1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. N’olur, bir geceyarısı, bir ‘muhtıra’ da kendinize veriniz!
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

N’olur, bir geceyarısı, bir ‘muhtıra’ da kendinize veriniz!

A+A-

secakirgil@yahoo.com

4 askerin, 17 Ağustos’da Elazığ’da, ‘kazaen patlayan bir elbombası sonucu hayatlarını kaybettikleri’ açıklandığında, bu hususta geçmiş nice örnekleri bilenler,  acaba?’ demekten kendilerini alamazken; çoğu kimse ise, bu haber üzerinde durmadı.. Çünkü, bölgedeki askerî sorumlular Elazığ Valisi’ne de bir ‘kazâ’dan sözetmişlerdi..

Yalan söyleyecek değillerdi ya..

Ama, haberin üzerinden 9 gün geçtikten sonra, ortaya bambaşka bir tablo çıktı.. Bir facia, bir gaddarlık, -çok affedersiniz, ama başka sıfat bulamıyorum - bir ‘eşşeklik’ çıktı..

Çünkü, sözkonusu elbombasının, bir kazâ eseri olarak değil, bir ‘gaddar’  komutanın zorbalığı sonunda patladığına dair korkunç iddialar belirmeye başladı..

Bu iddiaya göre, nöbette uyuyan bir askerin elbombası alınıp, disiplin cezası olarak, o pimi çekilmiş bomba yine ona geri veriliyordu.  Ve, elinden düşürürse, bomba patlayacaktı.. Cezalandırma şekli, böyle..

Hayatta kalan öteki askerlerin ifadelerinden anlaşıldığına göre, korku içindeki zavallı asker, birkaç kez gitmiş, komutanının huzuruna, ‘bombanın pimini takması..’ için... O ise, ‘ne zaman takacağımı ben belirlerim..’ diye geri çevirmiş ve o cezalandırılmak istenen asker, yalnız değildir, bulunduğu mekanda 8-10 asker daha vardır..

Nihayet, elbombası patlar ve 4 asker can verir, bir o kadarı da yaralı..

Böyle bir disiplin cezası, söyler misiniz, ‘eşşeklik’ten başka ne ile izah edilebilir?

Bu facia ile ilgili soruşturmanın ve görgü şahidi öteki askerlerin ifadeleri 26 Ağustos günü Taraf’ta yayınlanınca,  Gen. Kur. Başkanlığı da 28 Ağustos günü, yaptığı açıklama ile iddiayı doğrulamak zorunda kaldı..

Ve o açıklamada, sözkonusu hadisede suçlanan teğmenin tutuklandığının yanısıra, TSK’nın  hiçbir yanlışı ört-bas etmediği,  bir kanunsuzluk ve suç sözkonusu olduğunda, hemen gerekli takibâtı yaptığı da vurgulanıyordu, özellikle..

Böylece de ‘hamamın namusu kurtuldu’ sanılıyordu, herhalde..

Ama, gerçekten de durum öyle mi?

Ve böyle bir iddiaya, bazı medya organları ulaşsalar bile yazmazlar ve bazıları da yazamazlardı.. Bu son  dehşet verici facia ise, bir şekilde yazıldı.. Ve yazıldıktan sonra, TSK tarafından doğrulanmak zorunda kalındı..

Buna rağmen, doğrulanan bir iddianın, medyaya nasıl sızdırıldığı üzerine, Elazığ’da estirilen askerî baskının hangi boyutlara vardığını ise, konuyla ilgili olarak 31 Ağustos günü medyaya yansıyan haberlerden tahmin ve takib etmek mümkün..

Mâdem ki, o iddia doğru idiyse; bunu medyaya kim ve nasıl duyurdu diye niye suçlu arıyorsunuz?

Bu, suçluluğun ve nice suçluluk hallerinin gizlenmesi çabalarına bir karine değil midir?  

*

Asıl facia, o açıklamanın, bu iddianın medyaya sızmasından ve bir medya organının onu yayınlamayı göze alabilmesinden sonra itiraf olunmasıdır.. Hadisenin mahiyeti medyaya ulaşamasaydı, bütün bir halk, olan biteni bir ‘kaza’ diye geçiştirecekti..  

800 bin kişilik bir silahlı güç bünyesinde, kontrol dışı veya beklenmeyen bir takım hadiseler elbette olabilir.. Ama, asıl cinayet, bunların üstünün örtülmesidir..

Bu ve benzeri daha nice hadiseler olmuştur ki, düzmece tutanaklarla  kaza diye geçiştirilmiştir.

Bizzat asker tarafından döşenen mayınlara, yine, askerî devriye ekiplerinin basması sonucu meydana gelen nice kayıplar olduğu iddialarına kim, nasıl izah getirecektir?

Bütün mayın döşemelerini sadece terör örgütünün üzerine atmak, aslında, o terör örgütünün daha bir güçlü gösterilmesinden başka neye yaramıştır?

Evet, her hatayı, her cinayeti terör örgütüne mal etmek ve hele, küçücük, 10 yaşındaki çocukların bile, devletin güçlerince öldürülmesinden sonrasında, öldürülenlerin herbirisinin ‘terörist’ olduğunun ilanı.. Bölge halkından hemen herkesin, hele de kürdçe konuşan hemen herkesin potansiyel olarak, terör örgütü tarafdarı olarak zannetmenin bir ‘paranoia’ya dönüşmesiyle işlenmiş daha ne korkunç cinayetler vardır..

Ki, ülke bugün işte böyle bir bataklıktan nasıl çıkabileceğinin çırpınışları içinde..

Geçenlerde Org. Başbuğ, 25 yıl boyunca verilen silahlı mücadelede resmî güçlerin kaybının,

5 500 olduğunu açıklıyordu.. Halbuki, ülkenin kaybı, sadece resmî güçlerin kayıpları değildi.. 8 yıl öncelerde bile, İçişleri Bakanlığı’nda verilen bir brifingde bir general tarafından, silahlı çatışmalarda ölen devlet güçleri dışındaki ölümlerin 44 500 kişi olduğu resmen açıklanmıştı..

Bu rakamların şimdi nerelere vardığını kim biliyor?

Ve bunun dışında, resmî kayıtlara girmeyen, nice binlerce ölümler daha var ve nice binlerce de kayıplar..

Ve bütün bunların hemen tamamı da bu ülkenin insanlarıydı.. Ve onların da aileleri, yakınları, sevdikleri vardı.. Onların kaybından da, nice kalbler acılara, sancılara düştü, kırıldı..

Ülkenin bir başka bölümünde, bu kayıpların onda biri kadar insan kaybına vesile olan silahlı çatışmalar olsaydı, o bölgenin insanları da herhalde, rejime karşı giderek derinleşen bir şüpheyle bakarlardı.

*

Nedir,  bu güç gösterileri?

Ve işte böyle atmosferde, bir de ne görüyoruz..

30 Ağustos için korkunç harcamalarla, görkemli, gösterişli törenler..

Halbuki, âdet olduğu üzere, bu gibi durumlarda daha çok, 10’uncu, 25’inci, 50’nci vs. yıldönümlerinde farklı etkinlikler yapılırdı..

Bu sene ise, Yunan güçleri’nin 1919’da başlayan Batı Anadolu’daki Yunan İstilâsına 1922’de son veren zaferin -Yunanlıların deyimiyle, Küçük Asya Felaketi’nin- üzerinden 87 yıl geçmiş..

Yani, öyle bir 10’lu veya çeyrek asırlık yıldönümü filan sözkonusu değil..

Kaldı ki, geçmişinde benzeri yüzlerce savaşları ve de yenilgileri veya zaferleri bulunan bir halk için, bir Sakarya Savaşı’nın bu kadar daha bir ayrıcalıklı yerde tutulmaya çalışılması, ‘kemalist-laik’ rejimin sosyo-psikolojik temel dayanaklarından birisi olarak zihinlerde yerleştirilmek istenmesinden dolayı da değil midir?    

İttihad-Terakki’den bu yana,  hâkimiyetlerini, çeşitli isimler altında, 100 yılı aşkın bir zamandır sürdüren kadroların ve zincirleme ideolojik tahakküm silsilesini tehdidlerden korumak ve halk kitlelerini aldatmak:  Ey halk, biz varız ve güçlüyüz; ülkeyi bölünme tehlikesine karşı da ancak biz koruruz..’

Evet, bu mesajı vermek istiyorlar..

Halbuki, ihtilalleriyle ve o darbeleri yapanların yayınlanan hatıralarındaki dehşetli entrikalarla, darbe teşebbüsleriyle, YAŞ kararları gibi yargıdışı tutulan sorumsuz davranışlarıyla ve sonunda, kendi içinde yapılan nice yolsuzlukları ve cinayetleri, gaddarca uygulamalarının ipuçlarıyla, kendilerini çekmesi gereken bir güç odağı.. Ki, bu güç odaklarında yuvalanmış bazı ihtilalcilerin entrikalarını Dz. Kuv.  eski komutanlarından em.Oramiral Özden Örnek’e nisbet olunan ünlü ‘Günlük’lerde de açıkça görmek mümkün idi.. Ve Ergenekon Yargılaması sırasında da daha bir açıklanan Savcılık İddianamesi’ndeki dehşet verici iddiaların herbirisinin senaryo olmadığı anlaşılmıştır..

Ve bütün bunlar, hep o  güç odağından filizlenmekteydi..

Şimdi o entrika odaklarından berî olunduğunun açık bir beyanı yapılmamışken, sergilenen güç gösterileri, o ‘güçlü ordu’ flamaları altında yapılan törenler, evet, düşündürücü değil mi?  

O gösteriler, Güneydoğu’da çeyrek yüzyıldır süren kanlı boğuşmanın üstesinden gelmekteki başarısızlığı gizlemek için de değil mi?.

Hele, o günün akşamı verilen milletin parasıyla verilen  ve çok büyük bir kısmı, milletin büyük kesiminin değerlerinden, acılarından, ızdırablarından, yoksulluklarından habersiz  ve ülke çapında, onbinlerce insanın üşüştüğü, yeyip içtiği kokteyller..

Rahatsız mı oldunuz-olacaksınız.. Öyleyse siz, ‘Ülkenin bölünme tehlikesini ciddîye almıyorsunuz?..’

Unutulmasın ki, bu güç gösterileri etkili olsaydı, 25 yıldır bir netice elde edilirdi..

Ve asıl bölünmüşlük de, coğrafî olandan daha derin olarak kalblerde ve beyinlerde, duygu ve düşüncelerde meydana gelen bölünmedir..

*

Bütün bunlardan sonra; bu güç odaklarının çeşitli kademelerindeki yöneticilere seslenip diyelim ki: ‘Geliniz, varsa yüreğiniz, varsa sorumluluk duygunuz, bir gece yarısı, ‘e-muhtıra’ benzeri bir (e-mail) notuyla, kendinize de bir muhtıra veriniz ve geçmişte milletin ordusu adına, ama, millete karşı oynanmış nice entrikaları, cinayetleri itiraf ediniz ve kendinizi bunlardan berî biliniz..

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylûl 1980  ve -1923’den beri varolduğunu söylediğiniz- 28 Şubat 1997 askerî darbelerinizle ve Batı Çalışma Grubu, Cumhuriyet Çalışma Grubu vs. entrika yumaklarınızla, evet, bütün bir geçmişinizle yüzleşmeye var mısınız?

Evet, belki utanabilirsiniz, ama, utanmayınız.. Çünkü, tam tersine, bir de alkışlanırsınız; sizi ayıplayan biravuç kemalist laik, ulusalcı, kavmiyetçiler dışında..

Var mısınız?..

Varsanız, milletimiz sizi, ‘suçlar şahsîdir, geçmiştekilerin cinayetlerinden dolayı, bugünküler suçlanamaz..’  diye bağrına yine basabilir..

Haydi, geçmişin cinayet yüklerini, suç dağarcıklarını sırtınızda bir kambur gibi taşımayın.. Milletimiz bütün kesimleriyle iç barışa susamışken, siz de önce siz kendinizi millete affettirmenin yolunu arayınız..

Millet, hayatının, namusunun, ülkesinin korunması / savunulması için, kanıyla-canıyla, evladıyla, vergisiyle oluşturup beslediği bir kurumdan böyle bir beklenti içindeyse, haksız mıdır?

*

Bir çağdaş yeniçeri hastalığı ve güçperestliğin güç gösterileri ile, zorbalıkla ve maddî güç yoluyla belki bazı bedenler, beyinler, kalbler öldürülebilir.. Ama, fikirler, inançlar ve  ideolojilerin, maddî güçlerle yokedildiği nerede görülmüştür ki, burada da görülsün?

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum