Nükleer silahlar, yeni güç dengeleri ve İran

08.10.2009 02:10

Beril Dedeoğlu

Ekonomik küresel krizlerin bertaraf edilmesi yolunda gösterilen çabaların aynı zamanda eşitsizlik, adaletsizlik, haksızlık, mağduriyet ile kazanç-kayıp kavramlarının yeniden soruşturulmasına yol açtığını söylemek mümkün.

Kavramların yeniden ele alınıyor olması, küresel güç dengelerinde hem oyuncuların hem de davranış kalıplarının yeniden değerlendirilmesini de gerektiriyor. 2. Dünya Savaşı koşullarına göre düzenlenmiş uluslararası örgütlerin, kural ve ilkelerin, küresel siyasete yön verenlere tanınan ayrıcalıkların ve sisteme dahil etme-dışlama uygulamalarının gözden geçirilme ihtiyacı, iyice açığa çıkmış durumda.

IMF içinde yapılması öngörülen değişikliklerin BM yapısındaki reformlarla birlikte tartışılması, G-7 ya da G-8 olarak bilinen kuruluşların G-20'ye genişlemesi, esas olarak küresel sistemde aranan ekonomik ve siyasal istikrarın ancak daha geniş katılımlı ortamlarla sağlanabileceğinin bir göstergesi. 'Bunu kim kabul ediyor?' diye sorulduğunda ise, bugüne kadarki sorunlarda sorumluluğu olanlar diye yanıt vermek uygun olur. Başta ABD olmak üzere, bazı Avrupa ülkeleri, Çin ve Rusya, Soğuk Savaş sonrası dönemin değişen sosyo-ekonomik koşullarında, hiç de bu değişimle örtüşmeyen klasik rekabete dayalı politikalar uygulayarak var olan sorunların daha da karmaşıklaşmasına yol açtılar. Karşılaşılan yeni sorunların eskilerine eklemlenmesi, en azından bazı oyuncuların, örneğin ABD'nin politika değiştirmesine neden oldu. Buna göre, Ortadoğu, Latin Amerika, Uzakdoğu ve hatta Avrupa'da sistemi belirleme potansiyeli olan ülkelerle ortaklık kurulması ve bu ortaklığın Rusya ile desteklenmesi esas alındı. Kısacası Bush dönemindeki yeniden soğuk savaş yaratılması projesi, yerini Rusya ve çeşitli bölgelerdeki önemli bölgesel güçlerle işbirliği yapılması projelerine bıraktı.

"Nükleer"de geri, işbirliğinde ileri adım

Bu girişimin en önemli iki göstergesi savunma ve enerji alanlarında ortaya çıktı. Küresel ekonomik krizin hem nedenleri hem de sonuçları bakımından son derece yaşamsal olan bu konularda, iki oyuncu "anlaşma" yoluna girdi. Aslında İran'a karşı olduğu ileri sürülen ancak Rusya'yı hedef aldığı konusunda şüpheler taşıyan füze kalkanı projesi, ABD tarafından rafa kaldırıldı ve Polonya ile Çek Cumhuriyeti bir anlamda Rusya-ABD çatışmasında rehin tutulmaktan kurtarıldı. Buna karşılık Rusya da kendi füze sistemini oluşturma çabalarına ara verdi. Bu gelişme, tarafların mutlak biçimde bu türden araçları kenara koydukları anlamına gelmese de, en azından şimdilik birbirlerini tehdit etmekten vazgeçtikleri söylenebilir. Ayrıca, aralarındaki "anlaşma"nın başka ülkelere verilen "nükleer" desteklerin de sınırlandırılmasını içerdiğinin altı çizilmeli.

Enerji konusundaki tekel konumunu dış politika yaptırımlarının merkezine koyan Rusya da, buna karşılık olarak enerji güvenliği arayan Avrupa'nın kanallarını çeşitlendirmesine izin verir bir siyasete yöneldi. Kısacası ABD Rusya'yı güvenlik politikalarına, Rusya da ABD'yi enerji politikalarına dahil etmeye karar verdi. Bu çerçevede, örneğin Türkiye, Suriye ile yakınlaşıp ABD'nin Irak faaliyetlerini rahatlatırken, Ermenistan açılımıyla da Rusya'nın Ermenistan'ı tutan ve bu nedenle Azerbaycan'ı kaybeden olma ihtimalini azaltmaya yöneldi. Enerji güvenliği ve kaynak çeşitlenmesi bakımından da Türkiye bir anlamda projeler merkezi haline geldi. Kısacası Türkiye, aslında bu yeni dönemde dengenin dengeleyici durumuna taşındı.

Bu yeni dönemin kilit önemde bir soruna takıldığı ve bu konudaki gelişmelerin geleceğe yönelik dengeleri belirleyecek olduğuna değinmek gerekiyor. Sorun, İran ve bu ülke ile ilgili bölgesel dengeler; kısacası sorun, İran'ın nükleer çalışmaları, İsrail-İran gerginliği ve bunun Pakistan-Afganistan-Hindistan çerçevesindeki yaratacağı etkiler ile küresel güç dengelerini etkileme biçimi.

İran sorunsalı

İran, hem enerji hem de nükleer konular bakımından merkezî önemde bir ülke. Tarihsel olarak kendisini bölgesel güç olarak gören ve bu gücünü jeopolitik önemi ile askerî güç ve kapasitesinde arayan iktidarlarca yönetilmiş. Bununla birlikte bu anlayış bazen "Batı" tarafından makbul, bazen makbul olmayan bir durum olarak görülmüş.

Bugün gelinen noktada İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hız kesmeden sürdürmesine yönelik gerginliklerin, riskli bir düzeye tırmandığı söylenebilir. Olasılıklardan biri, Ahmedinejad'ın dediği gibi İran'ın nükleer silah üretmek için değil, enerji açığını kapatmak için nükleer çalışma yapıyor olması. Bu olasılık bile İran'ın tehdit olarak görülmesine yeter, zira var olan kaynaklarına nükleer kaynakları da ekleyecek İran'ın enerji konusunda Rusya ile ABD'nin aralarında kurulacak dengeyi bozan bir ağırlık kazanması mümkün. Bu durumda, ya İran'a nükleer çalışma yaptırılmayacak ya da İran yeni büyük oyunun içine çekilecek.

İki olasılıktan hangisinin devreye girebileceği, başta İran'ın tutumuna bağlı olsa bile aynı oranda nükleer meselesinin silahlanma olarak kabul edilme olasılığına da bağlı olduğu anlaşılıyor. Bununla birlikte İran, 'bunca nükleer çalışma sonucunda bir de nükleer silahlarım olsa' diyerek bu riskli alana girmiş olsa bile, bu ülkenin yanlış tarafta yer aldığını ileri sürecek bir meşruiyet zemini bulmak zor. BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi, meşru olarak nükleer güç bulundurabiliyorlar, 2. Dünya Savaşı sonrası yeni savaş riskini ortadan kaldıran bir caydırıcı denge öngörülmüş. Bugün Fransa ve İngiltere güç dengelerini ne oranda belirliyorlar, son derece tartışmalı, ama nükleer silahları var. Öte yandan Hindistan'da, Pakistan'da ve İsrail'de de var; bu ülkelerde de istikrarlı, demokratik, "laik" olmayan rejimler bulunuyor, bu ülkelerde de silahlar her an bilinmez ellere geçebilecek durumda, dolayısıyla İran'da olmasın demenin nedenleri açık değil.

Anlaşılan o ki, sorun başka yerde. Sorun, İran'ın nükleer çalışmaları değil, bu çalışmaları kimin desteği ile kime karşı kullanma çabasında olduğuyla ilgili. Doğrusu özellikle son iki yıldır yöneldiği silahlanma gayretleri ve füzelerinin menzillerini uzatıp durma çabaları ile çok sık gerçekleştirdiği tatbikatlar, yakın ve hatta uzak coğrafyası bakımından pek barışçı amaçlar sergilemediğini düşündürüyor. Büyük olasılıkla, rejimin varlığını ve otoriter yapısını "herkes bize düşman, ama İsrail ve ABD en büyük düşman" anlayışıyla besleme eğiliminin bu gelişmelerde etkisi büyüktür. Ne de olsa ABD uzunca bir süre iki yakadan komşuları olunca, İranlıların da buna inanması zor olmamıştır. Bununla birlikte, İran'ın kendisini genel bir güvensizlik çeperi içinde hissettiği anlaşılıyor ve bugüne kadarki uluslararası baskılar bu güveni verecek bir yöntem izlemedi.

Rusya ve Çin desteği ile Bush ABD'sinin Ortadoğu faaliyetlerini bloke etmek, İsrail-ABD ittifakını Suriye ve oradan da Lübnan üzerinden yıpratmaya çalışmak, ABD'nin Orta Asya'ya giriş çabalarını "Şii" ekseniyle engellemeye çalışmak gibi faaliyetleri olmadı değil İran'ın. Ancak bu çabalar, Filistinlilerin ikiye bölünmesine, Suudi sermayesinin Körfez sermayesiyle birleşerek ABD ittifakına kullanılmasına ve arada sıkışmış Lübnan ve Suriye'nin bu halinden kurtulma çabalarına engel olamadı. Üstelik Obama ile fitili ateşlenen yeni küresel politika, bölgesel nitelikte işbirliği zeminleri kurulmasını önerirken, bir de üstelik bu işbirliklerinin gözetiminin Rusya ile paylaşılacağını ima ederken, İran'ın üstlenmiş olduğu role pek ihtiyaç kalmadı.

Durumunun farkında olan İran'ın eninde sonunda kendisini masada bulacağını bildiği ve müzakerelerin üst sınırını nükleer silahlarda tutma arzusunda olduğu anlaşılıyor. Bu, İran'ın silahlara sahip olup olmadığını önemsiz kılan bir durum, sadece her an olabilir durumundan bir siyaset üretildiğini gösteriyor. İran, kendisine yapılan baskının İsrail'e de yapılması konusunda ABD, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerinin kararını, uygulamalarını ve dozunu görmeyi bekliyor. Dolayısıyla bir anlamda İran, İsrail-Filistin sorununun çözümünde dolaylı da olsa en büyük etkiyi oluşturmuş oluyor.

Aslında İran, ağır tahrik görmediğinde bile gizli ajandasını bir yaptırım gücü olarak kullanmaya, bunun masrafı altında ezilmeye devam edebilir, üstelik sadece enerji ürettiğinde bile bunu çevresinde paraya çevirme imkânı bulamayabilir. Bu ihtimal, İran'ın sisteme geri dönme ihtiyacının gerekçelerini oluştururken, ABD ve Rusya bakımından da tercih edilir durum olarak görülüyor. Ağır tahrik ihtimali ise, İran'ı tamamen "haksız" duruma düşürecek ve kararlarını kendi veremez hale getirecek bir sürece işaret ediyor. Tahriklere kapılıp hata yapma ihtimali İran'ın Iraklaşma riski oluyor. Anlaşılan o ki Rusya İran'ı, ABD İsrail'i ikna edip hata yapılması engellenirken bazı AB ülkeleri de Çin'i ortalığı bulandırmaktan uzak tutmaya çalışıyorlar.

Türkiye için olasılıklar

İran'ın nükleer silahları olmasının Türkiye'de hemen hiç kimse tarafından tehdit olarak görülmediği biliniyor. İran'ın Türkiye'yi tehdit ettiği için bu işlere kalkışmadığı bilindiği gibi, nükleer silahlara sahip olma durumunun hiç de o kadar "güç" olmaya işaret etmediği de hissediliyor. Nükleer silahlar kullanımı en zor ve riskli silahlar, üstelik kullananı da bir ceza sürecinin beklediği gerçek. Dolayısıyla İran'ın nükleer silahlar yapması halinde Türkiye'nin bölgesel gücünün, özellikle de "yumuşak güç" özelliğinin artacağı söylenebilir. Tam tersine, İran'ın konvansiyonel kapasitesinin artması Türkiye açısından daha yakından izlemeyi gerektirir. Bu yakından izleme halinin ille karşıtlık içinden olması da gerekmez, işbirliği en az maliyetli yakından izleme yöntemi olabilir. Zamanında Almanya ile Fransa tam da bu nedenle bölgesel işbirliğine yönelmemişler miydi? İran sadece bir enerji gücü olmak istiyorsa da Türkiye bakımından ciddi bir rekabet sorunu ortaya çıkmaz. Enerji nakil alanlarının genişletilmesi her taraf için zenginleşme ifadesi olabileceği gibi, Türkiye'deki nükleer enerji çalışmalarının hızlanmasına da yol açabilir.

Sorun, İran'ın uluslararası alanda cezalandırılması halinde ortaya çıkar. Olur da İran nükleer silah kullanımına yönelir, ya da İran yapımı bu silahlar başka yerlerde kullanılırsa Türkiye "hata" yapan İran'ın karşısındaki grupta yerini rahatça alabilir. Ancak sorun bugünkü düzeydeyken İran'a ağır yaptırım uygulama kararları alınırsa, Türkiye'nin arada kalacağı söylenebilir. Ağır yaptırım kararları, BM Güvenlik Konseyi'nden çıkabilir, veriler Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan alınır ve nükleer silahların sınırlandırılmasını öngören anlaşmalar gerekçeyi oluşturur. Türkiye hepsine taraf, dolayısıyla kararlara uymaması zor olur. Öte yandan İran'ın komşusu olduğu için yaptırımları ilk hayata geçirmesi beklenen ülke haline gelir ve İranlıların, hatta gelişmeleri "Müslümanların güçlenmesine izin vermeyen Batı" olarak görenlerin gözünde Türkiye, şimdiki yerini kaybeder.

Türkiye, İran'ın kazanılması konusundaki ısrarını, olası risklerle birlikte sadece ABD ve Rusya'ya değil, belki daha çok Avrupalılara anlatabilir. Ayrıca, uluslararası örgütlerde ne kadar yukarı tırmanırsa, AB'ye ne kadar yaklaşırsa o kadar sözü dinlenebilir. Zira bu gidiş, Türkiye'yi de istemediği türden bir seçim yapmaya zorlayabilir ve yapacağı her seçim, kendisine olduğu kadar Avrupa ülkelerine de maliyet oluşturur. Türkiye'nin arada kalıp İran saflarında yer alması yoluyla artık Avrupa'da olmadığını savunmak için bekleyen AB üyeleri, Türkiye'yi arada bırakacak pozisyonu teşvik eder gibiler. Dolayısıyla Türkiye'nin kriz ortamındaki bütçesini füze alımından çok, diplomatik ve siyasal baskı araçlarına ayırması uygun olabilir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim