayatî önemde siyaset değişiklikleri gerektiriyor. Şimdilik, ne Obama'nın ne de danışmanlarının bu şekilde düşündüğüne dair herhangi bir imare yok. Birleşik Devletler'in Obama'nın verdiği sözleri tutabilmesi, ya da daha mütevazi olursak, içinde bulunduğu zorlukların üstesinden gelmesi, bazı temel önlemleri almaksızın mümkün değil. Bunlar, yurtdışındaki bir çok askeri üssün kapatılması, denizlerdeki askeri varlığını ciddi miktarda azaltılması ve nükleer savunmaya ve uzayın askerileştirilmesine yönelik programların durdurulması anlamına gelecek olan askeri harcamaların % 50 oranında azaltılması. Bu aynı zamanda, nükleer silahsızlanma için elden gelenin yapılması ve kontrgerilla ile önleyici savaş doktrininin terk edilmesi anlamına geliyor. Aynı zamanda, sermaye odaklı neoliberalizm siyasetinden halk odaklı Keynezyen politikalara ani bir dönüş de gerektirecektir. Bu yönlerde kararlı bir şekilde ilerlemenin Obama'nın ilk başkanlık döneminde çok mümkün olmayacağını göz önüne alırsak, sonradan umutsuzluğa düşmeyi ve riyakarlıkla suçlamayı engellemenin yolu, beklentileri azaltmaktan geçiyor. Ama aynı zamanda, bazı etkili bağımsız seslerin bu daha derin mücadelelere dikkati çekmeye devam etmesi gerekiyor.

Özellikle yakın gelecekte Irak Savaşı'nı sonlandırmayı ve İran'la gerilimleri azaltmayı başarması durumunda, Obama'nın başkanlığı Türkiye'yi olumlu yönde etkileyecektir. Amerika'nın bölgesel ve küresel işbirliklerini daha fazla teşvik etmesi beklendiğinden, mevcut Türk hükümetinin bu politikayla tam uyum içindeki bölgesel inisiyatifleri Washington tarafından olumlu karşılanacaktır. Bu anlamda, Rusya'nın Hazar Bölgesi'ndeki iddialı duruşuna Türkiye'nin verdiği yaratıcı cevap ve İsrail'le Suriye arasındaki barış görüşmelerini kolaylaştırmak için göstermekte olduğu takdire şayan gayret, bunları bölgesel temelli dış politika yükünü paylaşmanın bir yolu olarak algılaması muhtemel Obama idaresi tarafından memnuniyetle karşılanacaktır. Eğer bu yorum doğrulanırsa, Obama'nın daha güvenli, barışçı ve adil bir dünya için yorulmaksızın çalışma sözünün inanılırlığı bir hayli artacak.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT