O Duvarın Önünde 4 Suriyeli Çocuk Bize Bakıyordu!

29.04.2015 00:31
O Duvarın Önünde 4 Suriyeli Çocuk Bize Bakıyordu!
'Ne yapsak' diyorum kendi kendime. Ne yapsak da sizin şu güzel yüzünüzü gülümsetebilsek? Verdiğimiz bisikletlerle bir koşu gidip 'şehit babanızı' geriye getirebilir misiniz? Oyuncak bebeklerle kendinize yeni bir ülke kurabilir misiniz?

İsmail Kılıçaslan / Yeni Şafak

Şanlıurfa'nın kenar mahallelerinden birinde, inşaat halinde bir evdeyiz. Elektrik yok. Banyo yok. Üstelik bu 'ev'e kira da ödeniyor.

Evde 4 oda var toplamda. Bu dört odanın her birinde bir aile kalıyor. Mesela bir odada kocası şehit olmuş bir kadın yaşıyor 7 çocuğuyla birlikte.

Bu dört kardeşi o evin koridorundaki duvara dayanmış, beklerken buluyorum. İsimlerini soramıyorum. Gülümseyemiyorum onlara. Çünkü zaten onlar, sözlüklerinden 'gülümseme' kelimesini çıkaralı epey olmuş. Yüzlerine bakınca derhal anlıyorsunuz bunu. 'Gülümsemek', 'gülümseyebilmek' ne lüks bir duygu imiş, derhal farkına varıyorsunuz.

Sonra gözleri… Sonsuz güzel gözleri…

Çocukların gözlerinde böylesi bir 'keder' görmeye hiç alışık değiliz ki biz. Çocuk dediğinin yüzü de güler, gözü de.

Birbirimize bakıyoruz çocuklarla. Kısacık, ama çok uzun bir an bu. Susuyoruz karşılıklı. Anlatacak bir şeyleri olmadığından değil; anlatacak bir şeylerim olmadığından değil. 'Susmak' fiilinin hakkını vermek ister gibi susuyoruz. Bu suskunluğun içinde gizli tüm çığlıkları, tüm acıları, tüm kederleri duyuyoruz karşılıklı. Eminim bundan.

Yüzleri… Sonsuz güzel yüzleri… Yüzlerine bakıyorum… Her birinin yüzünde kızımdan bir parça buluyorum. Onlar da bakıyor yüzüme. Belki de, babalarından bir iz, bir kıvrım arıyorlar benim hiçbir işe yaramaz suratımda.

Koşup sarılmak, sarılmak, sarılmak istiyorum. Olmuyor. Yapamıyorum. Bir şey, adını bilmediğim bir şey 'mıh' gibi duruyor ayaklarımın üzerinde. Kıpırdayamıyorum.

Etrafta insanlar var. Hayır, yalan söyledim. Etrafta kimsecikler yok. Bu dört kardeşten ve benden başka kimsenin olmadığı bir ıssızlık şu dakika dünya…

Üzülüyor muyum? Hayır. Üzülmek başka bir şey… Şu dakika, şu saniye hissettiğim şey üzüntü değil. Kelimenin bütün çağrışımlarıyla birlikte 'utanç' yaşadığım şeyin adı. Dünyada benden başka insan, benden başka Müslüman, benden başka komşu yokmuş ve ben bu insan evlatlarına, bu Müslüman yavrulara, bu komşu çocuklarına borcumu asla ödeyemeyecekmişim gibi bir utanç. Birazdan bir katil onları öldürmek için gelecekmiş ve ben bu çocuklardan yüzümü çevirecekmişim, oradan kaçacakmışım gibi bir utanç. Ayakkabımdan, gömleğimden, telefonumdan, montumdan… Geçiniz bunları. Derimden, etimden, tırnaklarımdan, saçlarımdan tiksiniyormuşum gibi bir utanç.

'Ne yapsak' diyorum kendi kendime. Ne yapsak da sizin şu güzel yüzünüzü gülümsetebilsek? Verdiğimiz bisikletlerle bir koşu gidip 'şehit babanızı' geriye getirebilir misiniz? Oyuncak bebeklerle kendinize yeni bir ülke kurabilir misiniz?

Ne yapsak sizin için? 5 liralık kısa mesaj ile tamamınızı kurtardığını düşünen şu yaralı bilinçlerimizi harekete geçirmek için elden bir şey gelir mi? Birbirimizi seccadelerimizin rengi için tekfir edip dururken sizin tükenip yitiğinizi, kaybolup gittiğinizi anlatmanın bir yolu var mıdır?

Ne yapsak sizin için? Sizi dilenci, sizi dolandırıcı, sizi korkak zanneden şu azgınlar topluluğunu dize getirmek için ne yapsak?

Siz onları bilmezsiniz yavrucaklar. Onlar, bu ülkede değil sizin, kendilerine benzemeyen herhangi bir insan tekinin yaşıyor olmasından rahatsızdırlar. Sizin çocuk olduğunuzu bilmez, bilseler de anlamaz onlar. 'Kuyruklu Kürt bunlar' derler, 'pis Arap' derler, 'dilencilikle senden benden rahat yaşıyorlar' derler, 'bana ne ülkelerinde savaş varsa' derler.

Yüzlerinizi görüyorlardır ve yüz çeviriyorlardır sizden. 'Aman her yer de bunlarla doldu, mecbur muyum ben bunların kokularına tahammül etmeye' derler. 

Unuturlar 2,5 milyon kişi olduğunuzu güzel çocuklarım benim. Biriniz bir küçük kötülük etse faturayı hepinize keserler. Biriniz bir şey çalsa tamamınız hırsız olur. Sizin geleceğinizi çalan o suratsız diktatörlerin, sizin umudunuzu elinizden alan o meymenetsiz katillerin en büyük hırsız olduklarını bir dakikalığına olsun zahmet edip düşünmezler. 
Sizi görmezlerse sorunları bitecektir. AVM'lerine, kafelerine, parklarına döneceklerdir huzur içerisinde…

Bense diyorum ki yavrucaklar. Aslında bize en ağır geleni size bakıp insanlığımızla yüzleşmek zorunda kalmak… Ölesiye korkuyoruz bundan. O yüzden size, sizin sonsuz güzel yüzlerinize, sizin sonsuz güzel gözlerinize bakmıyoruz, bakamıyoruz.

Biz size bakmaktan çok korkuyoruz. Çünkü bakarsak 'o büyük insanlık ideali'mizin yaldızları tek tek dökülecek.

Bir yalanın içinde yaşayıp gitmenin adıdır size bakmamak. Bizi boşuna 'gerçeğe' çağırmayın çocuklar. Gelemeyiz.

Ölen dayım mıydı, hayır hayır amcamdı

Sevgili Gürçim Yılmaz anlatmıştı. Suriyeli şair Amal Kassir'i Gaziantep'teki mülteci kamplarına götürdüğünde şahit olmuş. Ziyaret ettikleri okullardan birinde konuştukları bir çocuk dümdüz anlatıyormuş: 'Babam öldü. Babaannem öldü. Dedem öldü. Ağabeyim öldü. Dayım öldü. Bir dakika. Ölen dayım mıydı, hayır hayır amcamdı. Dayım yaşıyor.' 
Aile fertlerinden hangisinin öldüğünü, hangisinin hayatta olduğunu karıştıracak kadar çok insan kaybetmiş çocuklar. 

Dünya bitmiştir. Buraya kadardır. Sessizce dağılabilir ve kıyameti bekleyebiliriz.

Peki ne olacak bu mülteciler?

 Şanlıurfa'da konuştuğumuz insanlar genel olarak mültecilerin şehirde oluşturdukları sorunlardan şikayet ediyorlar. Ve aslında şikayetlerinin doğrudan 'ahlaksız bir kazanç' için bizatihi Şanlıurfalılar tarafından ortaya çıkarıldığını görmezden gelmeyi seçiyorlar.

İki ana şikayet konusu var. İlki, mülteciler yüzünden artan kira bedelleri. Urfa'da kiralar fırlamış gitmiş. Gidecek hiçbir yeri, yapabilecek hiçbir şeyi olmayan mülteciler ev kiralamak istediğinde Urfalı ev sahipleri çok yüksek kiralar talep etmişler. Mülteciler de, bu yüksek kiraları ödeyebilmek için 2-3 aile aynı evde yaşamaya başlamışlar. 'Kiram gelsin de, ne olursa olsun' diye düşünen ev sahipleri de kiraları artırdıkça artırmış.

Bunun, basit bir 'köylü kurnazlığı' olduğunu düşünmek yerine 'hepsi bu mültecilerin suçu' diye düşünmek, Şanlıurfalı dostlarım alınmasın ama tam bir akıl tutulması bence. İnsanların çaresizliğinden yararlanıp 'vahşi birer kapitaliste dönüşen' ev sahiplerinin suçunu mültecilere yıkmak yakışmaz Urfa'nın 'şanlı' insanlarına.

İkinci problem de aşağı yukarı benzer. Eskiden 50-60 lira olan işçi yevmiyeleri mültecilerden sonra 20-30 liraya kadar düşmüş şehirde. Urfalılar, mültecilere isyan ediyor. Güzel kardeşim. Mülteciye isyan edeceğine, 3 kuruş fazla kazanmak için seni dakikasında satan, o işi senden 10 lira düşük yapıyor diye seni sömürdüğü gibi mültecileri de sömürmekte bir beis görmeyen Urfalı hemşehrine isyan et.

Seni iş güvenliği olmayan, sosyal güvencen olmadan çalıştıran vahşi kapitaliste gücün yetmeyince senin bir alt sınıfın olarak gördüğün zavallı mülteciye mi diktin gözünü? Ayıp değil mi?

Burada denebilir ki, 'kardeşim, devlet baksın mültecilere.' İlk anda haklı gibi görünen bu itirazı biraz kazıyınca altından çıkan bir gerçek var. Onunla yüzleşelim mi? 

Şu an Türkiye'de, sayıları günden güne artan 2,5 milyonu aşkın mülteci var. Dünyanın hangi devleti, 2,5 milyon insana aynı anda bakabilir?

Eğer 'niye açtık o zaman kapıları' diyen bir hödük değilseniz bu sorunun cevabını biraz düşünmenizi öneririm. 

Evet. Hatırı sayılır bir mülteci kitlesine devlet, bir o kadarına da STK'lar eliyle millet bakıyor. Ancak 2,5 milyon insandan söz ediyoruz yahu. İnsaf. 

Bir ruh bid dem nefdike Suriyya

Üsküdar Belediyesi'nin muazzam kampanyası çerçevesinde Şanlıurfa'daki mülteci çocuklara oyuncak dağıtırken çıktı karşıma bu küçük eylemciler. 40 kişi kadardılar. Ellerinde salladıkları Türkiye bayrakları ile tekbirler getirip sloganlar atıyorlardı. 'Kanımız, canımız sana fedadır Suriye' diyorlardı. 'Beşşar, düzenin değişmesini istiyoruz' diyorlardı. Tören yapılan okulun bahçesinde yaklaşık 20 dakika sloganlarla dolaştılar. 

Çocuklara katılıp bir süre ben de slogan attım. Gülümsedik birbirimize.

Çocuklar elbette bu 'eylemi', 'eylem' olsun diye değil; oyun oynamak ve eğlenmek için yapıyorlardı. Çünkü onların dünyasında oyun demek tam olarak bu işte.

Bir abimiz, Suriyeli çocukların bir oyununu anlatmıştı. Bir tarafın 'mücahit', bir tarafın 'Beşşar', bir tarafın da 'Devle' (yani IŞİD) olduğu bir oyun. Oyunun kuralı çok basitmiş. Mücahitler, Beşşar ve Devle'ye aynı anda saldırabiliyorlar. Ancak Devle ve Beşşar gruplarının birbirlerine saldırması yasak. Sadece mücahitlere saldırabiliyorlar. Hatta dilerlerse ittifak da kurabiliyorlar. 

Aman. Çocuk oyunu işte…

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim