O kadar güç mü? Parmaklar tetikten çekilse, silahlar susmuş olmaz mı?

10.05.2009 16:42

Hasan Cemal

En nihayet sonuncu yazıya gelebildim. Sabah vakti bilgisayarın başına oturdum.
Ne yazayım?
Nasıl bitsin?
Kafamın içinde o kadar çok şey uçuşuyor ki. Her zamanki gibi gereğinden çok not almışım defterime. Anlaşılan biraz da yoruldum, gerildim.
Şimdi kafamı toplayıp en makul olanı, en yalın biçimde yazmak istiyorum.
Ama nasıl?..
Ankara’da 1960’ların ilk yarısında siyasal bilimler okudum. Mülkiye’deki hocalarımızdan Kürt sözcüğünü hiç duymadan, ders kitaplarımızda Kürt sözcüğünü hiç okumadan Türkiye’nin siyaseti, sosyolojisi, tarihi öğretildi.
Kürtler yoktu çünkü...
Sadece Türkler vardı.
Devlet böyle diyordu.
Yıllar geçtikçe hayat bana Kürtlerin varlığını öğretti.
Evet, Kürtler vardı.
Ama Kürt sorunu yoktu bu kez.
Hatta Kürt sorunu demek vatan hainliği ile eşanlamlıydı. Kürt kimliği devletçe inkar ediliyordu ama buna da kimsecikler ses etmiyordu. Siyasetin gündeminde yoktu böyle bir konu...
27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, bütün askeri idare yıllarında özellikle Kürtlerin, Kürt aydınlarının yaşadıkları acılara gözler kapalı kaldı.
Bu açıdan ben de, özellikle 12 Eylül’de gazeteci olarak görev ve sorumluluklarımın gereğini doğru dürüst yapmamıştım.
1984 yılı geldi.
Ağustos ayında Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla PKK çıktı sahneye. Patlayan silahların sonraki yıllarda devletin resmi belgelerine 29. Kürt isyanı olarak yazılacağını o tarihte kestirebilen pek yoktu.
Terör deyip geçti siyasetçiler.
Eşkiya deyip dudak büktüler.
Kökleri görülemedi sorunun.
Bu arada yangın parladıkça parladı. Siyasetçiler her seferinde ‘tünelin ucundaki ışık’ edebiyatı yaptılar ama ne şiddet bitti, ne de PKK...
1984’ü, 1985’i anımsıyorum.
Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasından daha çok devletin ezberlerinden, resmi klişelerden oluşan genel yazılar yazıyordum o yıllarda. ‘Terör ve şiddet’i kınamakla görevimi yerine getirdiğimi sanıyordum.
Evet, PKK siyaset tarzı olarak terör ve şiddet eylemlerini benimsemişti. Çoluk çocuk demeden, sivil asker demeden öldürebiliyordu.
Malum slogan Apo’ya aitti:
“Öldürelim, otorite olalım!”
PKK dağa çıkan, devlete silah çeken bir örgüt olarak yasaları çiğniyor, suç işliyordu. Böyle bir durumda, devletin PKK’ya karşı mücadelesi ‘meşru’ydu, ‘haklı’ydı.
Bu konuda çok yazdım.
Ama zamanla bir şeyi de görmeye başladım. Terör, terör örgütü, terörist başı demek yetmiyordu.
Sorun neydi?.. Neresinden yakalamak lazımdı sorunu? PKK bir ‘sonuç’tu çünkü. Gerçek neden ‘Kürt sorunu’ydu.
Bunu daha iyi anlamak için Güneydoğu’da, Kuzey Irak’ta dolaşmaya başladım. Özellikle 1990’ların başından itibaren Kürt coğrafyasında, Kürt diasporasında dolaşırken de Kürt sorununu, Kürtlerin tarihini, kültürünü, dertlerini, acılarını öğrenmeye başladım.
Bu arada Kürt partileri kuruluyordu. Kuruldukça kapatılıyor, ama tabela değiştirip yeniden yola devam ediyorlardı. HEP DEP oluyor, HADEP DEHAP oluyor, sonra DTP sahneye çıkıyor, Kürt siyaseti sona ermiyor, gelişmesini sürdürüyordu.
Yani, bir yandan devletin ezberleri, resmi klişeler... Öte yandan hayatın kendisi... Terörlü, teröristli, terörist başlı, vatan hainli söylem devam ediyordu ama PKK da Kürt kitleleri içinde kök salıyordu.
Gezdikçe bu gerçeği gördüm.
Yıllar içinde şunu da gördüm:
Kürt olan herkes elbette PKK’lı değildi, PKK’yı sevmiyordu, ama Kürt sorunu ile PKK’yı birbirinden ayırmak da kolay değildi. Öyle PKK’yı görmezlikten gelerek Kürt sorununu barışçı bir çözüm rayına oturtmanın da uzak ihtimal olduğunu fark etmeye başladım.
Evet, PKK eli silahlı bir örgüttü. Şiddet ve terörü de siyaset tarzı olarak benimsemişti. Bu çerçevede suç işliyordu. Onun için de PKK’ya karşı devletin mücadelesi ‘meşru’ydu, hatta ‘haklı’ydı.
Ama bunu tekrarlamakla sorun bitmiyordu, çeyrek yüzyıldır da bitmemişti.
Bir yandan şehitler veriliyor, canlar yanıyordu, ama devletin de çok büyük yanlışları vardı, bu sorunu azdıran... Bu yanlışlar da Kürtlerin, Kürt analarının yüreğini dağlamaya devam ediyordu.
İşte asıl mesele buydu.
Dün de öyleydi, bugün de.
Çok özetle:
Kürt sorunu bu ülkede eğer barışçı bir çözüm rayına oturtulacaksa PKK da, DTP de görmezlikten gelinemez.
Bu açıdan 29 Mart da bir ders sayılabilir. Çünkü, seçimlere giderken ‘asker desteği’ni de arkasına aldığı söylenebilir AKP’nin Güneydoğu’da. Örneğin 29 Mart’a kadar operasyonlara ara verdi, PKK’nın üstüne hemen hiç gitmedi asker...
Bir senaryo böyle yazıldı.
DTP oy kaybedecekti birinci bölümde. İkinci bölümdeyse, galiba, PKK’nın Kuzey Irak’ta Türkiye, Amerika ve Barzani yönetimi tarafından kıskaca alınarak bitirilmesi gündeme gelecekti.
Senaryo buydu.
Ancak DTP oy kaybetmedi, tersine arttırdı. DTP’nin belediye başkanlıklarının sayısı azalmadı çoğaldı. PKK da DTP oyları artsın diye tüm ağırlığını koydu. Ve Tayyip Erdoğan için Kürt oyları bu kez hayal kırıklığı oldu.
Şimdi ne yapmalı?
Senaryonun ikinci bölümü uygulamaya konabilir mi? Mümkün mü? Böyle bir senaryonun gerçekleşmesinin sınırları ne olabilir? Nereye kadar sonuç verebilir?
Benim tercihim çok açık:
Silahlar susmalı!
29 Mart öncesinde yaşanan son 25 yılın en sakin kışında olduğu gibi silahlar susmalı. Dünkü yazımda belirttiğim gibi parmaklar tetiğe uzunca bir süre basmamalı. İki taraftaki ‘şahinler’in muhtemel provokasyonlarına karşı olanca uyanıklık içinde ve perde arkasında ciddi bir diyalog mekanizması kurulup, işletilmeli!
İyi pazarlar!

MİLLİYET

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim