1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Noel Baba Kapınızı Tıklatmadan...
Noel Baba Kapınızı Tıklatmadan...

Noel Baba Kapınızı Tıklatmadan...

Batılı kapitalist kültürün küresel bir kimlik ve hayat tarzı dayatmasının en somut göstergelerinden birini oluşturan yılbaşı kutlamaları medyadan, sokağa her yerde kendini gösteriyor.

A+A-

Nehir Aydın Gökduman, Kapitalizm tarafından Noel Baba sembolü ile her yere giren ve normalleştirilmeye çalışılan yılbaşı kutlamalarının sokağı nasıl etkilediğini bir hikaye ile ele alıyor:

Noel Baba Kapınızı Tıklatmadan

Yılbaşı gecesi kapınızın Noel Baba tarafından tıklatılmasını ister miydiniz?

Böyle yazılıdır büyük oyuncakçı mağazalarından birinin vitrininde. Vitrin camı minik pamuk toplarıyla, simli harflerle süslenmiş, sergilenen oyuncakların tam ortasına da Noel Baba kuklası yerleştirilmiştir. Meraktan değil, yalnızca her yılbaşı biraz daha benimsenen, en az çocuklar kadar büyüklerin ilgisine de mazhar olan Noel Baba'yı daha yakından izlemek için duraksarsınız. Noel Baba sırtını plastikten bir çam ağacına dayamış, kısa şişko parmaklarıyla sırtladığı çuvalın ucunu sımsıkı tutmuştur. Kırmızı takım elbisesi pamuklarla şişkolaştırılmış bedenine iki beden büyük gelmişse de kendinden emin bir duruşu vardır. Sanki yüzündeki hınzır gülümsemeye aldanacak birilerini arıyor gibidir...

Çok geçmeden annesinin elinden çekiştiren bir çocuk beliriverir vitrinin önünde.

"Noel Baba'nın çuvalı ne kadar da büyük değil mi anneciğim? Kim bilir içinde ne güzel armağanlar vardır? Yılbaşı gecesi bizim evimize de gelemez mi?"

Kadın acelesi olduğu her halinden belli bir usançla:

"Bir Noel Babamız eksikti," der. "Bari eve çabuk varsak da kendi babamızı kızdırmasak."

Çocuğun yüzü asılır. Bu sefer de vitrinin ön kısmına dizilmiş, renkli simlerle süslenmiş, parlak jelatinle kaplanmış uzun huni biçimindeki kukuletalara takılır.

"Hiç değilse, şu kırmızı şapkalardan birini alamaz mıyız? Lütfeeen!..."

Kadın: "Başımın püsküllü belası...", diye söylenerek mağazaya girer. Az sonra dışarı çıktıklarında çocuğun başında kırmızı kukuleta, gözlerinde de aynı renk jelatinden gözlükler vardır. Bıcır bıcır konuşuyordur yine. "Anne bu akşam Tatilya'ya gidemez miyiz? Tam yeni yıla girerken dönme dolabın üzerinde bir dilek tutmak isterdim de. Sahi şu çam ağacından almaya da mı paramız yetmiyor? Anne öğretmenim diyor ki: Yeni yıl yeni umutlar demek..."

Kadın bezgin sözlerle elinden çekiştirir çocuğun.

Noel Baba, uzaklaşıp giden anne oğulun ardından gülümsüyor gibidir. Vitrinin önünde fazla oyalanmış olacaksınız ki yanınıza bilet satan bir piyangocu yaklaşır bu sefer de:

"Yeni yıla trilyoner olarak girmek istemez miydiniz?"

Dönüp bakarsınız. İlk bakışta cinsiyeti anlaşılmayan ancak küçük nüanslarla kadın olduğu güçlükle fark edilebilen milli piyangocuyla göz göze gelirsiniz. Tuhaf kılığı, kısık küçük gözleriyle kaşlarının üstüne kadar indirdiği boyacı şapkasının altından, trilyon dedim, trilyon hiç duymadın mı der gibi bakmaktadır.

Bir şey söylemeden vitrinin önünden ayrılır, kaldırımlardaki akşam kalabalığına karışırsınız.

Hava kararmaya yüz tutmuştur. Soğuktur. Ortalık ise her zamankinden coşkulu ve ışıltılı... Sanki vitrinlerin şaşaası insan yüzlerine aksetmiştir. Karışık ve tuhaf, evet karışık ve tuhaf çehreler geçer gider yanınızdan yörenizden. Daha da üşümemek için o yüzlere bakmazsınız. Küçük çingene bir kız ayağındaki yırtık terlikleri sürüye sürüye yürür kaldırım boyunca. Kucağındaki gülleri yılbaşı sofrasını süslemek için kullanacak zengin müşteriler arıyordur. Sarmaş dolaş gezen çiftleri, takım elbiseli beyleri, şık döpiyesli hanımları gözüne kestirir daima. Kime hangi renk gül sunacağını iyi biliyordur... Bu akşam herkes telaşın bir ucundan tutunmuştur velhasıl. Şu kaldırım boyuna dizilmiş canlı hindileri satma gayretindeki köylü genç, onun iki adım ötesinde balkabaklarını satmaya çalışan ihtiyar kadın, o garip piyangocu, çiçekçi kız, çocuğuna kukuleta alan kadın, çam ağaçlı Noel Babalı vitrinlerin sahipleri ve daha nicesi birbirinden habersiz, fakat başkalarınca planlanmış bir senaryonun oyuncuları gibi görünürler gözünüze...

Yılın son günlerinde belki de dalgınlaşıp iyice tuhaflaşmanız bundandır. Her yıl katlanarak büyüyen yeni yıl curcunasına yalnızca seyirci kalmanın mahzunluğundan olsa gerek, gün sayarsınız. Etrafınızda rüyalarınızı hayra yoracak birilerini ararsınız. İnsanlığın bu yersiz çılgınlığa kendilerini kaptırdıkları günlerde musibet haberleri almaktan korkarsınız bir de. İşte Güney Asya iki bin beş'e beş kala tsunami felaketiyle sarsılmıştır. Dev dalgaların önünde savrulan on binlerce insan televizyon ekranlarından, gazete manşetlerinden evlerin ortasına akmıştır. Denizin bütün haşmetiyle kabarıp coştuğu, önüne gelen her şeyi söküp yuttuğu acı ve dehşet heyulası!... Ölüm en çok Ortadoğu'da canlı ve taze bilinirken bu kez Asya'yı vurmuştur... Adım başı ceset yığılır sokaklarda..

Çaresiz, aciz ve alabildiğine savunmasız insan manzaralarıyla irkilirsiniz.. Çocuklarının cesetlerini kucaklayan ana babaların acısıyla ürperirsiniz... En değerli hazinelerin üç-beş saniyede çer çöp oluşuyla bir kez daha anlarsınız ki Allah'tan başka tutunacak hiçbir dalınız yok. Sonra içten içe sorgular durursunuz eksilerinizi artılarınızı. Bilmeyerek yaptıklarınızı, unutarak yapmadıklarınızı...

Tüm bunlara mukabil, bir haber saatinde karşılaştığınız görüntülerle donup kalıverirsiniz! Tsunami felaketinin üzerinden iki gün geçmeden bazı eğlence merkezleri start almıştır meğer. Tatillerini yarıda kesmek istemeyen bazı umursamazlar caddelere saçılan cesetlerin önünden geçerek diskolara, barlara gidiyorlardır. İçkinin su gibi akıtıldığı, müzik sesinin kulakları sağır ettiği eğlence kulüplerine koşuyorlardır. Bu ne inatlaşmadır demekten kendinizi alamazsınız. Bu belalı meydan okuyuş? Bu arsız başkaldırış?.. İnsanın en büyük kötülüğü yine kendi nefsine yaptığına bir kez daha inanırsınız. Kent üzerinize yağmadan yağmur olup dökülmenin çarelerini ararsınız...

Duyarsızlıkta kendi çevrenizde olup bitenler de farklı değildir ne yazık ki! Gökyüzü gece yarısı bağrına fırlatılacak havai fişeklere direnmek istese de uzaklarda yaşanan acı bir çoğunun kapsama alanına giremiyordur. Ne tsunami, ne Filistin'deki soykırım, ne Irak'taki kan, ne Çeçenya ne de bir başka tuğyan... Hayat devam ediyor vurdumduymazlığı hız sınırındadır. Oysa kent meydanları kukuletalı serkeş yığınları barındırmaktan; sarhoş naralarıyla çınlamaktan bıkmıştır. Onuru ve özgürlüğü yüklenecek, hakkı ve adaleti yükseltecek kalabalıkların özlemiyle yanıyordur. Öbür ucundan koşup gelecek münadilerin ufkunu gözlüyordur. Fakat her yerde kıtlık, sığlık, yavanlık emareleri... Besmelesi yittikçe bereketi de azalıyordur ekinin...

Artık parke taşlarından başka bir şey görmek istemezsiniz. Ya da alabildiğine uzaklara dikersiniz bakışlarınızı. Mutlu bir hece düşse yazgınıza, içinizi aydınlatan bir meşaleye dönüşse gece, ya da yalnızlığınız kutsal bir ürpertiye... Biçare... Minareden yükselen ezanla soluklanır, yanınızdan geçerken size sevgiyle bakan ve selam veren bir hemcinsinizle avunursunuz. Sonra üç-beş güvercin havalanır gökyüzüne. Yıldızlar birer birer yerlerini alır. Karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir ihtiyarın eline uzanırsınız. Onun 'yeni yıl dedikleri de ne ola ki evlat, ömrü boşa tükettikten sonra' diyen iniltili sesiyle canlanırsınız. Sonra kutlu bir öyküden savrulmuş gibi yeniden düşersiniz yola...

O sırada gözünüze boyası dökülmüş bir duvara öylesine iliştirilmiş bir afiş takılır. Belki yarısı yırtılmıştır, yağmurdan yazısı yıpranmıştır ama onun dost eller tarafından oraya yapıştırıldığını anlamakta gecikmezsiniz. Üzerindeki kırmızı büyük puntolu yazılar okunabiliyordur. Harflerin her birinden sanki duvara kan damlıyordur. Duvarın mat duruşu afişle kaybolmuştur. Sanki birlik olup zulme meydan okuyorlardır. Bütün hücrelerinizi harbe çağırıyorlardır... Fakat afiş kentin debdebesi içinde, ışıltılı vitrinlerin, dev bilboardların gölgesinde öyle masum ve kimsesiz duruyordur ki, bir an onu kendinizden başka hiç kimsenin fark etmediğini hatta orada öyle bir afişin olmadığını size öyle geldiğini falan sanırsınız. Yaklaşıp elinizle kontrol etmek istersiniz. Bir de afişin önünden kayıtsızca geçip gidenleri durdurmak... Sarsıp uyandırmak... Vazgeçersiniz. Yeterince zaman ayıramadıklarınızla, yeterince başaramadıklarınızla daha bir mahzunlaşırsınız... Eksik ve yarım kalmış nice anının izlerini taşıyan şu kadim kente, yalnızca çocuk gülüşlerine hapsolan masumiyete yanarsınız... İçin için ağlarsınız...

Oysa içinizden mısralar geçer, ezgiler çağıldar, gözleriniz düşle gerçek arasında mahşeri kalabalıklar arar... İşte en gür sesinizle, bütün içtenliğinizle, gayretli, dirençli, sahici olana koşun diyen sizin sesiniz! Orada kentin ortasında, ıssız sokaklarda, metruk binalarda, ışıltılı bulvarlarda evet her yerde her zamanda varsınız. Var olmalısınız! Hayatı her an elinizden düşüp kırılıverecek bir kristal içtenliğiyle taşıyan siz! Her yanı puslu bir sabahta gideceği adresi doğrultan siz! Özgürlük duasını unutmayan siz! Aşkı ve şahitliği özümseyen de siz!

Haydi Rabbin adıyla selamlanan şafağa hazırlanın!... Allah için aykırı bir duruşa! Sahici bir iç çekişe! İnadına isyana! Destansı bir vakara! Mukim adımlara...

Haydi uzatın mübarek ellerinizi!

Şu kızıl Noel kapınızı tıklatmadan o özge çağın kapısını aralayın.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 166/167 - Ocak/Şubat 05

HABERE YORUM KAT

1 Yorum